Bu bölüm geç geldi biraz, bölümün uzunluğundan da anlarsınız zaten neden geç geldiğini. Keyifli okumalar.
'ANİ KARŞILAŞMALAR, TESADÜF OLMAYABİLİYOR HER ZAMAN..!'
ALMİLA VEFA
Verdiğim siparişi daha doğrusu benim için düşünülen, karnımı doyuracak diye umduğum yemeği bekliyordum.
Etrafa bakındım biraz...
Restoran kalabalıktı. Bazı insanlar dostları ile gelmişti, bazısı sevgilisi ile, bazısı da tek başına yani benim bulunduğum gruptaydı. Grup olanlar çok hareketli ve enerjik, tek olanlar sessiz ve sakin...
Hep böyle yaparlar insanlar; Yanlarında biri veya birileri olunca zamana, olmayınca da insanlara nankörlük ederler. Neden peki? O an yanı başlarında olup olmadıkları için, sadece o bir an yüzünden ederler nankörlüğü. Ne kadar basit geliyor kulağa değil mi? Bir şey de vardır ki nankörlüğün aksine zor geliyor kulağa: Huzur; herkes farklı durumlarda yaşamak ister, farklı yerlerde arar huzuru. Karşımda oturan çift sevdiği ile güzel, manzaralı, şaşalı bir kafede; arka çaprazımda oturan yalnız genç ise karşısında duran küçük koltuğun boşluğunda arar huzuru. Bana gelecek olursak, beklediğim yemekte şimdilik bulmaya niyetlenecektim huzuru.
O ara telefonum çaldı. Çağla arıyordu.
"Alo."
"Zaafıma yenik düşeceğim birileri var mı diye aramıştım."
"İyiyim çağla sen nasılsın?" dedim,sitemli cevap vererek.
"Şaka yapıyorum..."
Kırılmış bir ses ile.
"... gerçekten seni merak ettiğim için aradım."
"Biliyorum, ve ayrıca zaafına yenik düşeceğin biri ile karşılaştım galiba."
Beni merak ettiği kadar zaafını da doyurmaya çalışıyordu. Farkındaydım.
"Ciddi misin? Nasıl biri? Yakışıklı mı?"
"Hani şaka yapıyordun sen?"
"Yaaani senin adına sordum. Hani sen karşılaşmışsındır ya." dedi şirin şirin.
"Bunun hesabını sorarım biliyorsun değil mi?" diye takıldım. Biraz daha utanmasını istiyordum.
"Ama tuzağa düşürüyorsun beni."
Tamam yeterli bu kadar utandığı.
"Ee ne zaman gidiyorsun İzmire?" dedim, konuyu değiştirmek için.
"Boşver İzmiri şimdi. Sesin kötü geliyor. Gittin mi babanın yanına?"
O da değiştirdi.
Konuşmadım, masaya baktım öylece.
"...biliyorum canım üzülüyorsun ama senin durumunu ve ne yaptığını bilmek istiyorum."
"İyi ki varsın Çağla"
"İyi ki varım ben. Ama şuan konuyu saptırma Almila. Nasıl geçti babanla buluşman?"
Ankaraya gittiğimde yapacağım ilk iş babamın yanına gitmek olacağını biliyordu.
"Biliyor musun? Bir kaç saat birlikte uyuduk."
"Ohh, çok rahat olmalı."
"Evet çok rahattı, oranın bekçisi beni uyandırana kadar tabi."
"Eee baban da çok özlemiş mi seni?"
Üzülmeyeyim diye durumu gerçekmişçesine devam ettiriyordu ama gerçek bu değildi. Gerçekten baya uzaktı hatta.
"Çok özlüyorum Çağla!" diyerek tekrar ağlamaya başladım. Bugün kaçıncı ağlayaşımdı bilmiyorum.
"Yapma ama böyle Almila."
"Sorun da o ya zaten çağla, yapamıyorum! Yanına gidince belki daha huzurlu, daha rahat olur içim diye düşünmüştüm ama nafile. Olmuyor."
"Hayır sen öyle düşünüyorsun, ben inanıyorum daha mutlu olup daha az ağlayacaksın. Hem baban öğrenirse senin onun yanına gittiğinde daha çok ağladığını, çok kırılırdı..."
Kırılır mıydı babam?
Ağladım diye kızar mıydı?
Saçlarımı öpüp 'her şey geçecek' , 'ben yanındayım' der miydi?
