Nefesimi kesen rüzgârın şiddeti ile uyandım. Çıplak ayaklarım set, bu gibi soğuk zeminde üşüyordu. İlk aklıma gelen Yin ve Yang oldu ama ben ormandaki kulübede değildim. Kendi etrafımda dönerek çevreye bakındım ve gördüğüm kudretli binayla gözlerim açıldı. Görkemli, altın kubbesi ışıldıyordu. Huş ağacından yapılma kapı kudreti ile göz korkutuyordu. Kapının her iki yanında beyaz heykeller vardı. Heykellerin içlerinde İyi Ruhların barındığı düşünülür, bu yüzden eksik edilmezdi. Pencereleri buz mavisiydi ve bir elması andırıyor, sedef işlemeli desenler göz kamaştırıcıydı. Saçlarımı savuran rüzgâr ilk estiği gibi esmiyordu ya da ben alışmış olmalıyım ki bir meltemi andırmaya başladı.
Sağ tarafımda Ay parlarken sol tarafımda Güneş ışıldıyordu. Sert zeminde ilerledim ve bu görkemli yapının avlusuna girdim. Kalın, kan kırmızısı halı ayak parmaklarımı gıdıklıyordu. Huş ağacından yapılma, bazı yerlerinde oyukları olan kapının yosunlaşmış tokmağını ittirdim. Kapı iki yandan açılırken paslı menteşelerin tiz sesi kulağımı tırmaladı.
İçeriye doğru korkak adımlar attım. İçerinin tozlu kokusu burnuma çarptı ama beni rahatsız etmedi, hatta hoş bir kokuydu. Tavandan sarkan büyük avizenin birkaç mumu sönmüştü. Avizeden sarkan yeşil ve parlak taşların yakut olup olamayacağını düşündüm. Ortada sadece yuvarlak, geniş bir masa ve karşılık iki sandalye vardı. Bu geniş ama aynı zamanda da tek göz olan odanın duvarları boylu boyunca kitaptı. Bazı raflarda üst raflara ulaşabilmek için merdivenler, bazı rafların yanında ise yerde yığılı duran kitaplar vardı.
Ortadaki yuvarlak masaya doğru ilerledim. Masanın üzerinde buradaki diğer kitaplara oranlı daha temiz, yeni ve adeta el değmemiş bir kitap vardı. Masada duran gaz lambasını bir elime alıp oldukça kalın olan kitabı incelemeye başladım. Kitap mor ciltli, altın motiflerle işlenmişti ama üzerinde ne adı ne de yazarı yazıyordu. Kitabı olduğu yere bırakıp raflardan birine elimdeki gaz lambası ile ilerlemeye başladım. Herhangi bir kitabın sırtına dokundum ve çekip aldığımda onun da adının ve yazarının yazılı olmadığını gördüm. Masada gördüğüm kitapla nerdeyse aynı kalınlıkta olan kitap; koyu kırmızı rengi ve üzerinde mat, siyah işlemeleri ile bana vampirleri çağrıştırdı.
Kitabın sayfalarını çevirmeye başladım ve içindeki kâh küçük, kâh italik, kâh da yaldızlı yazılar ile vampir tarihi ve vampirlerle ilgili görseller dikkatim çekti. Kitabın kenarları sararmış ve lekeler oluşmaya başlamıştı. Farklı boy, renk ve kalınlıktaki bu kitaplar neydi, ben neden buradaydım ve Yin ve Yang neredeydi? Bana bunları açıklayabilecek kimsecikler görünmüyordu. Bazı raflara sarmaşıklar dolanmış, bazılarının kenarından ise yabani otlar ve çiçekler filiz vermişti. Dikkatimi gri ve oldukça kalın bir kitap çekti. Elime aldığımda bazı sayfaları döküldü ve o an fark ettim ki kitabın sayfalarının arasında çeşitli bitkiler, yapraklar ve otlar vardı. Kitap o kadar eskiydi ki kenarındaki bir mantarı kopartayım derken cildinin ufak bir kısmını parçaladım. Hiçbir şey olmamış gibi kitabı yerin koydum ve başka bir kitaba uzanacakken elimdeki örümceği fark ettim.
Elimdeki gaz lambası rafa bıraktım ve elimi sallayarak örümceği öldürmeden düşürmeye çalıştım. Ne kadar sallasam da nafileydim, örümcek koluma tırmanmıştı. Tiz çığlıklar atarak elime aldığım ince, sarı renkli bir kitapla örümcekten kurtulmaya çalıştım. Örümcek kitaba tırmandı ve ben kitabı az daha düşürecekken yerdeki kitapların üzerin koydum. Tiksintiyle yüzümü buruşturup bir ses çıkarttığımda duyduğum adım sesleri ile arkamı döndüm.
