İçeriğe geç

YÜRÜYÜŞ

Bölüm 4 · 16 dk okuma

YÜRÜYÜŞ

Bölüm 4

4. BÖLÜM / YENİ...

Tekrardan selamlar ve keyifli okumalar. ;)

'EN ÇOK MERAK UYANDIRANLAR, YENİ GELİŞEN DURUMLARDIR..!'

Işınlanma makinası icat edildi mi? Bilmiyorum ama hayat seni zaten beklemediğin bir an da bilmediğin, yabancısı olduğun bir ana yollamayı becerebiliyordu. Daha dün gibi aklımda sanki; annem ve Çağla ile beraber sonuçlara baktığımız gün. Bir de bakıyorsun ki daha yeni tanıştığım bir kız ve yeni tanıştığım bir çocuk ile yeni taşındığım bir evdeydim. Zaten yerinde bir ışınlanmayı, hayattan başka kim yapabilirdiki?

Garson çocuğun dediğinden sonra ortamı bir sessizlik kaplamıştı. Ben düşüncelere, Gamze benim yüzüme, garson çocuk ise Gamzeye dalmıştı. Şu an her birimizin kafasında merak edilecek ayrı ayrı şeyler mevcuttu ve her birimiz de bizlerin anlaması için bazı cevaplar arıyorduk.

Dalgınlığı bırakıp sessizliği bozan Gamze oldu: "Suskun iyilik meleği mi?"

Dediği cümle ile gözlerim bir hayli açıldı, henüz kırlmayan pot yüzünden tedirgin olmuştum bile. Lütfen anlamamış olsun arkadaşına öyle hitap ettiğimizi.

"İyilik nesi?"

Evet, anlamamış. Hatta cümleyi bile tam duymamıştı. Kelimeleri Gamzenin tesiri altında kaldığı için anlayamadığını da düşünmüyor değildim. Bir erkeğin böyle güzel bir kızın karşısında şaşkın bir tavuğa bürünmesi normaldi sanırım.

"Iıı, şey. İyilik prensi..." diye üstü kapalı düzeltmeye çalıştım.

"Gamze'nin karşısına hep kötü çocuklar çıktığı için iylik meleğim ne zaman karşıma çıkacak diye yakınıyordu da."

Saçmaladığımın farkındaydım ama diyecek başka bir şey gelmedi aklıma. Gamzeye döndü, durumu anlamaya çalışıyordu. Gamze dirseğini masadan ayırmadan kaldırdı elini ve şirince "Merhaba" dedi karşısında ki şaşkın tavuğa. Bu hareket eminim çocuğu daha da şaşkın bir hale sokacaktı. Garson çocuk yüzüne gülüşünü taktı ve o da selam verdi.

"Kahve içiyorduk. Sen de ister misin? Daha yeni hazırladım." diyerek masaya yönlendirdim. Çünkü oturmayı unutmuş gibiydi, aslında herşeyi unutmuş gibiydi. Sonunda sersemliğini bıraktı ve bakışlarını Gamzeden ayırıp bana doğru çekti:

"Evet... Hayır benim gitmem gerekiyor. Sonra içeriz beraber." son cümlesini gamzeye bakarak söylemişti, suratında hoyrat bir gülüş peyda olmuştu.

"Size bakmaya gelmiştim, iyi misiniz diye. İyi olduğunuza göre ben gideyim artık."

"İyi akşamlar." dedi gamze yerinde oturarak.

"İyi akşamlar hanımlar." Gamzeye karşılık verdikten sonra benim tebessümümü de alıp çıktı evden.

"Ben de takma isim istiyorum güzel kız."

"Takma isim mi?" dedim ve kaşlarımı çatarak şaşkınlığımı belirttim.

"Evet takma isim, herkesin var mesela; suskun iyilik meleği, güzel kız ve garson çocuk."

Küçük kızlar gibi dudak bükerek "Hani bana?" diye sordu.

"Ben... Bilmiyorum, öylece gelişti işte. Hem bana güzel kız yerine Almila diyebilirsin mesela."