"... benim kapatmam lazım şimdi, sen de ben tekrar arayana kadar ağlamayacaksın. Dahi hiç ağlamayacaksın. Seni çok seviyorum canım arkadaşım. Sağlıcakla kal."
"Tamam. Hoşça kal."
kapattım telefonu.
Ben yanağımda ki yaşları silmek ile uğraşırken masaya bırakılan tabağa çarptı gözüm.
Yine o eller...
Ve yine o koyu ela gözler.
Bana bakıyordu ikisi de.
Ne yapıyordu burada? Diğer garson niye gelmemişti?
Muhtemelen diğer garsonlardan biriydi. Gözlerini yüzümde bir süre daha beklettikten sonra yere doğru çekti ansızın. Ne olmuştu ki şimdi?
Aldırmadım, bir kaç saat önce etmem gereken teşekkürün şansını şuan kaçıramazdım.
"Teşekkür ederim" dedim çekinerek.
Masadan kalkan gözleri tekrar beni buldu.
Utanmıştım, 'Ne demek' yada 'Rica ederim' demesi gerekmiyor mu?
Neden konuşmuyordu?
"Şey... yani mendil için." dedim onun konuşmayacağını anlayarak.
Kafasını salladı.
'Dilini mi yuttun be çocuk. Konuşsana!'
Konuşmaması garip. Benim sustuğuna rağmen onu anlamam daha da garip.
Anlıyordum ve hissediyordum neden sustuğunu. Çekiniyordu ama neden çekindiğini anlamıyordum.
Bu sefer masaya bıraktı bir öncekine benzer bir mendili ve "Lazım olur." dedi. Garip hissetmiştim. Ses tonu çok...
Farklıydı.
Elimdeki son mendili akan göz pınarlarım için harcamıştım. Tekrar mendili uzattığında mahçupluğum bir kaç kat daha artmıştı. Keşke garson çocuğun mendilini alsaymışım.
Bunca saat yanımda olan, bana susarak bile destek veren çocuk; sadece iki kelime etmişti.
Ve yine uzaklaştı yanımdan bir kaç saat önceki gibi. Bugün onunla her durumda dejavu yaşıyordum.
Gerçekten lazım olur mu?
Olmaz umarım, ağlamaktan sıkılmıştım artık. O mendili de alıp ceketimin cebine yerleştirdim. Şimdilik kullanmayacaktım.
Yeterince beklediğimi düşünüyordum yemek için. Mantar sote vardı; üzerinde de koyu bir sos. Güzel görünüyordu. İlk lokmayı aldım. Gözlerim istemsizce bir hayli açıldı. Mantarın bu kadar lezzetli ve yumuşak olabileceğini bilmiyordum. Böyle mantarlar acaba bir tek bana mı denk gelmemişti? Dişlerimi değdirmeden bile dağılıyordu ağzım da.
Bunun 'mantarların mı? yoksa yapan kişinin marifetinden dolayı mj?' diye düşünmeden edemedim.
Yemeğimi bitirdim, iyi doymuştum moralimin alt üst olmasına karşın. Aşırı bir kilom yoktu bu yüzden yediklerime bir sınır koymuyordum. Sırf bu yemek için bile her gün buraya gelebilirim ve gelecektim. Şimdi gitmem lazımdı. Kasaya yöneldim. Bütün eşyalarımı evde bırakmıştım, neyse ki küçük çantam benimle idi. Hesabı ödeyip çıktım kafe bölümünden.
---
Bugünün verdiği yorgunluktan olsa gerek apartmana girmeden oturdum kaldırımın da.
Bo ortalıkta görünmüyordu. Daha tanışalı bir gün bile olmadan bırakmıştı beni. Hain kedi!
Ne olacaktı sanki, kedi beni mi bekleyecekti akşama kadar?
Size değişikliğe alışmanın zor olacağını söylemiştim. Öğlen gördüğüm kedinin, akşam eve gelirken beni beklemediğini gördüğüm için hayvana trip atıyordum. Ne delice bir şey!
Bacaklarımı uzatıp ellerimi iç içe geçirdim ve gökyüzünde ki yıldızlara baktım. Milyonlarcasına. Işıl ışıl'dılar. Sanki hepsi de birbirini kıskandırmak istercesine inatla, ya da gün boyu neredeyse bütün dünyayı aydınlatacak kadar çok parlayan güneşin ışığına yaklaşmak ister gibi parlıyorlardı. 'Yıldızlar kendilerini hep yalnız hisseder' derler. O kadar çok olmalarına rağmen yalnız hissettiklerine ihtimal vermiyordum.