Adım seslerinin sahibi, tavandaki avizenin loş ışığı ile aydınlatamadığı karanlık bir gölgeden çıkarak kendini gösterdi. Hoş bir kadın sesi alaycı bir sesle konuştu. ‘’Hadi ama, hala örümceklerden korkuyor musunuz? Bir az büyüyün.’’ Sesi oldukça eğleniyormuş a benziyordu. Omuzunda bir baykuş vardı. Kadın pelerinini çıkardı ve hoş, üzerinde su gibi akan bordo, uzun, kelebek kollu, gümüş işlemeli elbisesi ile süzülerek bana doğru ilerledi. Onun da bir insan olduğunu düşünüyordum. Elfler gibi sivri kulakları yoktu, vampirler gibi kırmızı gözleri yoktu. Hatta yeşil gözleri parıldıyordu. Kiraz kırmızısı dudakları ve inci gibi beyaz dişleri ile hoş bir gülümsemesi vardı. Başını geriye atıp bir kahkaha patlattı. Omuzundaki irkilen baykuş uçup avizenin etrafında birkaç tur dolandıktan sonra ortadaki masanın üzerin tünedi.
Ne diyeceğimi düşündüm ve sadece karşımdaki kadın bakakaldım. ‘’Merhaba güzel kız’’ dedi hoş bir sesle ‘’ben Veylith.’’ Oldukça kibardı. Kollarını iki yana açarak etrafı gösterdi. ‘’Bu koca kütüphanenin sahibiyim.’’ Koca derken a yı uzatmıştı. Baykuşu göstererek ‘’Bu da benim oğlum Vhaldrak.’’ Dedi, hayvan tekrar omuzuna konduğunda. Aslına bakılırsa böyle görkemli bir kütüphanenin sahibinin evcil hayvanının bir baykuş olması beni hiç şaşırtmamıştı. Parmağı ile beni gösterdi. ‘’Sen de… Quenara olmalısın.’’ Beni nereden tanıdığını merak etmiştim. Tek kaşımı kaldırarak sordum. ‘’Çok memnun oldum Veylith Hanım ama açıkçası merak ediyorum, beni nereden tanıyorsunuz?’’ Sanki saçma bir şey söylemişim gibi dudaklarını büzerek bana baktı. ‘’Buraya alışsan iyi olur ama bazı şeyleri cevaplamak için daha er-ken.’’ Erken derken omuzlarını iki yana sallamıştı.
Aklıma Yin ve Yang geldikçe onları merak ediyor ve panikliyordum. ‘’Benim Sylthar’ a, kardeşlerimin yanına dönmem gerek. Rica ediyorum bana yolu gösterin.’’ Ortadaki yuvarlak masaya doğru ilerlemeye başladı ve ben de peşine takıldım. Veylith bana rahat bir tavırla baktı ve yalan söyleyemeyeceğim, bu rahatlığı sinirlerimle oynuyordu. Burada en az bir saat geçirmiştim ve kardeşlerimden biri ya da ikisi birden uyanmış olabilirdi. Kulübeye birisi girebilir ve onlara zarar verebilirdi. Düşüncesi bile kalbimin sıkışmasına ve nefesimin daralmasına sebep oluyordu. Karşımdaki kadın ise fazla rahat ve gamsız duruyordu. ‘’Ah tatlım… buradan istediğin zaman çıkabileceğin biliyorsun’’ biliyor muydum? Hayır bilmiyordum. ‘’istediğin zaman kardeşlerinin yanına gidebilirsin ama buraya istediğin zaman gelemezsin.’’ Veylith’ in neyden bahsettiğin anlamamıştım. Dahası kafam çok fena karışmıştı.
Veylith istediğim zaman çıkabileceğimi söylüyordu ama ben Sylthar da mı yoksa Bralvion de miyim ondan bile emin değilim. Hem istediğim zaman gidip nasıl istediğim zaman gelemiyorum ki? ‘’Bana daha açıklayıcı bir şekilde anlatır mısınız Veylith Hanım, mesela kendinizi tanıtmakla başlayabilirsiniz.’’ Sandalyeyi çekip uzun eteklerini toplayarak oturdu, bana da karşısındaki sandalyeyi işaret etti. Oturduğumda mor ciltli, altın motifleri olan kitap Veylith’ in tam karşısındaydı. ‘’Öncelikle tatlım, bana ‘siz’ diye hitap etmene gerek yok, ayrıca sana kendimden bahsetmeme de gerek yok.’’ Ne demeye çalıştığının anlamaya çalışarak Veylith’ e bakıyordum. Gizemli mi olmaya çalışıyordu yoksa sadece kendinden mi bahsetmek istemiyordu, anlamakta güçlük çekiyordum. ‘’Beni zaten tanıyorsun.’’ Dedi. Öylece onu izliyordum. Aklımdaki soru işaretlerini gidermediği gibi kafamda bir ton yeni soru işaretleri peyda oluyordu. Yüzüm çok komik bir hal almış olacak ki bir kahkaha daha attı. Yıllardır yalnız yaşıyormuş gibiydi ama değilmiş gibiydi de. Vhaldrak bu kahkaha üzerine uçmaya başladı. Sanki sahibi keyiflenince kendisi de keyifleniyordu. Bu sefer avizenin değil masanın etrafında dolandı ve bir tüy düşürdü. Vhaldrak, Veylith’ in omuzuna tekrar konduğunda sakinleşmişe benziyordu.
