Uzun bir süredir bölüm atmıyorum bazı sebeplerden dolayı. Mazeretimi maruz görün ve sakin bir yer ayırıp hikayeyi uzun bir aradan sonra okumaya devam edin.
'VERİLEN YANLIŞ KARARLAR,
MANTIĞI KISKANDIRABİLİYORDU DAHA SONRA..! '
Durağa çok az bir mesafe kala yağmur daha fazla yağmaya başlamıştı. Öyle ki üstümde hırka ve montun bulunmasına karşın hala ıslanıyordum. Ben bunlarla bile yağışın altında bu kadar zorlanıyorken önümdeki insan üstünde sadece tişört ile nasıl birşey hissetmiyordu anlam veremiyordum. Islanmışın, yağmurdan korkusu olmaz derler. Buna katıldığımı söyleyemem. Nedeni ise hala korkup üşüyor olmamdı. Ama bu söz bu melek için tam yerinde bir anlam saklıyordu.
Yağmur yağdığında Acarın ıslandığı her saniye vicdanım daha çok sıkışıyordu. Benim yüzümden burada bu durumdaydı. Ben olmasam şimdiye evde, sıcacık yatağında uzanıyor olurdu belkide. Bu durum devam ettikçe mütemadiyen vicdanım rahatsız olmaya, içim daralmaya devam edecekti. Şimdi anlamışsınızdır ha bire yağmurdan ve yürümekten ne denli şikayet ettiğimi.
İçimden 'Neden yapıyorsunuz bunu bana?' diyerek bulutlara sitemde bulunmak istedim. Neden yıldızlarımız barışmıyor bir türlü anlamıyorum. 'Bilmeden bir şey mi yaptım size? Yaptığımı sanmıyorum ama yaptıysam da özür dilemeye hazırım. Lütfen artık bırakmayın şu damlaları aşağı. Hem fiziken...'
Bakışlarım Acarı yakaladı,
'... Hemde vicdanen çok rahatsızım.'
Yapacak birşey yoktu. Kaderime razı gelip ıslanmaya ve üşümeye katlanacaktım. En azından bir süre diye ümit ettim...
Önümdeki ayakların durduğunu görünce anlamıştım durağa vardığımızı. Ona bakmak için başımı kaldırır kaldırmaz hapşırdım bir anda. Burnumun kaşınmasından gözlerim yaşarmıştı. Muhtemelen önümüzdeki hastalığı atlatana kadar bu geceyi unutmayacaktım. Ankarada geceleyin dışarı iki çıkışımda da aksilikler peşimdeydi. Bundan ders almalı ve biraz daha dikkatli olmamda fayda vardı.
"İyi değilsin küçük kız." diyen Acar etrafına bakındı bir kaç saniyeliğine.
Burnumu karıştırarak "Daha kötüleri de olmuştu aslında." dedim.
Tekrar etrafına bakındıktan sonra "Karşıya bir sorayım arabanın ne zaman geleceğini. Burada bekle." diyip durağın içini işaret etti ve arkasını döndü, uzaklaştı. Bende durağın altına, gösterdiği yere geçtim. Durağın içinde daha az ıslanacak bir yer bulup bekledim.
Şeritleri bir bir geçerek karşıda ki tekel bayii' ye girdi. Bir dakika geçmeden çıktı oradan. Bu çocuk nasıl hala üşümüyordu böyle şaşırıyorum. Yada üşüyordu da belli mi etmiyordu? Islak tişörtü vücudunun bir bölümüne; karın ve sağ göğüs hiszasına yapışmıştı. Kas yapısından dolayı şekilli bir vücudu vardı.
Bir kaç adım sonrası orta bölümdeki çimlere ulaştı. Benim olduğum taraftaki yola geçecekti ki içimde kötü bir his yer edinmişti. Sanki biri kalbime kötü bir şey fısıldamıştıda bütün huzurumu alıp götürmüş yerine küçük bir endişe bırakmıştı. Hızla yaklaşan ses ile gözlerim açıldı. Soluma baktığımda arabanın hızla geldiğini gördüm. Nefesimi bir anlığına tutmak hissiyatı oluştu içimde...
Araba çok süratli ilerliyordu. Gözlerimi kocaman açmamla beraber araba hızla karşımdan geçip uzaklaştı. Neyse ki Acar farketmiş olmalı ki ileriye atacağı adımından vazgeçip durmuştu. Bende tuttuğum nefesimi bırakmıştım böylece.
Sanki az önce kendisine araba çarpacak kişi o değilmiş gibi sakin sakin bana yaklaşıyordu. Hiç umrundaymış gibi gözükmüyordu. Yanıma varırken bir adım öne çıktım.
"Saati kaçırmışız." dedi.
Ama daha erkendi, bu saatte paydos etmeleri saçmaydı. Neden bu akşam bütün aksilikler bizi buluyordu anlamış değilim.
Cebinden telefonunu çıkardı, tişörtü ile üstünde ki ıslaklığı silmeye çalıştı. Pek başarılı olamamıştı tişörtünün ıslaklığından. Elinden geldiğince temizledikten sonra telefonu açtı, bir kaç parmak dokunuşunun ardından kulağına götürdü. Açılmasını bekledi ve konuştu:
"Evde misin?"
Dinledi...
"Araba orada mı?"
Dinledi...
"Tamam. Mezarlığın aşağısındaki otobüs durağının ordayım."
Ve dinledi...
"Bekliyorum." dedi, çağrı sonlandı. Telefonu iki eline alıp bir kaç şey ile uğraşıp kapattı. Mesaj yazmıştı muhtemelen. Bana döndü ve "Araba gelir birazdan." dedi. Başımı salladım hafifçe anladım dercesine. Daha tam anlamıyla tanımadığım insanların arabasına binmem doğru değildi elbette. Onlara güvenmem konusunda hızlı davranmamam gerekir. Fakat içimdeki his şuan en mantıklı yolun bu olduğunu söylüyordu. Hatta buna bir şans vermemi istiyor da diyebilirim.