Onca kalabalığın arasında kendini yalnız hisseden var mıdır gerçekten?
Ben hissediyorsam eğer bunca insanın arasında, onlar da hissediyordur belki.
Acaba onların da bir yüreği var mıdır? Fiilen yalnız olmasam bile ruhen yalnız kaldığım zamanlarda yüreğimin delicesine kanadığı gibi onların da yüreği kanıyor mudur? Sızlıyor mudur?
Bana yaklaşan ayak seslerine döndüm.
"Yemek seni doyurmuş anlaşılan. Kaldırımlarda oturacak kadar mayıştığına göre."
Garson çocuk.
"Sen mi yaptın?"
Yanıma oturdu, benim aksime bağdaş kurarak.
"Hayır ben yapmadım. Beğendin galiba, yemeği yapanı merak ettiğine göre."
"Nereden anladın?"
"Çünkü güzel kız kimse beğenmediği yemeğin kimin yaptığını merak etmez. Ne yapacak gidip kötü yemekten tekrar mı yapmasını isteyecek?"
Haklı aslında gidip yaptığı kötü yemekten tekrar yapması için yalvaracak değildim.
"Haklısın. Ve evet beğendim ayrıca doydum da."
"Diğer garsonlara benzemem demiştim."
Gene ukala haline bürünmüştü. Küçük bir tebessümden sonra önüme döndüm. "Sormayı unuttum. Burada ne yapıyorsun?"
Bozmadım duruşumu. "Bu apartmanda oturuyorum. Gerçi daha uyumadım bile evim dediğim yerde ama..."
"Bu apartman da mı?" diye atladı.
Parmağı ile gösterdiği yere baktım.
"Evet. Neden şaşırdın?"
"Bizde, yani bende burada oturuyorum."
Demek şu kendisine kaptan denilmesini isteyen yaşlı adamın bahsettiği haylaz öğrencilerden biri bu garson çocuk olmalı.
Yorgun hissediyordum, kalktım ve garson çocuğa "Gitmem lazım, yemek için teşekkür ederim." dedim.
"Önemli değil benim işim o zaten. Ayrıca teşekkür etmen gereken ben değil yemeği yapan aşçı."
"Neden sana işini yaptığın için teşekkür etmeme gerek duymadında, işini yapan aşçıya teşekkür etmem gerektiğini söylüyorsun?"
Güldü! Bu söylediğim hoşuna gitmişti galiba.
"Haklısın güzel kız, ama yine de görürsen teşekkür et bence. Çünkü o yemeği yapmak kimsenin harcı değil."
Öyleydi gerçekten yemek harikaydı.
"Tamam ederim. Artık gitmeliyim, iyi akşamlar."
Deyip girişe yöneldim.
"İyi akşamlar güzel kız."
Apartmana girerek duyduğum sesi arkamda, dışarıda bıraktım...
Nasıl evi düzenleyecektim bu yorgunlukla? Hem ruhen hem fiziken çok yorgundum. İşlerimi sonraya bırakmayı sevmezdim pek ama şimdi mecburen sonraya bırakacaktım çokta istemeyerek. İşin beni rahatlatan tarafı; bütün ev her şeyi ile güzeldi. Bunda annemin parmağı olduğunu düşünüyordum. Tek çocuk olmamda ki bazı güzel taraflar işte.
Mutfağa geçtim bir şeyler atıştırmak için. Buzdolabını açınca omuzlarım düştü boş raflar karşısında. Demek ki annem her şeyi düşünememiş! Markete gitmem gerekliydi. Bu saatte bilmediğim bir yerde tek başıma dışarı çıkmamın doğru olduğunu düşünmüyordum. Düşünmemek ile birlikte tasvipte etmiyordum. Ama başka çarem yoktu değil mi?
Üzerime giymek için çıkardığım ceketimi aldım. Apartmandan çıkıp markete doğru yol aldım. Bo için süt almaya gittiğim marketin önündeydim. Ama gelin görün ki ailenin tek çocuğu olan bu kız her zaman şanslı olamıyor. Market kapalıydı. En yakın diğer market ise biraz ilerideydi. Size yürümekten hiç hoşlanmadığımı söylemiştim. Kızacaksınız ama bir defa daha söylüyorum, 'Yürümekten hiç haz etmiyorum'. Pes etmeye de niyetim yoktu. O market Ankaranın öbür ucunda da olsa gidecektim. Ya da gitmeyecektim emin değilim.