"Ama Almila! Ben de istiyorum"

"Bana takma isim bakanıymışım gibi davranma lütfen." küçük bir sitemden sonra karşısına oturdum. Sonra kahvelerimizi içmeye kaldığımız yerden devam ettik...

Yeni güne Ankara da açtım gözlerimi, uyandığım an anlamıştım değişik duygular içinde olduğumu. Çünkü ilk defa annemden ayrı ve evimden ayrı bir yerde, daha doğrusu kendi evimde uyanmıştım. Dün akşam garson çocuğun gidişinin ardından Gamze ile biraz daha sohbet ettik. Biraz mızmızlansa da takma isim konusunda daha sonra bırakmıştı o konudan konuşmayı. Bir de garson çocuğu sormuştu. O çocuğu da daha yeni tanıdığım için hakkında pek bilgi sunamamıştım kendisine. Sohbet ettiğimiz bir zamanda ailemi sormuştu ve tabi babamı. Annemi, Çağlayı ve diğerlerini anlatsam da babamı çekinir bir sesle ve üstü kapalı bir şekilde anlatmıştım.

Dün akşam çocukluğuma, küçükken babamla ilgili sorular sorulduğu ve benim de çekinip kaçtığım zamana dönmüştük sanki. Bu sefer kaçmamıştım sorudan artık büyüdüğüm için. Yine de rahatça cevap vermememiştim tabi, büyümem bile çare olmamıştı çekinerek cevap vermeme. Gamzeyi çok benzetiyordum Çağlaya, ha bire konuşup soru sormuştu. Değişik ruh halleri ile Çağlayı anımsatmıştı bana. Bir an karşımda Çağla konuşuyor gibi olmuştu adeta. En iyi arkadaşımı ve annemi özlemiştim şimdiden. Alışmam biraz uzun sürecek biliyorum. Her sabah annem ile başbaşa yaptığımız kahvaltı, Çağla ile okuldan kaçıp sinir olduğumuz hocaların ders verdiği sırada, camları taşladıktan sonra koşup nefes nefese kaldığımız ve kendimizi gülerek parkın çimlerine attığımız zamanlar burnumda tütüyordu.

Gamze ile sohbetimizin ardından annem aramıştı. Korkması ve endişelenmesi net bir şekilde anlaşılıyordu sesinden. Her cümlesinde durumumu, kimlerle tanıştığımı ya da tanımadığım insanların benimle yakınlık kurup kurmadıklarını soruyordu. 'Neden?' diye sorduysam da beni çok merak ettiğini, tanımadığımı ısrar ettiği şehirde yabancılar tarafından zarar görmemden korktuğunu söylüyordu. Haklı sebepleri vardı belki, o da bir anne sonuçta. Endişelenmesi normaldi heralde.

Onun dışında beni çok özlemesinden, yoğun geçen işlerinden ve konuyla alakasız bazı durumlardan bahsetmiştik. En sonunda babamı sormuştu. Ziyaret edeceğimi tahmin ediyordu. Ona babamın mezarını ziyaret ettiğimi, çiçeklerini suladığımı ve yaklaşık bir saat onunla konuştuğumu anlatmıştım. 'Babam seni de çok özlemiş anne' dediğimde bir hıçkırık duyulmuştu telefondan, sessiz ve hayli acı bir hıçkırıktı.

Annem ağlamıştı! Benim yanımda ağlamayı hiç sevmezdi. Ne zaman babamdan konu açılsa bir işinin olduğunu söyleyip kaçardı oradan. Kızının karşısında ağlamayı yediremiyordu belki de kendine. Ben de ağladığımı onun hıçkırığından sonra anlamıştım. Dayanamayıp ve yine bir işinin olduğunu söyleyerek kapatmıştı telefonu. Kapatmadan önce beni çok sevdiğini, bir şey olursa kendisini hemen aramamı söylediğini unutmamıştı.

