Bu bölümü en az ilk bölüm ki kadar çok beğeneceğinizi düşünüyorum. İyi okumalar.
'BUNCA ZAMAN ÇEKTİĞİM ACI YÜZÜNDEN AĞLAYAN GÖZLERİMİ, BİR MENDİL İLE DURDURMAMI İSTEDİ..!'
Hava alanının bekleme bölümünde oturuyordum. Annem, adliyede önemli bir işi olduğu için gelememişti. Aslında biraz da benim itirazlarım ve ona içinin rahat olmasını, kızının artık büyüyüp tek başına yolculuk yapabileceğini söylediğim için de olabilirdi.
Uçağın kalkmasına yarım saat vardı. Saat onda kalkacaktı. Çağlayı bekliyordum, yiyecek bir şeyler almak için yanımdan ayrılmıştı.
Tercihler açıklanmıştı, kazanmıştım Ankarayı. Şaşırmamıştım. Çünkü puanımdan belliydi kazanacağım. Çağla ise İstanbul'un dört bir yanı deniz ile kaplı olduğu yetmiyormuş gibi tercihini de yine denize kıyısı olan şehire, İzmire vermişti.
Heyecanlıydım. Üniversite ve yeni bir hayat için, en çokta babamın yanına gideceğim için. Biliyorum, bana sarılamazdı o ama ben sarılırdım sımsıkı, bırakmazdım onu...
Umarım üşümüyordur!
Küçükken onun hep üşümesinden korkuyordum. Çünkü üşüdüğümde titrediğimi, soğuktan kas katı kesilip bir şey yapamadığımı ve çok kötü hastalandığımı bildiğimden babamın da aynılarını yaşamasını istemiyordum. O yüzden benim hasta olmamdan daha çok korkardım onun hasta olmasını.
"Heey dalgın panda. Ne düşünüyorsun öyle?"
Çağlanın koluma dokunuşuyla irkilsemde toparladım hemen kendimi.
Yanıma oturdu.
"Acaba üniversitede tatlı ve kaslı erkekler görür müyüm? diye düşünüyordum." dedim takılarak.
"Zaafımla dalga geçme küçük hanım..." diyerek koluma vurdu.
Etrafına bakınıp sanki başkaları bizi duyar diye alçak sesle devam etti:
"Eğer öyle birini görürsen hemen bana haber veriyorsun." her zaman ki Çağla işte, ağzı iyi laf yapardu. Benimle başa çıkamayacağını da bilmeliydi ama. "Onu kullandıktan hemen sonra haber veririm. BELKİ" diyerek devirdim gözlerimi.
"Öyle bir şey yapmazsın değil mi?" dudağını büktü.
'Sayın yolcularımız, t****4 sefer sayılı Ankara uçağımız on dakika sonra kalkacaktır. Yolcularımızın yerlerini almaları rica olunur.'
Bu anons benim içindi.
"Artık gitmeliyim Çağla."
"Seni çok özleyeceğim biliyorsun değil mi?" dedi, "Ve senin yüzünden bu kadar sulu göz olduğum için de affetmeyeceğim seni." diye de devam etti.
Ağlamaya başlamıştı bile. Bu hali gülmeme neden oldu. Çok tatlıydı şuan.
"Gülmek yerine sarıl bana, yoksa seni affetmek için vereceğim son şansı da kaybetmiş olursun Almila!"
Benimde gözlerim ıslanmaya başlamıştı. Sarıldık sımsıkı birbirimize, uzun süre de bırakmadık. Sonunda ayrıldığımızda "Seni çok seviyorum Çağla. Yanıma gelmeye düşünürsen çekinme yoksa zaafınla çok kötü oynarım bilmiş ol." dedim yaşlı gözlerle.
"Eğer orada zaafıma yenik düşeceğim şeyler olursa haber ver. Hemen gelirim merak etme." dedi göz kırparak.
Buruk bir gülümseme yolladım suratına ve "Anneme iyi bak." diyip öptüm yanağından. Bavulumu elime, çantamı sırtıma taktım. Beni babama götürecek olan uçağa doğru yürümeye başladım.