Derin bir iç çektim. ‘’Veylith, bana söylemek istediğin ya da söylemen gereken bir şey var mı?’’ Kapıyı arkamdan sertçe çarparak bu kütüphaneyi terk etmeme ramak kalmıştı. ‘’Burada vakit kaybediyorum ve kardeşlerimin bana ihtiyaçları olabilir.’’ Tam ayağa kalkmış, kapıya doğru ilerliyordum ki Vhaldrak kanatlarını açıp karşımda durdu. Gitmemi engellemek istiyordu ama aklımda sadece Yin ve Yang vardı. Veylith’ in keyifsiz sesini duyduğumda ona öndüm. ‘’Tamam tamam, haklısın. Bilmen gerekenleri söyleme vakti geldi.’’ Ciddi bir yüz ifadesi ile karşımdaki kadına bakıp yerime oturdum, sonunda istediğimi yani cevapları elde ediyordum.
Veylith masada duran mor ciltli kitaba uzandı ve elinde oynadığı baykuş tüyü bir anda kaleme dönüştü. İrkildiğimi görmüş olacak ki: ‘’Neden şaşırdın Quenara? Burada her şey mümkün, istemen yeter.’’ Dedi. Cadı mıydı yoksa büyücü mü, ne gibi bir sihir yapmıştı? Oysa oldukça insan benziyordu. ‘’Sen nesin?’’ diye soruverdim. Kırmızı dudakları büyük bir gülümsemeyle aralandı ‘’Ben senin yerinde olsam soracağım ilk soru ‘Burası neresi?’ olurdu.’’ Ya ben soramıyordum ya da o cevaplayamıyordu bilmiyorum ama neler olup bittiğini gerçekten çok merak ediyordum. Veylith’ in dediğini yapıp ‘’Burası neresi, Veylith?’’ diye sordum sitemli bir şekilde. Gülümseyerek etrafına bakındı, burada olmaktan oldukça memnuna benziyordu. ‘’Burası gerçek bir dünya değil Quenara, burası Selesya değil.’’ Dedi, gür sesini alçaltmıştı. Ben Selesya’ da değilsem neredeyim, ama kardeşlerim Selesya’ da. ‘’Burası bir çeşit rüya evreni ve burada istediğin her şey olabilir.’’ Sesi fısıltı gibiydi, sanki açıklamakta zorlanıyordu. ‘’Sen sadece uyuduğunda buraya gelebilirsin ve istediğin zaman uyanarak buradan gidebilirsin.’’ Ben şu an uyuyor muydum, bu gördüklerim bir rüya mıydı? Masaya bırakmış olduğum gaz lambasının ateşin yaklaştırdım parmağımı, gerçekten de rüyadayım, bir şey hissetmedim.
Veylith mor ciltli kitaba uzandı. ‘’Bir tarih daha kapandı Quenara.’’ Dedi. Anladığım kadarıyla Bralvion’ e olanlardan bahsediyordu. Bralvion yüzyıllarca ayakta kalmış bir krallıktı, güçlü bir kökeni yoktu belki, ama Kötü Ruhların gazabına iyi dayanmıştı. ‘’Bu kitap Bralvion’ in günümüze gelene kadar ki tarihini anlatıyor.’’ Kitabı bana uzattı, sayfalarını karıştırdığımda sonlara doğru babamı ve annemi gördüm. Gözümden süzülen yaşa engel olamadım, ama daha fazlasını da akıtmadım. Ne yapabilirdim ki, bazı acılar ağlayarak ve bağırarak geçmezdi. Buna bir kez daha şahit olmuştum. ‘’Buradaki her bir kitap Selesya’ dan gelmiş ve geçmiş birçok tarihi anlatıyor. Bir tarih bitmeden kitap oluşmaz. Tarih bittiğinde ise kitap bu masaya peyda olur. Ben de uygun bir rafa yerleştiririm, yani daha çok keyfime göre ama olsun.’’ Bu sefer de yani derken i yi uzatmıştı. Vhaldrak sahibinin omuzunda, gözünü hiç ayırmadan bana bakmaya devam ediyordu. ‘’Bunlardan her birini, istediğin gibi okuyabilirsin, ama gerçek dünyaya götüremezsin.’’ Bu kitapları gerçek dünyaya götürmek gibi bir niyetim de yoktu da. Zaten değerli olan kitapların değerleri gözümde kat ve kat daha artmıştı. Zarar görmelerini istemezdim. ‘’Okurum okumasına da okuyup ne yapacağım’’ Selesya’ nın tarihi öğrenmek her ne kadar hoşuma gidecek olsa da buradaki her kitabı okuyup kafamda tutmam neredeyse imkansızdı. ‘’Anlatacaksın.’’ Dedi Veylith. ‘’Kardeşlerine anlatacaksın Quenara, her kes senin gibi şanslı değil.’’ Şanstan bahsettiği şey buraya gelmem olsa gerek. ‘’Buraya ilk defan sen geldin. Kötü Ruhlar tarihini unutup atasına nankör olanı severler.’’ Haklıydı, hem de çok haklıydı. Kardeşlerim tarihini bilenlerden, tarihine sahip çıkanlardan olmalıydılar. Onlar, kutuplaşıp zıtlaşan değil, birlik ile tarihlerini yürütenlerden olmalıydılar. Ben anlatmazsam öğrenemezlerdi ki, nereden bilebilirlerdi ormanın ortasına büyüyecek iki bebek. ‘’İnan bana okumak düşündüğün kadar zor değil, sen burada saatlerini geçirdiğini sanlarken gerçek dünyada sadece birkaç saniye geçmiş olacak.’’ Bu da rüyaların en büyük ironisiydi ya zaten. Seni nefes nefese bırakan bir kâbus sadece birkaç dakikaya mensuptu.
Kaşlarımın arası çatıldı. ‘’Peki sen ne zamandır buradasın?’’ diye sordum Veylith’ e. Elini parlak ve uzun, kömür gibi kara, dalgalı saçlarının arasından geçirdi. ‘’O da başka bir hikâye, kim bilir,’’ Yüzündeki gülümseme buruklaşmıştı. ‘’belki de Yin ve Yang’ ın favorilerinden olur.’’ Bunun düşüncesi onu mutlu eder gibiydi. ‘’Peki ben buradan nasıl çıkacağım?’’ Ben sorarken Vhaldrak o baykuşlara özel sesini çıkartmıştı. ‘’Cevabı basit’’ dedi Veylith. ‘’uyanarak.’’ Uyanmam gerektiğini ben de anlamıştım, sorun o ki nasıl uyanacağım. Veylith devam etti; ‘’Uyanmak için dış dünyandan bir etken yeterli. Veya sen kendiliğinden uyanacaksın, kendini de uyandırabilirsin. Sadece üç kere ‘uyanmak istiyorum’ demen yeterli.’’ Veylith’ e kendisini böyle uyandırıp uyandıramayacağını sormak istedim ama şu an dikkatimi kulaklarıma gelen bebek ağlama sesleri çekiyordu. Sesler artınca bir an irkildim.
[
Gözlerimi açtığımda Yin ve Yang ağlıyordu. Acıkmış olmalılardı, on an gözüme yatağın hemen yanında iki biberon ve bir keçi küp süte ilişti. Periler imdadıma yetişmişti. Sütü kaynatmam gerekiyor muydu bilmiyorum ama biberonlara doldurup sırayla kardeşlerime içirmeye başladım. Sütü kana kana içtiler, belli ki çok acıkmışlardı. Doyduklarında biberonu emmeyi bıraktılar. Çıkarttıkları sesler oldukça tatlıydı ve her ikisi de cennet gibi kokuyordu. Karnımın guruldadığını duyduğumda etrafa göz gezdirdim ve camdan dışarı baktığımda gördüğüm meyve ağaçları ağızımın sulanmasına sebep oldu. Yin altına yaptığında çıkarttığı sesle gülmeye başladı. Yang ise onu sardığım kundaktan kurtulmaya çalışıyordu. Yüzüme buruk bir gülümseme yayıldı. Annem bu iki meleğin kokusunu soluyamadan ölmüştü. Babam ise… ne diyebilirdim ki, her şeyden habersizdi.
Sahi nasıl anlatacağım? Annem ve babam gözlerimin önünde öldü, ben onların yasını adam akıllı içime işleyemeden Yin ve Yang’ ın sorumluluğunu aldım. Pişman değilim ama yine de her şey daha farklı olabilirdi. Bir mucize olabilirdi, imdadıma birisi yetişebilirdi… ama olamadı. Mucizeler zaten en ihtiyacımız olduğu anda kendini unutturmaz mıydı, mucizeler sadece kulaktan kulağa anlatılır, insanların dillerinde dolanırdı. En beklendikleri anlarda ise masal olduklarını hatırlatırdı. Mucizelerin doğasıydı bu, öğrenmiştik artık.