7 yıl sonra…
Sonbaharın turuncu ışığı gözüme çarptığında uyandım. Yanımdaki yatağa baktığımda Yin ve Yang yan yana huzurlu bir uyku çekiyordu, sanki her ikisi de bulutlar üzerinde uyuyorlardı. Ben ise Yitik Orman Kütüphanesinde okuduğum günlüğün etkisinde kalmıştım. Ben dahi dehşet içinde kalmışken kardeşlerime anlatacağım ilk hikâyenin bu denli tetikleyici olması ve onların çocuk zihinlerinin bunu kavrayamayacak olması tüylerimi diken diken ediyor, içime bir ağırlık bırakıyordu. Ama şimdi hissetmeyecektiler ki o ağırlığı, gerçeklerin ağırlığı büyüdükçe ortaya çıkardı. Bu bizi, sanki aptalmışız gibi hissettirir, başımızı duvardan duvara çarpıp anlamadıklarımız yüzünden diz dövmemize vesile olurdu.
O sırada Yang’ ın horlaması odayı doldurdu. Bu kadar küçük bir bünyeden bu kadar güçlü bir horultu nasıl çıkabiliyordu? Yin, Yang’ ın horultusundan rahatsız olmuş olacak ki Yang’ ı ayağı ile tekmeledi ve yataktan yere düşürdü. ‘’Hey!’’ dedi mızmız bir sesle Yang, gözlerinde halen uyku mahmurluğu vardı. ‘’Sen de horlamasaydın Yang!’’ dedi gözlerini ovuşturan Yin hemen savunmaya geçerek, Yang’ a bir hışımla yastık fırlattıktan sonra. ‘’Abla, ona bir şey söyler misin lütfen?’’ Yang bu sefer de bana dönmüştü. Yüzümdeki gülümsemeye mâni olamadan Yang’ ı yerden kaldırdım ve ‘’Kava etmeyin de karnınızı doyurun’’ dedim. ‘’eğer uslu durursanız bu gece size bir sürprizim olacak.’’ İkisinin de gözleri aynı anda açılmış, göz bebekleri büyümüştü. Bense mutfak tezgahına doğru ilerleyip ekmek dilimlemeye başladım. Ekmeklere reçel sürüp bardaklara süt doldurdum. İkisi de neşeyle kahvaltılarını etti. Yin, peçeyle ağzının kenarındaki reçeli titizlikle silerken Yang sütten yaptığı bıyığıyla uğraşıyordu. Yang’ ın sütle oynamasına homurdanan huysuz Yin beni güldürmüştü. Hayatıma öyle bir anda girmişlerdi ki tüm neşemi alarak tüm neşem olmuşlardı, kardeşlerim benim tüm dünyamdı.
Esen rüzgâr bahçedeki yapraklara nazikçe değip uçuruyordu. Kendime bir fincan çay demlemeye başladım. Çayın sıcak buharı yüzümü ısıtıyordu. Omuzlarımdaki yamalı şalı nazikçe ve dikkatlice düzelttim. O sırada Yang dışarıdaki yaprakları topluyor, uçan yaprakların peşinden koşuyordu. Yin ise gece yağan yağmurun beraberinde getirdiği salyangozların kıvrımlı kabuklarına büyük bir ilgiyle bakıyor, mantarların şapkalarını inceliyordu. Her ikisi de birbirlerinde oldukça zıttı. Gözüm bir anlığına uzaklara daldı, Yin’ in sesi ile irkildim: ‘’Üstümü mahvettin Yang!’’ Yin su birikintisinde zıplıyordu, Yang ise ayaklarını yere vurarak Yin’ e sitem ediyordu. ‘’Eğlenceden hiç anlamıyorsun Yin!’’ dedi Yang, ayağını suya vurup Yin’ e sıçrattı ve suya düşüp ıslandı. Onu tutmaya çalışan Yin de onunla birlikte düşünce kaşları çatıldı. Dudaklarımdaki gülümsemeye mâni olamadan ikisini de sudan çıkarttım ve kulübeye götürdüm. Giyindiklerinde ikisi de daha temizdi. Süt kaynattım ve içine birkaç kaşık bal ekleyip ellerine verdim, süt içleri ısıtmıştı. Yin ve Yang birbirlerine bakıyordu, bir ara ikisi de sütü hızla içti ve Yin ‘’Ben kazandım.’’ Diye haykırdı, ardından yanan dilini dışarı çıkarttı, Yang ise yavaş bir şekilde üfleyerek sütünü içiyordu.