"Sende yakışıklı çocuklara..."
Çağlanın sesiyile döndüm kendisine. Bunu söylerken gözlerini siliyordu zor da olsa gülerek, karşılık vermekte gecikmedim.
Ve o son bakış...
Uçağın kalkmasına dakikalar kala daha çok korkmuştum. Uçağa ilk defa bindiğimi şimdi mi hatırlamam gerekiyordu? O yetmiyormuş gibi annem biletimi cam tarafı almıştı. İçimden ne kadar annemi arayıp 'bu yaptığın kızının kalp krizi geçirmesine sebep olabilir' demek geçse de şuan ki korkum daha ağır basıp engelliyordu beni. Gerçekten kalp krizi geçirebilirdim, çünkü uçak daha kalkmadan böyle korkuyorsam uçak kalkınca olası bir ihtimaldi.
"İlk binişin mi?"
"Hıı." bana seslenen kişiye baktım. Şuan korkudan başka bir şey düşünemiyordum.
"İlk defa mı biniyorsun uçağa?" diye tekrarladı sorusunu.
Büyük ihtimalle yirmi iki-yirmi beş yaşları arasında, hafif kilolu bu adamın sorusu karşısında utanmıştım.
"Çok mu belli oluyor?"
"Kendi kendine konuşmasan anlamayacaktım aslında."
"Ne!"
Gerçektende 'nee!'.
Düşündüklerimi sesli mi söylemiştim?
"Her şeyi duydun mu?"
"Düşündüklerinin ne kadarını duydum bilmiyorum ama uçaktan korktuğun kesin."
"Senin ilk değil galiba."
"Hayır değil"
"Ne iş yapıyorsun?" kafamı dağıtmak istemiştim.
"Onun yerine uçaktan nasıl korkmaman gerektiğini söyleyebilirim ne dersin?" diyerek tekrar korktuğum duruma getirdi konuyu.
"Nasıl olacak o?"
Bu adamla konuşmamız niye soruya karşılık soru ile cevap vererek devam ediyordu?
"Uyuyarak"
Ve gözlerini kapattı.
Dalga mı geçiyordu bu adam?
"Heey." dürttüm kolundan.
"Gözlerini kapat ve bişey düşünme, gözlerini açtığında Ankaraya varmış oluruz." gözlerini açmadan ileriye dönük konuşmuştu.
Başka çarem yoktu değil mi? Bende gözlerimi kapattım ve bişey düşünmemeye çalıştım...
---
'Sayın yolcularımız Ankara hava limanına inmiş durumdayız, lütfen kapıların açılmasını bekleyiniz.'
Kulağıma dolan ses ile istemsizce açıldı gözlerim ve bu...
Bu kimin omuzuydu böyle!
"Sonunda uyanabildin uyuyan güzel."
Bakışlarım gözlerini bulduğunda irkilip kaldırdım başımı omzundan.
"Kusura bakma." dedim. Mahçup olmuştum biraz.
"Ne için?"
"Yanii..."
Utandığım da neden konuşamıyordum ben?
"Dert etme kaç kişinin başı bu omuzdan geçti bir bilsen. O yüzden sorun olmadı benim için"
Daha da çektim kafamı geriye. Yüzümü buruşturarak
"Ben de onlardan biri oldum öylemi?"
"Memnun kalmadıysan çıkaralım seni listeden." dedi pişkin pişkin sırıtarak.
"İnan bana üstüne para bile veririm."
Gerçekten yapardım, ben onun listesinde ki kızlardan değilim.
Sesli bir kahkaha patlattı.
"Parana gerek yok uyuyan güzel, nazik bir istek ile de çıkartırız seni o listeden." Hala sırıtıyordu.
Ona teşekkür falan etmeyecektim. Bir bahane bulup gitmem lazımdı.
Artık gitmem gerektiğini düşünmüştüm çünkü.