"Üşümüyor musun?" diye sordum daha fazla dayanamayarak. Çekingen bir tonla söylemesem daha güzel olacaktı sanki. Durağın içine girdi ve ben ona bakmak için yüz seksen derece dönmek zorunda kalmıştım. Şimdi baktığım taraf az önceki görüş alanımın tam tersiydi.
"Fazla değil." diye cevapladı yine tekdüze bir cevapla. Sorularıma, sanki saçma sorularmış gibi cevaplar verdiği için biraz utanmış ve...
Ve üzülmüştüm. Bu yüzden artık soru sormamaya ve onu sıkmamaya karar vermiştim.
Durağın içinde yerimi aldıktan sonra yola döndüm yüzümü. Gökyüzüne baktığımda yıldızların yağmur yağdığında daha bir parladığını fark etmiştim. Yada ben öyle hissetmiştim. Onlara baktıkça insan kendisini yalnız hissedemiyordu. Sanki onların arasındaymışım gibi hissediyordum. Öyle ki her biri sanki bir bireyi temsil ediyor, her biri size farklı gözden bakıyormuş gibi geliyordu.
"Pişman oldun sanırım Ankaray'a gelmekle?" Düşüncelerimin bir sis bulutu gibi dağılmasına neden olmuştu Acarın konuşmasıyla. Ellerini göğsünde toplamış gözleri ise ileriye sabitlenmişti. Ama kulakları bendeydi. Hem benim Ankaraya dışarıdan geldiğimi nerden bilebilirdi? Büyük ihtimalle Kaan'a söyleyen Gamze, Acar'a da söyleyen Kaandı.
"Hayır. Olmadım." dedim. Bir daha konuşmasını bekleyerek ona bakmayı sürdürdüm. İstifini bozmadı.
"Küçük bir yağmur yüzünden Ankaradan soğumam." dedim konuyu açıklık getirircesine.
"Küçük." diye tekrarladı beni kaşlarını kaldırarak, hala önüne bakıyordu. Tamam küçük değildi benim için, hatta ömrümde gördüğüm şiddeti yüksek sayılı yağışlardandı. Ama onun bilmesmesi daha iyi olur diye düşündüm.
"Hıhı. Küçük." diye tekrar ettim bende.
Aklıma mezarlıkta birini daha ziyaret etmesi gerektiğini söylediği gelmişti. Yanlış anlamamsını umarak "Diğeri kimdi?" diye sordum. Bende onun gibi yapıp önüme bakarak konuşmuştum.
"Nasıl?" dedi anlamadığını belirterek.
"Mezarlıkta birini daha ziyaret ettin ya. Onu soruyo..."
Konuşmamı tam bitirmişken hapşırmıştım yine. Burnumu kaşıma isteğim doğmuştu ve kaşıdım da. Şimdi eminim işte, baya yorucu bir hastalık beni bekliyordu. Bakışları bir an bana kaydı, ben burnumu kaşırken sonra yere yöneldi. Bir kaç saniyenin ardından ıslak saçlarını geriye atıp tekrar önüne baktı. Bir kaç tutam ıslak saçı hala alnındaydı.
"Bir başka yakınım." dedi. Ses tonu değişik çıkmıştı. Bu yakını onun için daha önemli biriydi heralde yüzü böyle düştüğüne göre. Daha fazla konunun üstüne gitmemeye karar verdim. Onu bunaltmak istemiyordum. Bana bu kadar iyiliği dokunmuş ve benim için bu kadar zahmete girmişken bir de konuşmalarımla sıkmak haksızlık olurdu.
"Biraz sık dişini şimdi gelir araba."
Böyle dediğinde artık üşümediğimi ve yağmurun da biraz olsun dindiğini fark ettim.
"Artık üşümüyorum." dedim. Fazla nazik olmadığımı da belirtmek istedim.
"Çoktan şifayı kapmışsın o zaman." diyerek bana döndü. Sonra tekrar önüne baktı.
"Ama hasta olunca daha çok üşümez miyiz."
Bana döndü, "Doğru. Ama mikroplar vücudunu sarmaya başladığında vücudun ısısını yükselterek onlara karşı savunma yapar. Bu sayede bir süreliğine üşüdüğünü hissetmezsin." diyerek açıklamada bulundu.
Ağzımı açmıştım ki siyah bir araba önümüzde durdu. Acar arabaya doğru yürüdü. Eli ön kapıdayken bana döndü.
"Geliyor musun?" diye sordu.
Başımı salladım ve arabaya doğru yürümeye başladımki arabanın plakasının olmadığını fark ettim. Fazla üstünde durmadım, yeni alınmıştı sanırım. Ama korkmadım desem yalan olurdu.
Arka kapıyı açıp bindikten sonra oda bindi. Koltuklardan birine yerleştiğim vakit dikiz aynasından bir çift mavi göz bana baktığını fark ettim. Selim olduğunu anlamam uzun sürmemişti. Sevecen bir tavırla "Merhaba." dedi.
Okulda gördüğüm Selimden çok farklıydı. O zaman Acarın yanında ciddi ve fütursuz bir surat ifadesiyle konuşmaya dalmıştı. Yalnız şuan, güleç bir o kadar müşfik bir karakterdeydi.
Şuan yeni tanıdığım ve tanımakta olduğum iki çocukla beraber kimin olduğunu bilmediğim plakasız arabanın içinde üşüyor ve tuhaf bir durumdaydım. Gerçi iki tarafında birbirlerini görmüş, nasıl insanlar olduklarını çevreden dolayı az çok biliyorlardı. Bu durumun beni daha da tedirgin etmesi gerekirken sebebini bilmediğim bir şekilde rahat ve güvende hissediyordum. Aslında belkide ikisinide yanlış tanıyordum. Daha fazla beklemeden karşılık verdim Selime "Merhaba." diyerek.