Bir kaç oflama puflamadan sonra gelmiştim uğruna şehirin diğer ucuna gitmeye göze aldığım markete. İçeri girdim. İhtiyacım olan çay, kahve; aslında çayı kahve kadar sevmezdim. Daha sahip olamadığım ev sahibi vicdanlığı işte, gelecek misafirlere sadece kahve ikram etmeye gönlüm el vermiyordu. Diğer gerekli olan eşyaları da aldım. Evin bütün ihtiyaçlarını şimdi almaya ne maddi gücüm ne de fiziksel gücüm yeterdi.
Kasa da hesabı ödediğim sıra da aniden içeriye giren kumral, uzun boylu bir kıza çarptı gözüm. Arkasından da zayıf, sakallı, uzun boylu genç bir çocuk girdi. İrkilmiştim bu ani durumdan, gözlerimi kırpıştırarak bu ikilinin diyaloğuna dikkat kesildim. Kızın yüzü endişeli ve korkmuş görünüyordu.
"Bırak peşimi artık. İstemiyorum!"
"İsteyeceksin!" dedi sıska genç, kızın kolunu sıkıyordu.
"Saffet. Lütfen!"
"Gidiyoruz." dedi kıza, kesin bir ifade ile. Çocuğun dediklerine ağzım açık kaldı. Nasıl bu kadar kibirli konuşabiliyordu? Nasıl bu kadar hor görebiliyordu bu insanı?
"Niye zorluyorsun? Kız istemiyor işte." dediğimde marketin sahibi abi dahil herkes bana baktı. Yanlış bir şey söylememiştim. Zorla güzellik olmaz, kız istemiyor sonuçta. İnsanların özel durumlarına karışılmamasını bilirdim ama bu özel durumdan çıkmış zorla alıkoymaya kadar ilerlemişti. Herkesin, bir anda ortaya çıkan cesaretim yüzünden bana baktığına da emindim.
Bana döndü, "Sen karışma bücür." dedi.
'Bücür?'
'Kibirli testosteron seni!' diye karşılık vermemek için zor tuttum kendimi.
Hem olanı söylemek neden ağrına gitmişti ki?
"Canımı acıtıyorsun!"
Kızın canının yandığı belli oluyordu dişlerini sıkmasından.
Daha fazla tutamadım kendimi ve geçtim karşısına: "Bücür öylemi?"
Kızın gücünün yetemeyeceğini düşünerekten ben çektim kolunu iki elimle gencin elinden. Zor olmuştu ama başarmıştım. Kurtarmıştım kızın kolunu.
"Canına mı susadın sen?"
'Hayır sadece senin zarar verdiğin kıza yardım etmeye çalışıyorum'.
Kızmışa benziyordu. Hayır hayır, baya gözü dönmüştü. Üzerime doğru geldiği sıra marketin sahibi abi önüne geçti.
"Ne yapıyorsun oğlum? Kendine gel!" diye uyarmaya çalıştı.
Genç çok sinirlenmişti. Bir çocuğun elinden şekerini aldığında çıkan ki sinirden de beterdi bu. Kızı gencin elinden alınmış şekeri gibi sayarsak tabi, iyi tespit olurdu.
Zavallı adamı kenara itip önüm de durdu.
"Çekiliyor musun? Yoksa seni de şu moruğun yanına göndereyim mi?"
Şimdi korkmuştum işte. Koca adamı bir hamle de yere savurduysa beni bir patates çuvalından farksız bir şekilde gönderebilirdi adamın yanına. Hatta daha uzağa!
'Pes etmeyecektim.' cümlesini şimdi de kullanacaktım, ama içimden.
"Çekilmiyorum. Buna hakkın yok." dedim dik durmaya çalışarak. Umarım durmuşımdur.
Ah, böyle hayal etmemiştim üniversite hayatımı. Çok daha güzel hayaller kurmuştum. Annem gibi avukat olmayı, mutlu ve huzurlu yaşamayı. Tamam, mucizevi hayaller değildi biliyorum ama en azından naif ve oluru basit hayallerdi. Hayat bunu bile çok görüyordu bana. Daha ne kadar dibe batmamı istiyorsun bilmiyorum, sana ne kadar dayanacağım onu da bilmiyorum. 'Ah hayat!' dedim içimden 'alacağın olsun'.