"Neyse gitmem gerek yinede sağ ol" diyerek kalkıp geçtim önünden. Bahanenin de böylesi gerçekten. Neyse ki cevap vermemişti ben giderken.
Bavulum ve çantamla yola düştüm, az çok hatırlıyordum doğduğum şehri ama gene de navigasyona ihtiyacım vardı. Ankara bıraktığım gibi değildi, değişmişti. Çocukken toprağında oynadığım, yeri geldi ağladığım yeri geldi güldüğüm şehir değildi artık. Annemin benim için tuttuğu evin bulunduğu apartmanın önündeydim; dört katlı, dış cephesi gri renk ile boyanmış naif bir apartmandı.
Girişe doğru ilerledim, kapıyı sırtımla içeriye doğru ittiğimde tatlı bir kedi durdurdu beni şirin bakışları ile. Çok tatlı beyaz bir kedi.
İtmeyi bıraktığım kapı hızlıca üzerime doğru geldi ve beni dışarıya doğru ittirdi. Bavulum içeride kalmıştı, aldırmadım çünkü burda çok tatlı bir tüy yumağı vardı.
"Çok tatlısın sen." çöküp çenesini okşadım, oda teşekkür eder gibi başını ellerime sürttü.
Aç mıydı acaba?
"Aç mısın Bo?"
Ona nasıl hitap edeceğimi bilmediğimden farkında olmadan çıkmıştı ağzımdan. Bo köpek ismiydi biliyorum ama bu tatlı kediye de çok yakışmıştı.
"Ee cevap vermedin, aç değil misin yoksa?"
'Ahh. Cevap mı vermedin?' elimle vurdum alnıma. Benimkide laf, nasıl konuşsun hayvan?
"Haklısın kusura bakma. Bekle burada hemen geliyorum."
Yirmi metre ileride bir market vardı, ordan kedi maması alıp koşturdum Bo'nun yanına. Mamayı açıp bıraktım önüne, tahminimde haklıymışım baya açmış.
"Bu hangi zevksizin bavulu böyle. Apartmandakiler neden bu kadar sorumsuz!"
Bavulum!
Hem ne zevksizi canım, çok güzel sıradan bir bavuldu işte.
İçeri girdim, utancımdan mosmor olmuştum resmen.
"Kusura bakmayın unutmuşum orada." dedim çekinerek, çokta yaşlı olmayan bu adama.
"Sahibi sensin demek."
Korkmaya başlamıştım.
"Iıı evt, kedi için mama almaya gitmiştim."
"Kendin için de bir şey alsaydın küçük hanım, baksana açlıktan bavuluna bile sahip çıkamıyorsun."
'Bu yaşlıların sitemleri niye bu kadar saçma oluyor?' sinirlenmiştim ama.
"Birincisi ben tokum gerek yok, ikincisi bir hayvanın karnını doyurmak için başı boş bırakıp unuttuğum bir bavul yüzünden suçlayamazsınız beni!"
Biraz fazla mı oldu bu? Umarım olmamıştır, bu yaşlıların ne yapacağı belli olmuyordu. Konuşmadan baktı bir süre ve koca bir kahkaha bıraktı dışarıya.
"Yoksa sen Akşın hanımın kızı mısın?"
Bavulumu kendime çekerek "Annemi nereden tanıyorsunuz?" dedim.
Bavulum bu sefer karşı tarafa yöneldi.
"Özür dilerim yavrum, ver bavulunu yardım edeyim." bavulumu elimden alıp merdivenleri çıkmaya başladı, macburen takip ettim onu.
"Annemi nereden tanıyorsunuz?" diye tekrar ettim az önce cevap vermediği sorumu.
"Eski bir tanıdığıyım, haber vermişti aslında senin geleceğinden..."
Benim kalacağım yer diye tahmin ettiğim dairenin kapısının önünde durdu ve devam etti:
"Yaşlılık işte, bunak kafam yüzünden unutmuşum."
"Yok sorun değil, nereden bilecektiniz zaten?"