Annemle telefon konuşamamı bitirdikten sonra Çağlayı aramıştım, kendimi kötü hissediyordum ve çağlanın sesine ihtiyacım vardı. Dakikasında açmıştı telefonu. Açtığı sıra benim ağladığımı yine anlayıp sitemlerini savurmuştu. Daha sonra sevimli halini takınarak güldermeye çalışmıştı beni, ara da başarılı oluyordu. Gamzeden, Garson çocuktan ve ismi Acar diye öğrendiğim suskun iyilik meleğinden bahsetmiştim ona. Gamzeyi kıskandığını, Acar ve garson çocuğu merak ettiğini gizleyememişti konuşmalarında. O da çoktan gitmişti İzmire üniversite için. Yurtta kalıyormuş dediğine göre, yurttaki kızlardan pek hoşlanmamış ve çok sıkıcılarmış anlattığına göre.

Bir ara benim oraya gitmem için ısrar bile etmişti. Bir gece kadar sürecek konuşmamızı bitirmiştik geceye doğru. Yarın okul olduğu için erken uyumam gerektiğini söylemiş ve kapatmıştım telefonu.

Yataktan doğrulup mutfağa adımladım doğruca. Güzel bir kahvaltı hazırladım, zeytin tabağını masaya bıraktığım sıra da gözüm küçük bir kağıda takıldı. Kağıtta şöyle bir not vardı:

'Her şey için teşekkür ederim Almila. Daha fazla mahçup ve yük olamazdım sana. Yaptıklarının karşılığını tam olarak veremem ama beğeneceğini düşündüğüm güzel bir soğan öldürmesi yaptım. Tezgahta senin onu yemeni bekliyor olacak...'

Tezgaha baktım...

Güzel görünüyordu gerçekten.

'...Görüşmek üzere güzel kız.'

Not yazılı kağıdı cebime koydum, başımı iki yana sallayarak onaylamaz bir şekilde tazgahta bulunan soğan öldürmesini aldım ve masaya koydum. Neden gitmişti hemen? Oturur kahvaltı yapardık beraber, bu yüzden de ilk defa tek başıma yapmış olmazdım kahvaltıyı. Yeni gün ve o gün de olan ilkler işte.

Kahvaltımı yapıp doğruca hazırlanmaya gittim. Bugün üniversite de ilk günüm. Heyecanlıydım. Yeni öğretmenler, yeni okul ve yeni öğrenciler. Hukuk seçtiğim için derslerimin ağır geçeceğinden haberim vardı. Yine de beni korkutmuyor diyemem. Allahtan annemin bölümünü seçmiştim, en büyük destekçim o idi. Bu yüzden bazen korkumu bastırmama yardımcı olabiliyordu.

Kombinim yırtmaçlı mavi yüksek bel pantolon, siyah boğazlı kazak ve havanın hafif yağmurlu olmasından dolayı bol, lacivert bir hırkadan oluşuyordu. Dalgalı olan koyu kahverengi saçlarıma düzen verdim ve çantamı da alıp çıktım evden. Merdivenlerden aşağı indiğim sıra, posta kutularında bulunan faturalarla uğraşan kaptanı gördüm. Ak saçlarının arasından akan küçük terler faturalar yüzünden ne kadar yorulduğunu gösteriyordu.

"Günaydın."

Ellerini çekmeden göz ucuyla bana bakıp "Günaydın kızım" dedi.

"Kolay gelsin, yardıma ihtiyacınız var mı?"

Ellerini çekti, alnındaki terleri silerken "Yok kızım sağ ol, işim bitmek üzere zaten. Sen okuluna geç kalma." diye nazikçe geri çevirdi beni.

"Kolay gelsin o zaman tekrardan." iyi günler diledim ve çıktım apartmandan.