Neyse şimdiye dönelim. Çocuğun beni yere fırlatacağı hatta belki de hastanelik edeceği zamana. Kızgın gözlerle karşı karşıyaydım. Ne yapacaktım bir fikrim yoktu.
Çocuk üzerime doğru tam hamle yapacakken kolundan tutulan el ile sabitlenmişti yerinde.
Bu yaralı eli bugün üçüncü görüşümdü.
Bu ela gözleri bugün üçüncü görüşümdü. Ama önceki gördüklerimden farksızdı. Sert görünüyordu o koyu ela gözler.
"Sen de kimsin lan?" diyen çocuğun karşısına geçti. Çocuğun boyuna ulaşmasa da uzun ve güzel bir fiziği vardı. Kısa saçı ve keskin yüz hatlarıyla karşısındakini duruşu ile de korkutabilirdi. Hiç sırıtmaması da bu tezimi daha da güçlendiriyordu.
"Küçük bir kızın üzerine yürümek, senin gibi bir delikanlıya yakışıyormu?" dedi.
Tavsiye ve alayla karışık bir cümleydi. Gözleri normal haline dönmüştü bile. Hem küçük değilim ben!
"İstediğimin üzerine yürürüm. Sen mi durduracaksın beni?"
Genç zor dayanıyordu ona bir şey yapmamak için. Herkesin olaya karışması kendisini daha da çileden çıkarmıştı çünkü. Ama 'o' çok sakindi, sanki karşısında patlayacak bir bomba yokmuş gibi.
"Benim durdurmamı istemezsin."
Hala daha nazikti karşındaki çocuğa. Hepimiz, yerden kalkan marketin sahibi abi dahil ikisinin arasındaki diyaloğa odaklanmıştık.
"ulan senin ben..."
Ve bomba patlamıştı. Çocuk dönerek 'o'nun yüzüne doğru fırlattı yumruğunu. Ama o, bombayı nasıl olduysa sol eliyle durdurdu ve kafasıyla geri püskürttü.
Genç burnuna aldığı kafa darbesi ile bir kaç adım geriledi. Çok sert bir kafa darbesi değildi bu, çünkü gencin ne gözleri yaşarmıştı ne de burnu kanıyordu. Bu da bir uyarı biçimiydi, 'eğer fazla ileri gidersen, gözlerinin yaşarmasından önünü bile göremezsin' uyarısıydı belkide. Çocuk bir hamle daha yapacakken marketin sahibi önüne geçti. "Hadi genç adam, yoluna git. Daha fazla sorun çıkarma." çocuk bir adama bir ona baktı.
"Göreceksin ulan sen!" dedi, elleri hala burnundaydı.
Başı ile dışarıyı işaret edip "Herkesi tehdit etmeyi bırakta git burnuna bir baktır önce."
Soğukkanlılığı karşısında ağzım açık kalmıştı. Genç çıkışa doğru ilerledi, geri geri adımlayarak.
"Hepiniz görüceksiniz, hepiniz! Özellikle de sen Gamze!"
Ve çıktı marketten.
O psikopat uzaklaştıktan sonra benim kalbim de hızlı hızlı atmayı kesmişti. Ucuz kurtulmuştuk!
Adını Gamze diye öğrendiğim kıza döndüm. "İyi misin?" diye sordum, benden daha çok korkmuştu.
"Gerçekten çok teşekkür ederim. Siz..."
Ağlayarak devam etti:
"Siz olmasaydınız..."
Devam edemedi, bundan fazlası gelmedi. İki eliyle yüzünü kapatıp hıçkırarak ağlıyordu. Koluna dokundum teselli edercesine, çok kötü hissediyor olmalı. Ellerini çekip yüzüme baktı. Tebessümle karşıladım bakışını. Karşılamam onun da tebessüm etmesini sağladı zor da olsa.
Marketin sahibi abi onun yanına gelip minnetle sıktı elini.
"Evladım, hızır gibi yetiştin vallaha. Sağ olasın"
"Estağfurullah, sen sağ ol" diye karşılık verdi abinin teşekkürüne.
Sonra da bize döndü abi:
"Kızım iyisiniz değil mi?"
Başımı salladım evet dercesine. Gamzeye bakarak "İyiyiz değil mi?" dedim. Gamze de salladı başını gözlerini silmeye çalışırken. "Evin nerede kızım? Bırakalım mı seni?" sadece Gamzeye konuşmuştu bu sefer.