Ben olduğumu sonradan nasıl anladı?
"Ben olduğumu nasıl anladınız?"
"Sinirlenmenden."
"Nasıl yani?"
"Annen de senin gibi haklı olduğu durumlarda böyle ani patlamalar yaşatabiliyordu karşısındakilere."
Zamanında annemin patlamalarından birine maruz kalmıştı belli ki.
"Haklı olduğumu bildiğiniz halde neden kzdınız?"
"Dediğim gibi yaşlılık işte kızım kusura bakma, şu haylaz öğrencilerden sandım seni."
Demek başka öğrenciler de kalıyordu bu apartmanda. Eliyle göstererek
"Neyse kızım bu daire senin, bu da anahtarın." deyip anahtarı tutuşturdu elime.
"Teşekkür ederim. Apartmanın kapıcısı mısınız?"
"Öyle de diyebiliriz, buralarda olurum ara sıra. Ne zaman yardıma ihtiyacın olursa çekinme." tam döneceği sıra
"Tamam ama nasıl çağıracağım sizi? Yani isminizi söylemediniz." dedim. Sırıttı buruşuk suratıyla. "Kaptan." diyerek arkasını dönüp indi merdivenlerden.
'Kaptan?'
Eski denizcilerden olmalıydı sanırım.
Ve galiba kendisine yaşlı niyetine geçilecek tarzda hitap edilmesinden hoşlanmıyordu...
---
'GÖLBAŞI MEZARLIĞI'
Eve daha yerleşmeden eşyalarımı bırakıp çıkmıştım hemen, babamı çok özlemiştim çünkü. Üzerimdeki mavi kot pantolon, siyah swet ve kot ceketimi değiştirmemiştim, küçük çantamı da unutmayalım tabi.
Nihayet gelmiştim.
Tereddüt ediyordum, kaç yıldır bunun hayalini kuruyordum, ama şimdi...
Şimdi hazır mıyım? Bilmiyorum.
Bir kaç dakika öylece bekledim, içimdeki o olumsuz duyguları en derinime gömdüm. Omuzlarımı dikleştirip derin bir nefes aldım.
Şimdi hazırdım işte.
Büyük kapıdan içeri girerken heyecanım daha da artıyordu ama aldırmadım.
Sonunda babamın yanı başındaydım.
Bir şey geçmedi aklımdan. Hani insan her olgu da, her durum da ve her konuda kendince bir şeyler geçirir ya aklından, düşünür.
Benim aklımın ucu bile bomboştu şuan. İnsanın ağlaması, gülmesi ya da şaşırması için bir etmene; duyguyu yaşaması için bir düşünceye sahip olması gerekir ya, hiç biri yoktu. Ne kafam da nede başka bir yerde.
Öylece bakıyordum ona.
Uzun süreli dalgınlığın sonrasında beynim çalışmaya başlamıştı, haliyle gözlerimde yaşlarını bırakmaya. Küçük çantamı çıkarıp yere bıraktım, eğilip dokunmaya çalıştım toprağına. Zor oldu dokunmam, o an daha çok yandı gözlerim.
"Babaa..?"
Bir hıçkırık kaçtı ağzımdan. Beni bekliyor muydu acaba? Kızının onu tek başına bırakmasını düşünmezdi. Benim onu tanıdığım gibi oda beni iyi tanıyordu. Bilirdi onsuz yapamayacağımı. Onsuz her güldüğümde boğazımdaki yumrunun daha çok büyüdüğünü bilirdi.
"Seni çok özledim..." şiddetlendi yüreğimin sızısı. Bu da dışa vurup gözlerimi yaralayarak ağlamamı sağladı. "...Sen de özledin mi beni?"
Boşuna cevap beklediğimi anladım, başım eğildi. Yaslandım toprağına. Göğsüne yaslanmış, bedenini sarmış gibi.
"Biraz dertleşebilir miyiz?"
Sanki 'evet' deyişini duymuş gibi devam ettim içimi dökmeye.