Dışarıda Bo'nun miskin suratı ile denk geldim. Şirin surat ifadesiyle benden bir şeyler istediği katiydi. Benden istediği şeyleri az çok seziyordum bu şirin kedinin. Fıtratlarında bizim kadar zeki olmaları bulunmasa da onların da beyinleri, akılları vardı ve akıllarını şimdi bu kedinin yaptığı gibi şirinlikle kurnazlık için kullanabiliyorlardı. Bilerek kurnazlığı ile beni kandırmasına müsaade ettim. Çantamda bulunan keki açıp önüne koydum. Taze süt kadar sevmese de bu keki kolayca karnına indirebilirdi nihayetinde. Başını okşayıp kalktım ve otobüs durağının yolunu tuttum.

ACAR AKMAN

Sonbaharı seviyordum, onun yağmurunun altında yürümeyi daha çok seviyordum. Çünkü yaz havasından daha soğuk bu havada kendimi yürümeye alıştırmıştım ve bu güzel bir alışkanlıktı.

Hafif çiseleyen yağmur yüzünden taramadığım dağınık olan saçlarım, daha çok salmışlardı kendilerini. Giydiğim kıyafetin kapşonu olmasına rağmen geçirmemiştim başıma. İzin vermiştim bulutlara, yaşlarını saçlarımla buluşturmasına. Çocukken beraber ağlamıştık bulutlar ile, şimdi nankörlük edip de kendimi muhafaza edemezdim onlardan. Zamanında sokaktan sokağa, kalabalığın arasında yürüdüğüm de gözlerimin sızlandığını bir tek göktekiler fark etmiş, eşlik edip yalnız bırakmamışlardı beni.

Şimdi ağlayarak eşlik edemesem de onlara, en azından yalnız bırakmıyordum. Bırakmak istemiyordum.

Sabah kalktığımda havanın kasvetli olduğunu görünce binmemiştim otobüse, bazenleri yaptığım gibi. Yol arkadaşlarım ile çıkmıştım yürümeye. Dün gece Kaanın evinden ayrılıp bizim eve, çocukların yanına geçmiştik. Kaanın evi diyorum çünkü hem bizimle beraber hem de sahipsiz kalmasını istemediği, aynı zamanda kızlarla beraber başbaşa kalmak istediği zamanlar o evde kalırdı. Bazen ben, Selim ve Umut da kalıyorduk orada. Bir nevi ikinci evimiz olmuştu. Selim, bir kaç işi olduğunu söyleyip çıkmıştı. Umut ve kaan okulun ilk günlerini kaçırmak istemeyip doğruca üniversiteye gittiler. Bir hayli mutluydular, sanırsın ilk defa okula başlıyordu ikisi. Ben ilk haftalar gitmezdim, pek gerek duymadığım için. Dördümüz aynı üniversiteyi okuyorduk. Liseden sonra ayrılmak istememiştik. Aslında benim daha iyi bir yere daha iyi bir üniversiteye gitme şansım vardı fakat hayatın bana sunduğu şartlar sebebi ile yine burada, Ankara da kalmam gerekiyordu.

İki elim cebimde bu mayhoş ve soğuk havanın tenime ilişmesinin verdiği haz ile Gediz ağabeyin yanına gidiyordum. Gediz ağabeyle restoranın hemen aşağısında bulunan gölün önünde buluşacaktık.

Bir kaç dakikalık yürüyüşün ardından buluşacağımız yere geldim. Rüzgar ile hafif dağılan kısa saçlarıyla gölün kenarında uzağı, elleri paltosunda seyrederek beni bekliyordu. Yanına vardım rahatsız etmeden. Bende baktım hayatımı değiştiren gölün gözeriminin yatay düzlemle kesiştiği çizgiye...

Bir süre öyle durduk.

"Dalmışsın yine." diyerek bozdum sükuneti.

Bana dönerek: "Dalınmaması kolay mı?"

Ve o da bozdu sessizliğini.

"Değil." diyerek tekrar baktım aynı yere. Haklıydı. Kolay değildi elbette.

"Dün bir haller vardı sende." hala bana dönük bir şekilde duruyordu.

"Nasıl bir haller?" dedim. Bu soru ile anlamadığımı göstermek istedim.