Ayrıca aracın içi sıcacıktı. Klimaların çalıştığını yeni fark etmiştim. Selim böylesine düşünceli bir çocuktu galiba.
"Bana kirlenmek güzeldir diye öğretildi. Islanmak değil." dedi güleç bir şekilde, Acara sonra da bana bakarak.
"Benim için hala öyle. Islanmak dışında tabi." diyerek esprisine ortak olmaya çalıştım.
Bana sırıtırken "Bazıları için aynı şeyi söyleyemeyeceğiz ne yazık ki." dedi ve göz kırptı. Bu esprisine ortak olduğum içindi galiba. Hemen sonra sağına baktı.
'Acardan sonra grubun en sessizi Selim' diyen Selinin bu düşüncesinde biraz yanıldığını hissediyordum. Tanışmamızdan bir kaç dakika bile geçmeden espri yapma samimiyetine varabilmiştik.
Acar arabaya bindiğimizden beri gözünü yoldan ayırmıyordu. Her saniye önüne bakıyordu. Yan camdan nereye baktığını görmeye, ileriye bakmaya çalıştım ama camlara sarılı siyah filmler yüzünden pek bir şey göremiyordum. Selim arabaya çalıştırdı ve hiç duraksamadan hızla yol aldı.
Yağmur hiddetini arttırmış arttırmaya da devam ediyordu. Bir türlü dinmek bilmemişti. Damlaların ön cama dökülmesiyle sileceklerin onları yalayıp yutması bir oluyordu. Bu havada araba sürülmesi bile zor ve tehlikeliydi. Ama Selim gayet rahat bir şekilde sürüyordu. İyi bir sürücümüzün olduğunu bilmek iyi hissettirmişti. Böylece eve erken bir zamanda gidebilecektim.
Şu uyku isteğimi de bastırmam lazımdı. Klimanın savurduğu sıcak hava yüzünden her an uyuyabilirdim. Soğuk havayla teması aniden kesilip sıcak bir ortama geçilince insan hemen mayışabiliyordu. Bana da aynen bu olmuştu. Biraz başımı yaslasam hiç fena olmayacaktır. Uyku isteğimi bastırmaya çalışsam da bu son isteğime karşı koymamam kaçınılmazdı. Elimi kapının camla birleştiği kısıma koyup yanağımın altına da destek yaparak yüzümü üstüne yasladım. Yüzüme dökülen ıslak saçlarımı arkaya sıkıştırdım. Böyle daha rahattı işte. Bu uyuşukluk uykumu fazlaca tetiklemişti. Bir şey hissetmeden önce sadece gördüğüm göz kapaklarımın yavaş yavaş kapandığıydı...
ACAR AKMAN
Küçük bir tedirginlikle yolculuğum devam ediyordu. Sağ taraftan aynadan arkaya bakınca düşündüğümde haklı çıktığım kesinleşmişti. Mezarlığın önünden durağa kadar takip eden tamamı ile siyah giyinimli iki kişi şimdide arabayla arkamızdan hissettirmemeye çalışarak bizi takip ediyorlardı. Küçük kıza çaktırmamaya gayret ediyordum. Biraz zorlamıştı beni ama bir şey sezdirmemiştim. Suçsuz ve masum birini bu gibi durumların içine sokamazdım. Daha ben bile o adamların kim olduğunu bilmemişken onu bu duruma karıştırıpta başını benim yüzümden belaya sokmasına izin veremezdim. Bir şekilde küçük kızın benimle bir yakınlığının olmamasını o iki kişiye hissettirmeye çalıştım ama durakta servislerin çalışma saatlerinin geçtiğini öğrenince planım suya düşmüştü. Onu orada yağmurun altında, o adamların gözlerinin önünde bırakamazdım.
Selimi arayıp bizi almasını istemiştim. Küçük kızın anlamaması içinde mesajla plakayı söküp öyle gelmesini söyledim. Adamlardan kurtulunca plakadan da olsa bir şekilde bize ulaşamamalarını sağlamam gerektiği için bu yönteme başvurdum. Onlardan kurtulunca arabayı boyayarak yada başka bir şekilde değiştirebilirdik.
Selim iyi bir doktor adayı olduğu kadar iyi de bir sürücüydü. İzimizi kolaylıkla kaybettirebilirdi. Bu düşüncemin ardı sıra beni destekler nitelikte gaza basıp hızla giden arabaların arasına soktu bizi. Aynadan baktığımda siyah sedan arabanın bir kaç araba gerimizde kaldığını gördüm. Selimin trafiğe karışma planı işe yarayacak gibiydi.
"O araba olduğuna emin misin?" diye sordu gözlerini yoldan ayırmadan. Dönüp arkaya baktım. Selim ne düşündüğümü anladı ki "Duyamaz. Uyuyor." dedi.
Uyuyordu.
Zararsız küçük bir kız çocuğu gibi derin uyuyordu.
Çok masum...
Çok...
Başını kapının ve koltuğun arasına yerleştirmişti. Dudakları hafif aralıklı ve titriyorlardı.
Önüme döndüm "Eminim." dedim. Klimanın derecesini biraz düşürdüm. Eve gitmemiz belli olmadığı için şimdilik çok fazla terlememesi gerekiyordu
"Kızı gördülerse bu kötü bir durum demek." dedi Selim.
"Başındakiler sayesinde yüzünün görünmesi zor." diye hem Selimi hem de kendimi rahatlatmaya çalıştım.
"Sizin şu yeni projenizle ilgili olmasın."
Olmazdı. Netleşmiş değildi proje bu yüzden duyulması olanaksızdı.
"Sanmıyorum. Daha kesin bir şey bile yok ortada." dedim asıl düşüncelerimi belirterek.