"He... Her ge-gece rüyamda görüyorum seni biliyor musun? Ve...Ve benimle beraber yatıyorsun, öyle sımsıkı sarılıyorsun ki..." güldüm yüzümdeki yaşların varlığını unutarak.
Gülümsemem soldu sonra.
"Ama neden beni bırakıp çıkıyorsun o kapıdan?"
Bunu gerçekten merak ediyordum, direttim sorumda. Bir yerden cevap gelecek ümidi ile.
"Neden bizi bırakıp gidiyorsun? Bak, annem de çok üzülüyor senin için. Biliyorum, bana belli etmemeye çalışıyor ama görüyorum, o da çok özlüyor seni."
Akan yaşlarımı sildim elimin tersi ile, ama devam ediyordu hala. "Lütfen baba cevap ver. Bari buna cevap ver!"
Kızasım geldi babama sanki buna hakkım varmış gibi.
"Söz veriyorum erken yatacağım, annemin sözünden çıkmayacağım Ama..."
Toprağını avuçluyordum sinirden, başımı kaldırmamıştım hala.
"...Ama yeter ki bizi neden bıraktığını söyle."
"Babaaa!"
Başka bir şey diyemedim. Rahat bıraktım gözyaşlarımı, hakları vardı çünkü.
Toprağı ıslaktı, yağmurdan kaçamamış babam. Benim de içim ağlarken yüreğimin boşluğundaki ıssız toprağına yağmur yağdığında kaçamadığım gibi.
Onun ile beraber yattığımız zamanları çok özlüyordum.
"Birlikte uyuyalım mı?"
'Olur' diyebilseydin keşke. 'Hadi gel' diyebilseydin keşke. Kapattım gözlerimi, toprağı tenimi yakıyordu sanki ama kapattım yinede...
---
"Kızım!"
Kim bu şimdi!
"Hıımm"
"Kızım kalk, hastalanacaksın o soğuk toprak yüzünden"
Kızım mı?
Bunu babam değil de niye başkası söylüyordu? Niye babamın dudaklarından dökülmüyordu bu sözler?
Kaldırmak zorundaydım başımı, kaldırdım da istemeye.
"Saat kaç?" diye sordum orta yaşlı adama. Buranın görevlisiydi muhtemelen. Kolundaki saate bakıp "Öğleden sonra iki..." dedi,
"...İyi misin?"
İçip sarhoş olduğumu sanıyordu galiba. Haklıydı aslında bu durumuma bakılırsa. Ama bilse neden bu halde olduğumu...
"Evet iyiyim" deyip kalktım. Çantamı boynuma taktım. Üstümü silkeledim, aslında istemiyordum silkelenmeyi, babamdan parçaların benden kopmasını istemiyordum. Benle kalsın istiyordum.
"Yardıma ihtiyacın var mı?" merak ettiği sesinden anlaşılıyordu.
Cevapsız bıraktım sorusunu ve uzaklaştım oradan. Büyük kapıdan kendimi dışarı attım, huzursuz bir rahatlama çöktü üzerime. Sanki özgürlüğe salınmış bir kuşum ama kafesinin terk edemeyecek kadar da korkak.
Yürümeyi sevmediğimi söylemiş miydim?
Evet söylemiştim şimdi hatırladım.
Gideceğim bir yer daha vardı.
Mogan gölü!
Kazanın olduğu yer!
Ruh halim iyi olmadığından ve gözlerimin halini bildiğimden araba ile gitmeyecektim. Kimseyle konuşmak, yüz yüze gelmek istemiyordum. Bu kaç kilometre yürürümeme sebep olsa bile. İlerleyen dakikalarda pişmanlığım artsa da inadım daha ağır gelip dizginledim kendimi ve yoluma devam ettim. Yanımdan geçen ayaklara aldırış etmeden, kafamı bile kaldırmadan devam ettim.
Y
aşlı gözlerimle yolu bitirdiğimiz için, pek belli olmasa da gülüyorduk.