"Sessizdin. Çok sessizdin hemde." diye düzeltmeye çalıştı. Ne demek istediğini şimdi anlamıştım. Dün ağlayan şu küçük kız yüzünden karışan kafamı kast ediyordu. Küçük kızın bakışlarında anlamadığım, saklı bir şey vardı. Benimki ile aynı renkte olan gözlerinin bakışları sanki bir ayna görevi görüyordu karşımda. Eski Acar göründü gözüme bir an. Şaşırıp anlam veremedim dolayısıyla.

Omzuma dokunarak devam etti konuşmasına Gediz ağabey:

"Biliyorum bu normal halin ama hem bu kadar sessiz hemde bu kadar dalgın değildin sen. Bilmediğim bir şey mi var?"

Hep bir öz kardeş gözüyle bakıyordu bana Gediz ağabey. Bu yaşıma kadar hep desteklemiş, güvenmiş ve yanımda durmuştu. Beni iyi gözlemlerdi. Değişen ruh hallerimi kolayca anlayabiliyordu bu yüzden. Savruk olan halimden endişelenmiş ne olduğunu merak ettiği için sorduğu sorudan hala yanımda bir öz abi sıfatı ile durduğunu gösteriyordu.

"Hep bildiğin şeyler...Yorgundum biraz, o yüzdendir dalgın hallerim." diye endişelenmesine gerek duymayacak şekilde temizlemeye çalıştım içindeki tedirginliği. Konuşmasına fırsat vermeden "Dosyayı gönderdim, ulaşmıştır masana." dedim. Üzerinde durduğumuz bir iş vardı. Projenin bir kısmını bana emanet etmişti. Bende daha iki gün önceden bitirmiştim projeyi, göndermiştim ofisine.

"İyi iş çıkardın, sana güvenim tamdı zaten." Bana güveni netti elbette. Ama büyük bir iş olduğu için dünki dalgınlığımı da baz alırsak yetiştiremememden korkması hali hazırda normal bir durumdu.

"Baturla görüşmen nasıl geçti?" diye sordum.

"İyi sayılabilir bir sohbet geçti aramızda. Rakiplerimiz hırslı, bir o kadar da tehlikeli..."

Emin bir ses tonu ile devam etti: "Eğer Batur onların üçkağıtlarına gelmez ise o proje bizim olacaktır."

Önüme dönerek salladım kafamı anlamış bir ifadeyle. Tabi o da dönüverdi kasvetli havaya eşlik edercesine kendini dalgalandıran göle.

İkimiz de manen kendi düşüncelerimiz ile uzun süren bir tartışmaya girdik. Sonunda bir türlü bitmeyen ve yine karara bağlanmayan düşüncelerimiz ile girdiğimiz konuşmayı bıraktık. Bir daha tartışmak üzere, onları gölün kenarındaki banka oturtup sonra da ayrıldık oradan...

---

Karanlığa bürünüp akşamı bulan günün bitimindeydik. Okulların başlaması ile gün boyu restoran bir hayli kalabalıktı. Umut, Selim ve kaanın yokluğu çok daha hissedilir bir hal almıştı. Akşama kadar bir restoran bir kafe bölümünde avm de annesini kaybetmiş şaşkın küçük çocuklar gibi koşturmuştum. Ara da 'keşke ben de okula gitseymişim' gibi söylenimlerde bulunuyordum kendime.

Ardı sıra gelen müşterileri buyur edip zamanı geldiğinde tatlı dille yollamıştık çalışanlarla. Bu kalabalık bizi habersiz yakaladığı için biraz zor durumda kalmıştık. Beni görmeye gelen Nefese bile ayıracak zamanım yoktu. Oda durumu anlayıp bize yardım etme girişiminde bulunmuştu. Ne kadar karşı çıksam da Gediz ağabeyi arkasına alarak garson önlüğünü giyip işe girişmişti. Akşamın gelmesi ile kalabalık ve yorucu geçen zamanları bitirmiştik restoranda.