"Bunları daha sonra düşünürüz. Şunları atlattıktan sonra." diyip hızla trafiğin ortasından mobeselere de yakalanmadan arabaları sollamayı devam etti.
Yaklaşık on dakikanın ardından takipten kurtulduğumuz kesinleşmişti. Tehlikeyi atlatmış sayılırdık, en azından şimdilik. Tek temennim küçük kızı bu işe karıştırmamamdı. Yolda takip edildiğimizi fark edince yağmur bahanesi ile montumla kamufle etmiştim yüzünü. O karanlıkta bir metre yakınında bile yüzünün görülmesi bir hayli zordu. Onu görme ihtimalleri çok düşüktü bu yüzden. Bir yandan neden ve kimin beni takip ettiğini hala çözemiyordum.
İkinci defa aynı sokağa giriş yaptık. Selim'i uyarmam ile evin çevresini turladık garanti olsun diye. Böylelikle asıl yerin bu sokakta olduğunu anlamayacaklardı. Emin olduktan sonra Kaanın oturduğu apartmanın önünde durduk. Yağmur daha durmamıştı, duracak gibi de değildi. Bir an önce kızı evine bırakmamız gerekiyordu. Hali hiç iyi görünmüyordu.
Kapıyı açıp arka tarafa yöneldim. Başı boşluğa düşmesin diye yaslandığı bölümün karşısında ki kapıyı açtım. Yerine daha çok sokulmuş ve daha çok üşüyordu. Islak saçları küçük burnunun üzerine dökülmüş, bu durum karşımda küçük bir kız çocuğunu andırmıştı. Dağılan ıslak saçlarının arasına karışmış küçük ellleri de bunu destekler nitelikteydi.
Kolundan yavaşça dürterek uyandırmaya çalıştım.
"Küçük kız?"
Üşüdüğünden titreyen göz kapakları ve dudaklarını saymazsak bir hareket görememiştim. Tekrar uyandırmaya çalıştım koluna dokunarak:
"Almila?"
"Fena üşütmüş." dedi Selim. Arabadan çıkmış arkamda dikiliyordu. Ne yazık ki haklıydı, uyanacak gibi değildi. Hem uyanırsa eve kadar yürüyecek takati olduğunu da sanmıyordum.
Üstündeki kapşonları başına iyice yerleştirdim. Sağ kolumu sırtına sol kolumu da zayıf düşen bacaklarının altına yerleştirdim. Kendime çektim daha rahat kaldırmam için çünkü bu şekilde onu arabadan almam zor olurdu. Kendime çekmem ile ıslak saçlarından bir kaç tutam daha düştü yüzüne. Arabadan çıkarıp kucağıma aldım vakit kaybetmeden. Kaybettiğimiz her saniye hastalığının şiddettini daha fazla tetikliyordu. Arabadan uzaklaşınca Selim içeriye girip mavi sırt çantasını aldı. Dönüp apartmanın girişine doğru yürüdüm. Araba kapısının kapanma sesini duyunca Selimin arkamdan geldiğini anladım. Hızlıca önümden yürüyüp kapıyı açtı ve geçmem için bekledi.
İçeriye gireceğim sıra kedi sesi ile durdum ve sola, aşağı baktım. Köşeye sinmiş, ıslaklıktan üşüyen beyaz bir kedi vardı. Kedilerin ıslanmayı sevmediğini göz önünde bulundurursak şuan ki hali kendi açısından içler acısıydı.
"Boo..." diye sayıklayan kız gözlerini açık tutmakta zorlanıyordu.
"Boo?" diyen Selim kaşları çatık şekilde kafasını yana eğdi. Şaşırmıştı, anlam veremedi. Benim de Selimden bir farkım yoktu. Tesadüflere çok inanan birisi değildim. Ama bunun başka bir açıklaması olamazdı!
Kediye bakıyordu hafif aralıklı gözlerle. Bir kez daha sayıkladıktan sonra tamamen yumdu gözünü. Selim arkamdan dolanıp kedinin yanına gitti. Onu tek eline alıp tekrar kapıyı açmaya geldi. İçeri girdikten sonra apartmanın içine bıraktığı kedi hızlıca silkelenerek merdivenlerin alt bölümüne yöneldi. Bende merdivenlerden olabildiğince, küçük kızı rahatsız etmeden çıkmaya başladım. Kaanın üst komşusu olduğunu biliyordum. Kaanın oturduğu katı da geçtikten sonra kapının önüne gelmiştik. Ama bir sorun vardı.
Anahtar yoktu.
Selim "Ceplerinde olabilir." diyerek kızı gösterdi başıyla.
"Önce çantasına baksan daha iyi olu..."
"Babaa..." diye bir kez daha sayıklayan küçük kız lafımı yarıda kesmeme neden olmuştu. Bana bakıyordu. Daha doğrusu gözünün önünde oluşan simaya, büyük ihtimalle babasının yüzüne bakıyordu. Gözleri gülüyordu adeta. Sanki hiç hasta değilmiş de dünyanın en mutlu insanıymış gibi gülüyordu gözleri.
Derine bakıyordu. Gözleri gözlerimin en iç tabakasında bulunan retinayı yırtıp geçercesine bakıyordu. Kaçırmak zorunda kaldım gözlerimi.
Anlamlandıramadım bu durumu.
Birden gülen gözlerinin ışığı sönüp gülüşünü yitirmeye başladı. Üzülüyordu gözleri. Yorgunluktan değil kederden acı çekiyordu.
"Çok benziyorsun galiba." dedi Selim.
Şaşırarak kendisine baktım çatık kaşlarla.
"Kime?"
"Babasına." diyerek sırıttı.
"Kendinde olsaydı bu dediğinde haklı olabilirdin kardeşim." diye fark ettirmeye çalıştım kızın göz kapaklarının kapanıklığını.