Gölün kenarındaki banklardan birine oturdum, bankta birinin daha bulunması benim oturmama engel olamayacaktı. Diğer banklar boştu, görüyordum ama bir kaç adım daha atmaya mecalim yoktu. O kişi de suskunluğunu bozmamıştı zaten, galiba rahatsız olmadı oturmamdan.
Öylece baktım bir deniz gibi büyük görünen göle. Ondan nefret etmem gerekiyordu galiba. Fakat manasızca bakmakla yetiniyordum. 'Niye aldın ki babamı benden? Kızmalı mıyım güzel göl sana?' onun da suçu yoktu gerçi, hem olsa ne yapabilirdim ki?
'Ama gene de almasaydın keşke babamı benden.' dayanamadım ve yine ağlamaya başladım. Çağla'nın dediği gibi sanırım çok sulu gözdüm ben. Ona hak vereceğimi düşünmemiştim hiç.
Şimdiden özlemiştim onu, yanımda olsaydı biraz daha az zorlanırdım belki.
Ve annem...
Bir çok kez aramıştı bende meşgule atmıştım. Bu halde konuşamazdım, telaşlandırmak istemiyordum boş yere. Daha başka bir vakitte arar telafi ederim diye aklıma not ettim.
Ellerimi kot ceketimin ceplerine yerleştirdim, yaslandım banka iyice ve hiç bir şey düşünmemeye çalıştım. Gözüm, önümde duran mendile takıldı. Ardından mendili tutan kesik ele, en sonunda da bana bakan koyu, ela gözlere. Hiç bir ifade göremedim o gözlerde. Garip hissettim.
Bakmakla bir yere varamayacağımı düşünüp aldım mendili elinden.
Önüne döndü. Baktı göle, gölün en dibindekini görmek istercesine,
o kadar derin bakıyordu işte. O bakışta önemli anlamlar olmalıydı. Yoksa bu denli dikkatlice bakamazdı bir insan.
Garip hissettiğimden olsa gerek teşekkür etmedim, o da al diye ısrar etmemişti zaten. Ağlamayı bırakmıştım ama yüzümdeki kanıtlar duruyordu hala. O kanıtları yok etmem için vermişti mendili.
Bunca zaman çektiğim acı yüzünden ağlayan gözlerimi, bir mendil ile durdurmamı istedi.
Bankta oturan bu iki insan için zaman durmuştu adeta. İkimiz de susuyor, ikimiz de göle bakıyorduk hala.
O neden öyle bakıyordu göle? Benim bir nedenim vardı, onun da nedeni varmıydı? Hem parmağı neden kesilmişti?
Hala 'teşekkür etsem mi?' diye düşünüyordum.
Ben teşekkür etmememdeki pişmanlığmın kararsızlığında boğulurken o banktan kalkıp uzaklaştı.
Ben ise koyu ela gözlerin ardından baktım öylece.
Bir süre oturduktan sonra acıkmaya başlamıştım, midem sitemini guruldayarak belirtiyordu zaten.
Akşama doğru hava kararmaya başlamıştı bile. Yürüyerek gelirken ileride restoran tarzı bir kafe görmüştüm, oraya gidebilirdim. Banktan kalkıp doğrudum yerimde. Göle baktım ve bir daha görüşeceğiz diye plan yaptıktan sonra uzaklaştım oradan.
Kafeye girip restoran bölümüne yöneldim. Çok açtım, bir an önce bir şeyler yemek istiyordum. Masalardan birine oturdum, garsonun gelmesini bekledim. Umarım çok gecikmezdi yoksa sipariş vermeye bile enerjim kalmayacaktı.
"Hoşgeldin güzel..." başımı kaldırıp cümleni sahibine baktım. Bir kaç saniye es verdi. "...ve üzgün kız!"
Kahverengi kısa saçları, düzgün bir fiziği vardı. Üzerinde beyaz tişört, altında mavi kot pantolon, önüne de bağlanan yarım önlük ile sırıtıyordu bana. Garsondu belli ki.
"Hoşbuldum." dedim.