Kafenin terasında oturmuş çayımı yudumlayarak gölü izliyordum. Karşımdaki sandalye çekildi, Nefes elinde çayı ile oturdu karşıma. Çayı çok sevmezdi kendisi. Çay arkadaşlığı yapmak içindi bu tutumu. Bir nevi ayak uydurma çalışmalarıydı.

"Oturabildik sonunda." dedi. Yorgunluğundan gelen sessiz ve bir o kadar da enerjik bir tonla.

"O kadar zahmete girmene gerek yoktu." dedim.

Boş yere bizim için kendisini bu kadar yorması hoşuma gitmiyordu. Boş yere diyorum çünkü çalıştığı zaman Gediz ağabey her ne kadar günlüğünü almasına ısrar etsede kabul etmiyordu.

"Merak etme, o zahmetimin karşılığını seninle şu an çay içerek alıyorum..." diyerek gülümsedi,

"Hem işim yoktu bugün. Sıkılmamış oldum en azından."

Başımı sallayarak çayımdan bir yudum daha aldım.

Nefesle geçen durgun sohbetimizden sonra Gediz ağabeyden izin alıp çıkmıştık. Onu eve bırakmam yolumu uzatmama neden olmuştu ama bu onun bugün yaptıklarının yanında az bile sayılırdı. Evin önüne geldiğimizde önce teşekkür etti sonra siyah küt saçlarını eliyle bir kenara itip konuştu:

"Seni seviyorum."

İyi akşamlar dileğinde bulundu ve içeri girdi. Uzun zamandır bana karşı duygular beslediğini biliyordum. Önceleri karşı çıkıp üzüleceği konusunda onu uyarsamda bir işe yaramadı. Zamanla oluruna bırakmıştım. Nadiren de olsa bu tür şeyler yapmasına karşı çıkmıyordum artık hele ki bugün yaptıkları yüzünden.

Bu hayatta en sevdiğim şeyi yapıp; ayaklarımın benim için attığı adımları takip ederek yürüyordum eve doğru. Yürürken hep düşünürdüm. O düşünceler bazen hayaller ile bazen de yıkımlar ile dolardı. Bu sefer ise dün gördüğüm al yanaklı ağlayan kız ile doluydu.

Dün kaç kere ağlamıştır Allah bilir. Ağlamasının altında yatanın hala ne olduğunu merak ediyordum. Bana ayna görevi gören gözlerinde bir şey vardı, sanki bana...

Sanki bana bir şey hatırlatmaya çalışıyordu...

Kapıyı kapatıp içeriye yöneldim. Mutfağa girdiğimde karşılıklı masada oturan Umut ve Kaan'a çarptı gözüm. Ne yapıyorlardı bunlar böyle? Eski zamanlarda bir kız için düelloya tutuşan iki saf oluyordu, bu ikisi de onların düellosuna meydan okurmuşçasına birbirlerine sert sert bakıyorlardı. Hoş, umutun bakışı yavru bir köpeğin masum bakışını andırıyordu ya. Birbirlerini tokatlayacaklardı galiba.

'Ne yapıyor bu ikisi' dercesine baktım koltukta bu iki sersemi izleyen Selime. O da 'bilmiyorum' der gibi salladı kafasını. Böyle olmayacak diye hemen sordum merakımı giderecek olan soruyu:

"Hayırdır çocuklar, birbirinizi mi öpeceksiniz? Ne bu bakışmalar?"

Öyleydi zaten, buradan iki aşığın birbirini özlemişcesine öpmek istedikleri gibi bakıyorlardı birbirlerine.

Umutun kıkırdaması geldi kulağıma ve de Selimin tabi.

"Ciddiyetimizi bozma, burada düelloya hazırlanıyoruz." dedi Umut, sanki bütün merakımı gidermiş gibi.

"Evet dostum düello. Ben Umutun bu acı biberlere dayanamayıp yenileceğinden eminim zaten." diye takıldı Kaan Umuta, eski zamanlarda düelloda favori tarafın kendisi olduğunu iddia eden adamlar gibi. Kaanın dediği ile gözlerim masada ki birberlere kaydı.