"Aslında... Şey..."
"Ben de kalsana bu akşam?" diye bilerek sözünü kestim Gamzenin.
"Ne?" şaşırmıştı, ben de şaşırmıştım bu soruma, ansızın yardım etme ihtiyacı duymuştum.
Gözlerimi kaçırarak kulağına götürdüm dudaklarımı, "Beni yalnız bırakmış olmazsın." dedim fısıldayarak. Belli ki şuan gidebileceği ya da gitmek istediği bir yer yoktu. Benle kalsın istedim bende, hem evde ki ilk günümü yalnız geçirmiş olmazdım.
Saçını kulağının arkasına itip "Bilmem ki." diyerek kararsızlığını belirtti. Sonra sunduğum teklif kafasına yattı ki kabul etti.
Hesabı ödeyip kapıdan çıkarken ona kaydı gözüm. Gözleri üzerimizdeydi. Bu kez gözlerinde ki ifadeyi anlamıştım. Güven veriyordu. Teşekkür ederdim normalde ama bugün ettiğim teşekkür karşısında sustuğundaki utancı bir daha yaşamamak için etmedim.
---
Gamze ile eve yürüyorduk elimizdeki poşetlerle. Taşımakta zorlandığımı düşünerekten yardım etmek istemişti bana. Aslında çokta ağır değildi, onu evime davet ettiğim için mahçup hissediyordu büyük ihtimalle ve poşetleri taşımam da yardım ederek kendini iyi hissettirmek istiyordu.
"Eski sevgilin falan mı?"
"Kim?" diyerek işaret ettiği yere, arkama baktım. Arkamızdan gelen suskun iyilik meleğimizi kast ediyordu. Bizi mi takip ediyor?
"Suskun iyilik meleğini mi diyorsun?"
"Ne meleği?" dedi gülümseyerek. Bu dediğim hoşuna gitmişe benziyordu.
"Suskun iyilik meleği işte." bende sırıtmıştım. "Aslında tanımıyorum, bugün üçüncü kez karşıma çıktı. Her seferinde iyilik meleği olup çıkmıştı ve inanır mısın üç karşılaşmada da sadece iki cümle kurmuştuk." en son ki yardımında bile bir şey dememiş ben de kafamı sallayarak teşekkür etmiştim.
"Demek suskun iyilik meleği bu yüzden" dedi 'suskun' kelimesinin üzerine vurgu yaparak. Başımı salladım cümlesini onaylarcasına. Sonra tekrar yürümeye devam ettik. Yol boyunca hatırı sayılır bir konuşmaya girmiştik. Bir yaş büyüktü benden, buralıydı ama ailesini hiç anlatmamış bende sorarak sıkmak istememiştim. Yurtta kalıyormuş, günün akşamında takıldığı çocuğun asıl yüzünü tatsız bir olay yüzünden öğrenmişti ne yazık ki.
Apartmanın önüne geldiğimiz de "İşte burası." diyerek oturduğum daireyi gösterdim.
Gamze apartmana karşı dönerek baştan aşağı süzdü.
"Güzelmiş..." gözü yan tarafa, yola takıldı. Başı ile işaret ederek "Kahramanımız mesaisine devam ediyor anlaşılan" dedi.
"Mesai mi?" sağa döndüm elimde poşetlerle. 'Suskun iyilik meleği' dedim içimden. Buraya kadar takip etmiş görünüşe göre. Bize doğru geliyordu. Muhtemelen güvende olduğumuzu görmek için bizi takip ediyordu. Bizim yanımıza vardığı an "Teşekkür ederiz" dedim, buraya kadar takip ettiği için Gamzenin az önce ki mahçupluğunu yaşıyordum.
"Ne için?" dedi.
"Bizi o psikopattan kurtardığın için." ne yani, ne konuda teşekkür ettiğimi bilmiyor muydu? Gerçi bugün üçüncü kez ona teşekkür etme fırsatı bulundurduğunu göz önüne alırsak sorusu mantıklıydı.
"Önemli değil." dedi. Çok vefalı çocuk bizi hala bırakmadığına göre.
"Yani... Zahmet edip takip etmene gerek yok geldik zaten eve."
"Takip?" dedi kaşlarını kaldırarak. "Arkadaşıma uğrayacaktım küçük kız." o kaşları binaya doğru hedef alınmış bir ok olarak kullandı bu sefer. Yüzü ifadesiz, umursamaz görünüyordu.