Çantayı karıştıran Selim kısa süre içinde anahtarı bulmuştu. Arkadaşlarını arayabilirdik fakat telefonunu açamadığımız için bu pek mümkün değildi. Her ne kadar doğru bir şey olmasa da şuan bundan başka yapabileceğimiz bir şey yoktu. Kapıya yönelip anahtarı yerine yerleştirdi Selim. İki kez çevirmenin sonunda açılmıştı kapı. Aşağıda yaptığı gibi bekledi geçmem için. Geçtikten sonra da kapattı kapıyı.
Kısa koridoru geçip salona ulaştım. Küçük kızı büyük olan kanepeye yavaşça yatırdım. Gözleri hala hafif aralıklı, dudakları hala titriyordu.
"Hastaneye götürene kadar yolda daha da fenalaşır."
Fikrini belirten Selim sakalını kaşımaya başladı. Çözüm arıyordu. Ama ben o çözümü bulmuştum bile. Kendisine baktım ne düşündüğümü anlaması için.
"Nee?" diye şaşkın gözlerle baktı.
"Senin dışında bir doktor adayı daha tanıyorum." dedim. Kafası karıştı. Söylediğimi anlamamıştı. Bir kaç saniyeden sonra gözleri küçük küçük açıldı.
"Ciddi misin?"
İfadesinden ciddi olmamamı gerçekten isteyip istemediği belli olmuyordu.
"Başka çaremiz yok kardeşim. Kusura bakma." diyerek mecbur olduğumuzu anlamasını istedim.
Başını salladı ve elinin üstünü küçük kızın alnına koydu. Sonra bana dönüp
"Hızlı olsan iyi olur o zaman." dedi.
Telefonu çıkarıp bize yardım edebilecek kişiyi, Selini aradım. Durumu anlatıp yardım istedim üstü kapalı bir şekilde. Hemen çıkıyorum diyip kapatmıştı telefonu.
Telefonu kapatırken Selim "Ben arabadayım." diyerek kapıya yöneldi. Kapıyı açtı, çıkacakken bana döndü: "Bu arada üstünü örtmeyi unutma. Biraz terlemesi lazım."
Daha sonra çıkıp kapattı kapıyı.
Almila'nın üstünde benim ince montum ve kendi hırkası vardı. Sırtından tutup kaldırdım biraz bedenini. Kollarından başlayarak çıkardım ince montumu. Ellerimin arasındaki bedeni titremeye devam ediyordu. Kafasını yastığa koyduktan sonra montu yerleştirdim üzerine. Yağmurluk bir mont olduğu için içi ıslak değildi. Üstündeki ıslaklıkta hemen kayboluyordu zaten. Montumla iyice üzerini örttükten sonra geri çekilip pencerenin önüne gidip mermerine yaslandım.
---
On dakikadır pencereye yaslanmış bir şekilde Selinin gelmesini bekliyordum. Bir an önce gelmesi lazımdı. Küçük kız her saniye daha çok titriyordu. Arada uykusunda ki sayıklamalarına kulak misafiri oluyordum. Bu sayıklamaların çoğu babası ile alakalıydı. Anladığım kadarıyla babasına karşı ilgisi farklıydı.
Bedeni kadar ruhu da naif ve bitkindi. Bu saatlerde, bu havada bir kızın orada olması güvenli değildi ve bu düşüncesizliğinin sonucunda hastalığı kapmıştı.
Kapının çalmasıyla düşüncelerim bir toz bulutu haline gelip yok oldu. Telefonu pencerenin önünde bıraktım. Yaslandığım yerden doğrulup kapıyı açmaya gittim. Tekrar çalınmasından hemen sonra kapıyı açtım. Selin eli yumruk halinde havada dikili duruyordu. Bir anlık dalgınlıktan sonra elini indirdi, kenara çekilip yol açmamla içeri geldi.
"Selam." dedi, içeri girerken.
"Hoşgeldin." diyerek karşılık verdim vasıfsız bir ses tonu ile.
"İçeride mi?"
Cevabımı beklemeden içeriye gitti. Küçük hasta bedenin önüne vardığında elini Selimin yaptığı gibi alnına koydu. Endişeyle bana dönüp "Acar bu kız yanıyor!" dedi endişe dolu sesiyle.
"Biliyorum." dedim, "Doktorluğuna güveniyorum."
Pencerede duran telefonumu alıp geri döndüm.
"Heey doktor olmama daha var." diyerek gözleriyle önünden geçmemi izledi, "Bu kadar güven fazla değil mi?"
"En azından bu durum için yeterli. Benim gitmem gerek."
Kapıya doğru yürüdüğümde arkamdan geldiğini ayak seslerinden anladım. Dönüp ona baktım.
"Şey... Arabada mı?" diye sordu.
İfadesiz gözükmeye çalışıyordu. Neyi kast ettiğini anlamıştım. Başımı salladım ve geri dönerek kapıyı açtım. Arkama dönmeden "Bir hastanın olduğunu unutma." diye nazikçe uyardım.
"Biliyoruz heralde." dediğinde kapıyı kapattım. İçeriden "Bay çok bilmiş!" diye söylendiğini umursamayarak merdivenlerden inmeye başladım.
Binadan çıktığımda Selim beni görmüştü ki farları yakıp arabayı çalıştırdı. Arabanın ön kapısını açıp koltuğa oturdum.
"Hallettin mi?" diye soran Selim arabayı çalıştırıp sürmeye başladı.
"Hallettim." dedim ve telefonu cebimden çıkardım. Bir kaç dokunuş sonrası aramayı başlatıp kulağıma götürdüm telefonu. Telefon uzun bir süre çaldıktan sonra açıldı.
"Neredesin ağabey?"
"Restorandayım Acar. Hayırdır bir şey mi oldu?" diye peşpeşe sıraladı sorularını.
"Önemli bir konu var. Oraya geliyoruz." diye net oldum durumun aciliyetini belirterek.
"Tamam gelin bakalım."