"Bu muhteşem düellonuzun sebebi ne?" dedi Selim. Oda pek merak etmiyor gibiydi. Ama bu ikilinin zaman zaman ne yaptıkları belli olmadığı için insan merakına yenik düşebiliyor. Gerçi bu ikisinin içinde bulunduğu bir durum, ne kadar ciddi bir durum olabilir ki?

"Bizim fakülteye yeni gelen bir kız var, onun için bu düello." dedi Umut. Kaan da bizim anlamadığımızı görerek cümlenin devamını getirdi:

"Kim kazanırsa öbürü geri çekilecek ve kız kazananın olacak."

Selim takılırcasına sırıtarak "Kızın bu düellonun kazananıyla birlikte olacağından eminsiniz yani?" diye sordu.

İkisi de şimdi fark etmiş ki aval aval baktılar Selime. Daha yeni anlıyorlardı galiba o kızı kazanmak için sadece bu düelloyu kazanmanın yeterli olmayacağına.

"Boşver bu ikisini. Şu düelloyu kazanıp seni aradan çıkarayım da gerisini düşünürüz." diye atıldı Kaan Umuta şaşkınlığını bir kenara bırakarak. Umutta Kaanı onayladı ve başladı ilk biberi ağzına atmaya, hızlı bir başlangıç yaparak.

Yorgundum çekemeyecektim bu düelloyu. Hemen odamın yolunu tuttum. Masaya oturup çizimlerime göz attım, eksik kalan yerler vardı bitirmem gerekiyordu. Çizim takımımı hep hazırda tutuyordum masada, işim bittiğinde kaldırmıyordum hiç bir yere. Çünkü ne zaman masamın üstünde, gözümün önünde olurlarsa işime odaklanmam o kadar güzel geliyordu bana. Mimarlık okuyordum. Severek seçmiştim bu bölümü...

ALMİLA VEFA

İlk günler her zaman bu kadar yorucu olmak zorunda mı? Kapıyı kapatıp anahtarları da çantama attım. Ardından salona ilerledim. Boyunca uzandım koltuğa, sıradan bir ilk gün olmasına rağmen çok yorucu geçmişti; öğrencilerin kendilerini tanıtmalarıyla, hocaların yeni bir hayata atıldığımız hakkında verdiği nasihatlerle geçen dersler...

Diğer fakültelerin aksine bizim fakültemiz biraz sessizdi, bölümün ağırlığından olsa gerek diye düşünüyordum. Hoş ve büyük bir üniversite de okuyacaktım...

---

Neredeyse Ankara da ilk haftamı bitirmek üzereydim. Bu ilk hafta da yaşadığım şeyler kolay ve hazmedilebilir durumlar değildi. Ağlamamın dışında pek fazla bir şey oldu diyemem. Bu ağlamalarımı tetikleyen de yine ardı ardına gelen, hiç bitmeyen rüyalarımdı. Bazen uyuduktan hemen sonra bazen de gece yarıları korkarak kalkardım bu rüyalar yüzünden. Veya kabus mu demeliyim? Bu rüyalar, gördüklerimin hemen hemen tamamı babamla ilgiliydi. Ölümüne sebep olan kazanın olduğu yere ve ölümüne yataklık eden mezarına ilişmem, bu kabusları görmemdeki en büyük nedenlerdendi.

Ağlamamın dışında küçük, mutlu edecek şeyler de oldu tabi. Buradaki ilk gecemde tanıdığım Gamze ile aynı fakültedeydik. Sayesinde ilk haftam da çok fazla yabancılık çekmemiştim. Öyle ki fırsat bulduğu her an beni gezmeye götürür dururdu. Kısacık zamanda Ankarayı bu kadar iyi tanıması acayipti. Ben ise tanıdığım sadece tek bir yere Mogan gölünün yakınında bulunan restoran fikrini ortaya atmıştım. O güzel yemekleri onun kendisinin de tatmasını istemiştim. Daha yeni tanıdığım komşuma neden Garson çocuk dediğimi orada küçük bir şaşırma duygusuyla anlamıştı. Gamze, ikinci sınıfta okuyordu. İlk yılını kendi memleketinde okumuş. Dediğine göre orada sıkılıp heyecan aradığı için ikinci yılı burada okumaya karar vermiş ki ilk heyecanını da yaşamıştı benim geldiğim gün.