Gamzenin kıkırdaması uğuldadı kulaklarımda.
Bir apartmana bir ona baktım.
"Hıı. Evet... Şey... Anladım." o kadar şaşkın ve utanıyordum ki hala tam anlamamış gibi hissediyordum. Bir şey demeye kalmadan apartmandan içeri girdi.
Gamzenin kıkırdamaları daha da yükselmişti. Yarım saat önceki ağlayan kız utanmasa neredeyse kahkahlar atacaktı. Yeşil gözleri parlıyordu gülümserken. Güzel bir kızdı, gülümserken daha bir ön plana çıkıyordu güzelliği.
"Yanakların. Küçük kız." dedi Gamze. Yine kızarmıştım anlaşılan. Küçük iken de böylelerdi yanaklarım. Babam hep utandırır yanaklarımın kızarmasına sebep olurdu ve ismimin anlamını başarılı bir şekilde taşıdığımı söylerdi.
"Kızarmış." dedim, yanaklarımı omzumla kapatmaya çalışarak.
"Gidelim mi?" konuyu uzatmamasına sevinmiştim. Anlayışı yüzünden okunuyordu.
"Olur" burada daha fazla kalmak istemiyordum, yerin dibine girmiştim resmen. Utanmasam çocuğu tacizlikle suçlayacaktım.
Bu olayı bir daha asla hatırlamamak üzere kafamın en derinine yolladım.
---
"Daha yerleşmemişsin anlaşılan." dedi çantasını sehpaya bırakarak.
Koltukların üstünde ki beyaz çarşafları kaldırırken "Yerleşemedim." dedim, "Daha bugün geldim Ankaraya". Üstlerinde çarşaf bulunması temiz kalmalarını sağlayamamıştı eşyaların ne yazık ki. Dip köşe bir temizlik gerekiyordu bu eve.
"Nereden başlıyoruz?" diyerek temizlik isteyen iç sesime deyindi. Onu çalıştıramazdım tabi ki, bende yorgundum zaten, tek başına çalışması gerekirdi o yüzden ve bunun asla olmayacağı için iş yaştı. Misafirimi evimde çalıştıramazdım.
"Başlamıyoruz" dedim, "Çünkü günün ikimiz için de baya yoğun geçtiğini, ikimizin de tabii bir dinlenmeyi hak ettiğini düşünüyorum."
"Aslında yor..."
"Kahveni nasıl içersin?" dedim, "Kahveyi seversin değil mi?" diye de ekledim. Tam itiraz edeceği kelimeleri ağzından dökerken sözünü kesmek zorunda kalmıştım, sözü yarıda kesildiği için göz kapakları yukarıda çenesi de aşağıda asılı kaldı haliyle. 'Üzgünüm güzel kız!'
Asılı kalan mimiklerini "Severim. Sade olsun" diyerek düzeltti. Daha sonra mutfağa geçip oturduk, ben yeni aldığım kahveleri hazırlamaya başladım Gamze ise masa da oturup beni bekledi. Kahveler pişince, iki fincana doldurup masaya koydum. Oturduğum sırada yaşadığımız olay aklıma geldi birden.
"Kimdi o?"
Fincanı aldığı sırada gözleri bana ilişti. Önce şaşırdı sonra anladı benim o çocuğu kast ettiğimi. Kahve fincanını masaya bıraktı ve bir elini diğerinin içine hapsederek sıvazladı.
"Daha atlatamadığım ergenliğimin marifeti işte" dedi. Konuşmasını bekledim, tam anlayamamıştım çünkü. Cevap vermediğimi anlayıp devam ettirdi konuşmasını:
"Bir arkadaşım tanıştırmıştı bizi, iyi çocuk diye diye kafamı yemişti, bende mecburen kabul ettim görüşmeyi sırf arkadaşımın ısrarından kurtulmak için. Gerçi bir diğer neden; çocuğun çok yakışıklı olduğunu söyleyip beni kandırmasıydı..." mahçup bakışlarını masaya indirdi, ardından yüzüme dikti ve devam etti:
"Şu görüşmeye ise baş başa değil de dörtlü olacak diye tamam demiştim. Ama salak kafam bilemedi onların bizi illa baş başa bırakacağını. Zaten ondan sonra başladı her şey."
"Arkadaşına haber vermeyecek misin? Merak etmiştir."
Bir kahkaha patlattı yüzüme doğru, acı ve gam dağıtan bir kahakahaydı bu.