"On dakikaya oradayız." diyerek kapattım telefonu.
Selim bana bakmadan "Gediz ağabeye mi?" diye sordu.
"Evet." dedim ve önüme döndüm.
Telefon ile konuştuktan dakikalar sonra restoranın otoparkındaydık. Yağmur biraz dinmişti. Şuan hafif çiseliyordu sadece. Otoparktan çıkıp restorana ilerledik. İstemsizce başım soluma döndü. Yine ihtişamı ile oradaydı Mogan. Kızgın suları, önüne geçeni bir çırpıda yutarmış gibi pervasızca dalgalanıyordu. Yağmurla ortaklaşa sundukları tehlikeli manzara tam karşımızdaydı. Korkutucuydu.
Ama benim için değil.
En azından eskisi gibi değil...
Restorana girer girmez Gediz ağabeyi aradı gözlerim. Yağmurdan dolayı olsa gerek içerisi çokta kalabalık değildi. Geneli çift, masaların yarısı doluydu. Dışarıdaki ıslak manzaradan dolayı çoğu cam kenarlarında bulunan masalarda oturmuş sohbet ediyorlardı. Terasta da sohbet eden bir kaç çalışan dışında kimse yoktu.
"Şurada."
Selimin kolumu dürtmesiyle başımı gösterdiği yere çevirdim. Masada oturan Gediz ağabeyi ve karşısında oturan kendisi yaşlarında konuşan birini gördüm. Onların bulunduğu masaya doğru yürüdüm. Yakınlaştım, adamın yüzü görüş alınıma girdiğinde kim olduğunu anldım.
Gediz ağabey bizi görünce konuşmayı bırakıp Batura bizi işaret etti. Baturda bize dönünce yanı başlarındaydık.
Gediz ağabey "Geldiniz mi çocuklar?" diye sorduktan sonra biz cevap vermeden devam etti, "Tanıştırayım. Acar ve Selim."
Batur sakin bir ses tonu ile "Memnum oldum gençler." dedi. Bana baktı, "Acar..." dedi gözlerini kısarak. Kimse bir tepki vermeyince tekrar konuştu.
"İsmin çokça misafir oldu kulağıma. Yetenekli çocuksun. Yaptıklarını duydum, bizzat kontrol ettik."
Dahil olduğum projelerden bahsediyordu. Babamın yakınlarının birde Gediz ağabeyin sayesinde çokça projede yer almıştım. Başarılı işler ortaya çıkarmıştım. İlk sınıftan beri masada ve sahada çokça çalışmam bu gibi başarıların zeminini oluşturuyordu. Dahil olduğum projeler önemli ve ses getiren işlerdi. Bunların Batur gibi eli uzaklara uzanan bir müteahhitin kulağına gitmesi normaldi bu yüzden. Ankarada bulunan mühendis, müteahhit ve mimarların kısacası bu sahada çalışan insanların çoğunu yakından takip ediyordu. Bu adamın cebi bu displini ile sıcaktı zaten.
"Eyvallah." dedim tekdüze bir cevapla, "Bizzat kontrol ettiğinizi biliyorum."
Sırıttı.
"Rakiplerini gözlemliyorsun demek. Benim gibi."
Gediz ağabeyeye döndü, "Bize nal söktürecek desene." dedi.
Gediz ağabey esprili bir tonla "Kendine haksızlık ediyorsun Batur." dedi ve yerinden kalkarak garsonlara seslendi:
"Çocuklar misafirimizle ilglenin ben gelene kadar."
Batura baktı, "Rahatına bak." dedi. "Hadi çocuklar."
Arkasına dönüp yürüdü. Bizde onu takip ettik.
Arka bölümde bulunan odasına girdi. Girerken kapıyı aralıklı bıraktı. Odaya girdikten sonra Selim arkamdan kapıyı kapattı. İçeri girip benim büyük masanın önünde oturduğum koltuğun karşısında ki koltuğun arkasında durdu.
Gediz ağabey çoktan oturmuştu masasının başına.
"Anlatın bakalım. Ne bu telaşınız?" diye hemen konuya girdi. Selim benden önce davranıp "Acarı takip edenler olmuş." dedi. Kaşları çatıldı Gediz ağabeyenin, küçük bir afallama yaşamıştı. Bana dönerek "Yüzlerini görebildin mi?" diye sordu.
"Net değil ama tanıdık olmadıklarını anlayacak kadar gördüm." dedim.
"Baştan anlat bakalım. Ayrıntılarıyla!"
Hep tedbirli bir insandı. Ayrıntılar onun için önemliydi her zaman. Kısa bir özetle ve tabi detaylarıyla üstünden geçtim olayın. Biraz sağına döndürdü oturduğu sandalyeyi ve perdenin kapatmadığı pencereye baktı. Bir süre konuşmadı.
Sessizliğinden sonra bana çevrildi koltuğu.
"Şu bahsettiğin kız işin içinde değilse
- o iş her ne ile ilgiliyse tabi. Taksi çağırıp onu orada bırakman gerekiyordu."
Masasındaydı gözleri. Benim gibi oda aynı husustan endişelenmişti anlaşılan.
"Kız fena hastalanmıştı. Eğer orada bıraksaydım taksiyle uğraşıp daha kötü olacaktı."
Bildiğim kadarıyla burada kimsesi yoktu. Orada bırakamazdım. Bu yaptığım tehlikeli biliyorum ama bırakamazdım.
"Olan oldu" bana baktı ve "Şuan durumu nasıl?" diyerek merakını gizleyemedi. Böyle de merhametli bir adamdı.
"Bilmiyorum. Seline bıraktım."
"İyi yapmışsın. Selin onu yarına kadar kaldırır ayağa."
Bir şey takılmıştı kafama, beklemeden
"Kız ile ne ilgisi olabilirki?" diye sordum.
"Bilemeyiz. Bütün ihtimalleri düşünmeliyiz."