"Çok aç mısın?" diye garip bir soru sordu.
"Diğer garsonlar gibi ne istersiniz demeniz gerekmiyor muydu?" anlam vermemiştim.
Daha çok sırıttı, "Ben diğer garsonlara benzemem..." göz kırpıp devam etti.
"... Hem çok açsan ona göre bir şey önerecektim."
'Öz güveni yüksek olan farklı bir garson' diye ekledim içimden.
"Siz beni doyuracak bir şey getirin yeter." dedim kesin bir dil ile.
"Peki güzel kız. Son bir şey; mendil ister misin?"
Gözlerimi silmemişmiydim ben? Anlaşılan kanıtlar duruyordu hala.
"Hayır sağ olun mendilim var." dedim. Tebessüm ederek gösterdim yarım saat önce bankta otururken o çocuk tarafından bana verilen mendili.
Ayırmadı gözlerini mendilden. Niye şaşırmış gibi bakıyordu?
Tekrar sırıtmaya başladı.
"Tamamdır, siparişin geliyor hemen." diyerek uzaklaştı masadan. Bugün garip geçiyordu.
ACAR AKMAN
Gediz abinin hatırına girmiştim mutfağa. Akşam yoğunluğundan dolayı oraya geçmemi rica etmişti, haliyle kıramadım onu.
"Şefim bakar mısınız?"
Kaandı bu.
"Bakıyorum." aslında bakmıyordum salata ile uğraşıyordum.
"Özel spesiyallerinden birini istiyorum." dedi. Yine kendisi için istiyordu galiba. Beni kandıramazdı bu sefer.
"Ben istemiyorum ama" dedim ve domatesleri doğramaya geçtim.
"Özel biri için ama."
Özel biri mi?
"Kimmiş o özel biri?"
"Bilmem onu sen söyleyeceksin, serseri romantik"
Ona baktım domatesleri doğramayı bırakarak, gevşek gevşek sırıtıyordu.
"Benim için özel olanları biliyorsun, o yüzden şu bahsettiğin özel kişiyi tanımıyorum." dedim.
Kaan benim arkadaşlarımdan biriydi. Selim ve Umut gibi neredeyse herşeyimi bilecek kadar yakındı bana.
"Benim sana verdiğim mendil onun elindeydi."
Mendil!
O kız demek.
Sahi niye ağlıyordu?
Restoranda yoğun bir gün geçirdiğimiz için ufak bir mola istemiştim. O molayı da serin bir hava almak için gölde geçirmiştim. Bir kaç dakika o kız gelmişti. Otururken bir şey dememişti, ağlıyordu sadece koyu kahve saçlarının altından. Bende kaanın bana elimi kestiğim için verdiği mendillerden birini uzatmıştım ona yaşlarını silsin diye. Bilmiyorum, vermek zorunda hissetmiştim kendimi.
O
hali çaresizce gelmişti bana. Yardım etmek zorunda hissetmiştim kendimi.
"Acaaar!"
Kaana döndüm.
"Kim o kız gerçekten?"
"Küçük kız mı?"
"Evet. Küçük kız."
"Bilmiyorum." dedim.
"Nasıl bilmiyorsun?" diye sordu.
Kızmaya başlamıştım.
"Senin çenen açıldı gene, niye buraya geldin? içeriden de siparişi verebileceğini biliyorsun."
"Dedim ya senin mendilini gördüm o kızda" dedi, gerçekten meraklı bir hali vardı.
"Neyse işte hazırlayıp götürürüm ben siparişi, sen işine bak..." salatayı bitirip tezgaha bıraktım.
"... Ve o benim mendilim değil senin bana verdiğin mendil"
"Tamam gidiyorum." dedi ellerini kaldırıp geri geri giderken.
Ekledi: "Kendin götür bakalım serseri romantik seni."
Ardından çıktı mutfaktan.
Sonunda az da olsa hem cinsim olan karakterimin ağzından yazabildim bir kaç satır.
UMARIM beğenmişsinizdir.