"O'mu merak edecek, kelebeğin bile iki gün yaşaması daha olası bir durum..."
Bakışlarını kaf dağının arkasındakileri görmek istercesine dikti ileriye doğru. "Herkes gibi onun da umrunda değilim işte. Zaten bir aylık arkadaşlıktan ne beklenirdi ki?" diye başını sallayıp hayıflandı. Sonra gözlerinden bir kaç damla düştüğünü gördüm. İçimde bir şeylerin parçalandığını hissettim, üzüldüm bu haline. Onu yaralayan durumun ne olduğunu düşündüm bir an. Herkesin bir derdi bir kaygısı vardır, onları çeşitlendiren ise insanların yaşadıklarıdır. Bu yüzden kimse derdini bir başkasının derdi ile kıyaslayamaz. Kıyaslamaya çalışır ama başaramaz ya da başardım diye kendilerini avuturlar. Herkesin kederi kendine. Başkası kolay kolay anlayamaz, ölçeyemez ve ortak olamaz. Ben de anlamaya çalışmaktan feragat etmiştim. Şimdilik.
Ceketimin cebinde bulunan mendili çıkarıp uzattım ona. Önce elime sonra da bana baktı. Aldı mendili. Gözlerini silerken onu izliyordum. Bu sahne bir yerden tanıdık geliyordu. Bugün gölün kenarında ki bankta otururken ağladığımda bana uzatılan mendil geldi aklıma. O çocuk sadece bana değil, bu mendil ile 'gözyaşını sil' diye gamzeye de yardım etmişti bir nevi.
Ağlamısı bittiğinde yüzünde ki son damlaları siliyordu. Mendili masaya bıraktı ve sırıtarak
"Sen anlat bakalım şu meleği." dedi. Bu kız gerçekten acayipti, daha beş saniye önce gözyaşlarını siliyordu. Şimdi de sırıtarak benim ona vereceğim cevabı bekliyordu. Gözlerim kırpmadan izledim bu halini hayretle.
Hem ne anlatacaktım ki? O'nun hakkında bir şey bilmiyordum. Adını bile! Ağzımda, o çocuğun hakkında kızarmama sebep olacak uygun bir fırsat kolladığını biliyordum bu kızın. Ama istese de bulamayacaktı aradığı fırsatı.
"Ben..."
Kapının çaldığını duymamla kafamı o yöne çevirdim. "Ben bir bakayım."
Kapıya doğru yürüdüm. Yeni taşınan birinin evine kim gelebilirdi ki bu saatte? Bir taraftan işime gelmişti kapının çalınması, Gamzenin bazı cevaplara susayan gözlerinden kurtulmuş oldum bu sayede. Kolunu aşağı çekerek açtım kapıyı. "Kim o komşuma karışan? Söyleyin!" diyerek içeriye hışımladı. Geçerken "Merhaba, güzel kız." diye selam vermeyi de unutmadı.
"Garson çocuk!"
Niye şaşırdıysam, aynı apartmanda oturuyorduk ve şimdilik tek tanıdığım komşum oydu.
"Nasılsın? Bir şeyiniz var mı?" içeriye doğru yürüdü ben de kapıyı kapatıp arkasından takip ettim.
"Yokta ne bu telaş?" dedim arkasından seslenerek. Oturma odasını dolaşıp kontrol etti, bir şey arıyor gibiydi. Omuzları düştü boş koltuklar karşısında, ama umudunu yitirmemişti. Ardından mutfağa yöneldi, mutfağa girince aradığını bulmuş gibi gevşedi omuzları. Arkasından adımladım mutfağa. "Hey! Ne oluyor?" korkmuştum artık. "Acar anlattı. Bir şerefsiz size... Yaani sana bulaşmış." sonunda konuşmuştu, Gamzeye doğru.
Acar mı?
"Acar kim?"
"Benim arkadaşım işte. Sana mendil veren çocuk."
'suskun iyilik meleği' diye tekrar aklıma getirdim. Demek ismi Acar. Bugün tam tamına üç kez karşılaştığım, üç defa üç ayrı durumda sırtımı sıvazlayan, koyu ela gözlerin sahibinin ismi 'Acar'dı.
Güzel bir soru:
Almila'nın 'Garson çocuk' dediği karakterin, ismini hatırlayan var mı?
Önceki bölüm de sadece bir kere bahsetmiştim o karakterin isminden sjjsjsj