"Düşük ama oda bir ihtimal." diyen Selime döndük ikimizde. Kollarını göğsünde toplamıştı.
"Geçmişe bakarsan seninle uğraşanların niyetleri pekte insancıl değildi. Bunun için tedbirli olup bütün ihtimalleri düşünmemizde fayda var."
Bir kolunu serbest bıraktı ve serbest bıraktığı eli ile diğer kolunu sıvazladı.
Selimin dediğini yapıp baktım geçmişe...
Onlar yüzünden bir ailenin yıkılma sebebi olmuştum. İki aile de diyebiliriz. Ömrüm boyunca hep bu yükün altında büküldü omuzlarım. Bir türlü affedemedim kendimi. Nasıl affedecektim ki o ailenin mutluluğunu, geleceğini, herşeyini ellerinden almışken. O vebalin altında ezilmemi sağlamaları yetmiyormuş gibi bir kaç yıl önce de bana kumpas kurmuşlardı.
Yine takip edilerek başlamıştı o kumpas serüveni. Amaçlarına Tam olarak kesin bakılmasada beni öldürmekti. O kumpastan son anda kurtulmuş peşlerine düşmüştüm. Bu duruma bir son verecektim artık. Fakat yapamamıştım. Ava gelip neredeyse avlanmaktan son anda kurtulmuşlardı.
Eğer az önceki takip edenler onlar ile alakalıysa bu defa baltayı taşa vurmayacaktım. Bir diğer ihtimal ise projeler ile alakalı olabilirdi. Uğraştığımız ve çalıştığımız insalar tekin değildi Baturdan da anlaşıldığı üzere. Son zamanlarda bulunduğumuz iki proje yüzünden şantaj yada tehdit ile karşı karşıya gelebilirdik. Başımıza gelmeyen bir şey değildi, alışıktık.
"Selim haklı. Tedbirli olacağız. Aynı zamanda bekleyeceğiz." diye uyardı Gediz ağabey.
"Sadece bekleyeceğiz! değil mi Acar?"
Başımı önümdeki küçük masadan kaldırıp ona çevirdim. Bu uyarı özellikle benim içindi. Kafamı sallamakla yetindim o an.
Gediz ağabey koltuğundan kalktı.
"Daha dikkatli olacağız." dedi, "Kaan ve Umut nerede?"
"Evdelerdir." dedi Selim.
"Onlara da söyleyin bu işin şakası yok dikkatli olup ve olabildiğince tek başlarına dolaşmasınlar."
"Söyleriz ağabey." diye cevapladı tekrar.
Selimin önünden yürüyüp geçti. Kapıyı açtı, tam çıkacakken durdu ve bize döndü.
"Bu arada şu arabayı boyamıyorsunuz. Boyarsanız eğer onların düşündüklerini yapmış olursunuz. Bırakın siyah kalsın, onlar da başka renklerden yürüsünler sizi bulmaya. Plakasını da takmayı unutmayın. Ben işin aslını öğrenmeye çalışacağım..." arkasını döndü, "... Ve sizde o zamana kadar uslu duracaksınız."
Uzunca uyarısını bitirerek çıktı odadan...
ALMİLA VEFA
Üşüyordum...
Fazlasıyla Üşüyordum. Yorgunluktan parmaklarımı bile oynatamazken titremekten her yerim hareket halindeydi. Hem çok sıcaktı, nefes almam zorlaşıyordu hem de çok soğuktu. Bedenim ne yaptığını bilemez, bozulmuş bir makine haline gelmişti. Suya çok fazla ihtiyacı olan bir makine.
Uzaktan sesler geliyordu, odaklanınca ne kadar yakınımda olduğunu anladım. Gözlerimi açmak istedim. Ama göz kapaklarımdaki küçük kasları bile oynatacak gücüm yoktu neredeyse. Acınası bir durumun içerisindeydim.
Gözlerimi zor da olsa açabilmiştim biraz. Bir yüz bana bakıyordu. Bulanıktı, göremiyordum. Ya gözlerim yaşardığından yada göz kapaklarımı tamamen kaldıramamaktan kaynaklanıyordu bu. Ama sesi tanımıştım.
Selin!
"Selin..."
Sesim o kadar kısık çıkmıştı ki ben bile çok zor duyabilmiştim. Ciğerlerim sanki o sesi çıkarmam için yeterli havayı alıpta geri vermiyordu bana.
"Efendim canım."
"Üşüyorum!" dedim.
"Biliyorum. İyileşeceksin."
Sesi çok sakindi. Buda bana güven veriyordu.
Kaşımda oluşan sıvı birikintisi ile alnımda ıslak birşey olduğunu fark ettim. Yukarıya bakmaya çalıştım kaşlarımı kaldırarak. Ama Selin elini yanağıma koyarak engelledi bu hareketimi.
"Yorma kendini." diye uyardı beni.
İnatlaşmaya takatim yoktu. Uyumak istiyordum. Gözlerimi kapatıp babamın yanına gitmek istiyordum. Geri gelmek istemiyordum. Orada daha mutlu olurdum emimim. Belkide babama doyar geri gelirdim.
Hayır.
Gelmezdim!
Kimi kandırıyorum ki?
Asla gelmezdim...
Olur ki öyle bir şansım yok, uyurdum onu görmek umuduyla. İndirdim gözlerimin kapaklarını. Ait olduğum yerde olmak istiyordum. Canımın yanında...
---
Üstümde ki ağırlığı hissettiğimde ne kadar daraldığımı fark ettim. Gözlerimi açınca...
Kaç tane yorgan vardı üzerimde böyle!
Bütün vücudum sarılı, hareket etmem zordu. Yeni doğan bebekler gibi her yerim sarıp sarmalanmıştı. Gücüm yerindeydi, eskisi gibi olmasa da yerindeydi. Yorganları üzerimden çekmeye çalıştım yoksa hastalıktan değilde burada boğulmaktan tahtalı köyü boylayacaktım.