Ben "O çocuk seni hala rahatsız ediyor mu?" diye sorduğumda,

O da "Hiç görmedim. Senin meleğinden bir şeytanmışçasına fazla korkmuş galiba." diye cevaplamıştı.

Biraz utandırmıştı beni o söylediği, fazla üstesinde durmak istemeyip kapatmıştım konuyu. Birde bizim üniversitede okuduğunu öğrenmiştim Acarın. Gamze, garson çocuğun yanında mühendislik fakültesinin olduğu tarafta görmüş bir kaç kere. Ha bire onlardan konu açıp bir koz olarak kullanmayı ve beni de utandırmayı unutmamıştı.

Babamı ziyaret ettikten sonra bir kaç kere gittiğim gölün kenarındaki banklarda oturur şekilde buluyordum Acarı. Kimi zaman uzakta durup rahatsız etmeden kimi zaman da kendisine uzak bir bankta oturur izlerdim, onu ve gölü. Arada ona arkadaşlık eden bir adam olurdu. Onu, göle böylesine çeken neydi? Yakınından geçip gidenleri fark edemeyecek kadar onu bu düşüncelere sürükleyen şeyi merak ediyordum açıkçası!

Oturma odasının köşesinde bulunan tekli koltukta kitap okuyordum. Annem ve çağla ile telefonda konuştuktan sonra pijamalarımı giyip koltukta kitap okumaya karar vermiştim. Yapacak bir şeyim yoktu. Son günlerde artan kabuslarım yüzünden uyumayı istemiyordum. Kitap okumaktan başka da çözümüm yoktu. Aslına bakarsanız kitap okumak bu hayatta bana iyi gelen sayılı şeylerdendi.

Bir ses geldi içeriden. Kapının çalındığını duymuş gibi oldum...

Yine gelmişti o ses. Korkmuştum...

Kalktım ve içeriye doğru yürüdüm biraz. Anladım o an kapı çalıyordu. 'Ah bu rüyalar yüzünden kaldığım uykusuzluklar' diye içerlendim kendi kendime. Uyku ilacı almak için kendime hatırlatma uyarısını yapıp kapıyı açmaya gittim. Kolu çevirip açtığımda Gamze ve garson çocuk göründü kapının önünde.

"Kapıya kadar gerek yoktu aslında." dedi Gamze garson çocuğa. Kapıyı açtığımı fark etmemişlerdi hala.

"Olsun kumralım. Sözünde duran biriyim ben." diye sırıtarak karşılık verdi garson çocuk.

"Şunu söylemeyi kesecek mi..." beni fark edince bu sefer bana dönüp konuştu Gamze, "Naber Almila?"

"İyiyim..." devamını getiremeden garson çocuk girdi araya.

"Nasılsın? Güzel kız."

"İyiyim. Sen..." ve yine bölünmüştü cümlem.

"Niye hala buradasın sen?" diye söylendi Gamze çocuğa.

"Sen içeri girince gideceğim..." göz kırparak; "Söz gereği işte." diye devam etti.

Gamze sıkıntıyla gözlerini devirdi.

"Hadi Almilacığım." diyip içeri girdi ve dışarıda kalan iyilik severin suratına kapattı kapıyı.

"İyi akşamlar hanımlaar."

Kapının arkasından gelen ses ile ikimizde gülmeye başladık.

Eminim Nefesi çok merak ediyorsunuzdur...

Bir diğer bölüm de görüşmek üzere, seviyorum sizi..!

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.