"İyisin sanırım. Üstündeki yığını kaldırabildiğine göre gücün yerine gelmiş demektir!" dedi Selin. Cümlesi bitince son sözlerinde gözlerini devirerek mutfağın olduğu tarafa baktı. Yanı başıma çömeldiğini daha yeni fark etmiştim. Başımı çevirip göz devirdiği yere baktım. Ellerinde tepsi ile Gamze bize doğru geliyordu.
Tepsiyi ortadaki masaya bıraktı ve benim tarafıma döndü.
"Korktum, ne yapayım?" dedi mahçup sesiyle, "Seni öyle titreyerek görünce ne bulduysam attım üzerine."
Açıklamasını anlamamıştım. Kaşlarım çatık bir şekilde Seline baktım.
"Seni neredeyse boğacak o örtüleri üzerine ben attım diyor." dedi, elini çevirip baş parmağı ile Gamzeyi göstererek.
Tekrar Gamzeye döndüğümde dudağı bükülmüş bir şekilde buldum onu. Neyden bahsettiklerini henüz anlamıştım.
"Çok yardımcı oluyorsunuz doktor hanım!" diye trip attı Seline.
"Ama bak Almilaya, turp gibi maşallah. Bazı doktorlara o diplomayı mezun olmadan veriyorlar galiba." diyerek bu sefer o göz devirdi.
"Ben daha mezun olmadım sersem. Ayrıca doktor da değilim." dediğinde Gamze küçük bir kahkaha patlattı. Selin bana yaklaştı, alnımdaki bezi alıp elini oraya koydu.
"Sen bakma şu çakma avukata. İyisin değil mi?" diye sordu anaç bir tavırla.
"Yeni tanışan bir ikiliye göre çok iyi anlaşıyorsunuz." diyerek sırıttım. Sesim yorgun çıkmıştı. O hastalık hissiyatı hala üzerimdeydi. Birbirlerine bakıp gülümsediler. Aynı anda "Ya yaa." diyince gülümsemeleri küçük bir kahkahaya dönüştü.
Burnuma nane kokusu gelmişti. Kokunun geldiği tarafa, tepsiye bakınca bir kase dolu çorbanın orada olduğunu hatırlamıştım.
"Çok beğeneceksin."
Çorbayı öven Gamze tepsiyi alıp yanıma yaklaştı. Övdüğüne göre o yapmıştı muhtemelen. Yerimde doğrulup sırtımı koltuğa dayadım. Gamze yanıma yerleşti elinde tepsi ile. İkisine de bakıp kocaman gülümsedim.
"Çok teşekkür ederim. Yaptıklarınız için."
Selin kalkıp arka bölüme doğru yürümeye başlamıştı. Mutfağın girişinde durdu, kapıya yaslandı.
"Benim dersim var çıkıyorum. Bu arada teşekkürü hak eden biri daha var." dedi ve göz kırptı. Koltukta duran çantısını aldı, tam kapıdan çıkacakken gözlerini Gamzeye dikti. "Hastamıza iyi bak! çakma avukat seni." dedi, sonrada dışarı çıkarak gözden kayboldu.
Evet, teşekkürün asıl sahibi 'o' idi. Az çok hatırlıyordum dün geceyi. Yağmur o kadar yağmıştı ki bir an şehir sele kapılacak sanmıştım. Camlarda duran su damlaları dün gecenin kalıntılarıymış gibi yapışmıştı oraya. Şuan bile hava hala kapalıydı. Doğan güneşin önünü kapatan bulutlar çekilmeye hazır haldeydiler. Sonbaharları Ankaranın havası hep değişkenlik gösterirmiş. Açık olan hava bir anda fırtınaya, kapalı olan hava bir anda yerini daha yeni bahar açmış gibi güzel, ferah bir havaya bırakabiliyordu. Ama bu mevsimin çoğunluğu yağmur ile geçiyordu.
İstanbulun havası bu şekilde değildi. Evet orada da nadiren de olsa hava bir anda değişebiliyordu. Ama nem her zaman hakimdi oraya. Hava değişse de insanı çok fazla rahatsız edecek cinsten değildi. Bazenleri o boğazın suları, o denizin mas mavi suları insanın içini ürpertecek raddede dalgalanabiliyordu tabi.
Dün gece Acar ile karşılaşmasaydım şuan ki halim çok daha beter olacaktı. Bunu tahmin edebiliyordum. Selinin söyledikleri kafamın bir yerlerinde kendini hep belli ediyordu: Gizemli bir çocuktu. İfadesiz yüzü bunu çok daha açıklar nitelikteydi. Kızmıyor, gülmüyordu pek fazla. Hep çok sakindi. Her yerde o duruma sanki hep düşmüşçesine rahat ve o durumun hiç yabancısı değilmiş gibi davranışları vardı.
İnsanlar, çiçekler, böcekler... Hiç onun umrunda değilmiş gibi yaşıyordu. Bunu bilerek mi yapıyordu? Bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki içinde çok fazla yaşanmışlık barındırıyordu. Ona rağmen hala umursamaz olması veya öyle gözükmesi şaşırtıcıydı. Merak ettiğim kadar açıkçası biraz da korkuyordum. Kendim için değil onun için korkuyordum. Olur da bir gün o yaşanmışlıklarla başa çıkamazsa, başa çıkabilecek gücü biterse işte o zaman onu çok zor günler bekliyor olacak.
İçinde bir hazine taşıyan bu insan zor anlarımda, her seferinde bir iyilik meleği olup yardımına muhtaç ediyordu.
Suskun bir iyilik meleği...
Hadi biraz analiz yapalım.
Nasıl buldunuz bölümü?
Eklemek yada böyle olsaydı daha iyi olurdu sanki dediğiniz bir sahne varmı?
Sonraki bölümde görüşmek üzere...