[
Güneş güne veda ettiğinde dolunay ışıltısıyla yükselmişti. Yağmur toprağa dokunup ıslatıyor, bazen cama vuruyordu. Masadaki mumun titrek ışığı etrafı aydınlatmaya yetmiyordu. Ben omuzlarımdaki şala sarılmış, koltuğa doğru ilerliyordum. Yin ve Yang ise battaniyeyi çekiştiriyorlardı. Birkaç mumu daha söndürdüm ve elimdeki gaz lambasıyla koltuğa oturdum.
Sonunda kavgayı bıraktıklarında ikisi de yorganın altına sıvışmışlardı. Fısıltıyla konuşum: ‘’Sürpriziniz size anlatacağım bir hikâye olacak.’’ İkisi de bana baktı, ne beklediklerini bilmiyordum ve eminim onlar da bilmiyorlardı ne beklediklerini ama bir hikâye olacağını da kestiremezlerdi. ‘’Hikâye mi?’’ dedi Yang beni dikkatlice izlerken. ‘’Evet, hikâye.’’ Başımı sallayarak onayladım. ‘’Ne tür bir hikâye?’’ Yang tam da ondan beklediğim soruyu sordu. ‘’Dinleyin ve ona da siz karar verin.’’ Meraklarını arttırmak istiyordum. ‘’Biraz bilgi ver.’’ Demişti Yin, tüm şirinliğiyle. Başımı hayır manasında iki yana salladığımda suratlarını büzdüler. ‘’Mızmızlanacağınıza beni dinleyin.’’ Sözümü dinleyip yatağa gömüldüler. İki çift meraklı göz ve kulak pür dikkat bendeydi. ‘’Başla.’’ Dedi her ikisi de aynı anda, ‘’Memnuniyetle.’’ Diyebildim ama içimde bir korku vardı. Verecekleri tepkiler, düşünecekleri şeyler, o çocuk akıllarıyla kavrayamayacak olmaları…
Derin bir nefes aldım ve anlatmaya başladım.
[
Xerathion volkanik dağının küllerinde…
Fyrvash çölünün kızgın kum tanelerinde…
Ve akan her damla kanda saklı bir şato varmış zamanında.
Kearyth…
Her kim ki bir insanoğlu ateşten yanmaz, küllerden korkmaz, kanı damarlarına sığmazmış ise, işte o zaman bir ecel gidermiş buraya.
Bryndor da onlardan biriymiş, belki de ilkiymiş. Orman yeşili gözlerinin altındaki morlukları, kumral saç ve sakalı, dağınık üstü başı ile her haliyle tükendiği anlaşılıyormuş. Cesaretliymiş, öyle ki Kearyth’ a hiç düşünmeden, çevresini işitmeden gitmiş. Bir sebebi varmış varmasına, çok bilindik bir sebepmiş bu, klişe ama tüm kötülüklerin anası: İntikam.
Madende çalışırmış Bryndor’ un babası. Öyle madenler çıkarılmış ki… Zümrütlerden yakutlara. Mağaralarda geçermiş ömrü, nereden bilsin orada biteceğini.
Yarasalar yaşarmış madenlerde, insanlık nereden bilsin o çok korktukları efsanelerin, kan emici vampirlerin gerçek olduğunu.
Bryndor’ un babası gitmiş bir gün elindeki kazmasıyla madene. Geçmiş dar kayarın arasından, inmiş en derinlere. Sarkıtlarda asılı yarasaları görmüş, onun gelişiyle hepsi dağılmış, biri hariç. Bryndor’ un babası bulmuş değeriyle paha biçilemez bir maden türü, edecekmiş kızına yakut bir kolye, sallamış elindeki kazmayı geriden öne. Kazma saplanmış halen asılı yarasaya, yarasa düştüğünde yere, bir insan formunu bürünmüş. Madenci şaşırmış önce, fark etmiş ki karşısındaki bir vampir. Meğer kazma kalbine isabet etmiş.
Madenci çıkmış bir hışımla mağaradan dışarı, koşmuş köy meydanına. Onun bu hallerini gören ahali sormuş. ‘’Nedir bu halin efendi, ışığını mı kaybettin?’’ Nefes nefese cevaplamış madenci: ‘’Mağaradalar vampirler, aynı yarasa gibiler. Kazmam birinin kalbine saplandı, öylece yere yığıldı.’’ Bunu duyan köylü yiğitleri takılmışlar madencinin ardına, yönelmişler mağaraya.
Almışlar vampir cesedini, yatırmışlar zincirli tabuta, gömmüşler kara toprağa. Sarımsaklarla, mızraklarla girmişler madene. İstememiş vampirler insanoğlunu öldürmek, onlara benzemek. Onlar da kaçmak istemiş, korkularından değilmiş, şereflerindenmiş. Birçok vampir orada yığılmış. Sadece birkaçı sağ kalmış, onlarda Fyrvash’ ın kızgın çöllerine, Xerathion’ un ateşine saklanmış.
Biri geri dönmüş, gidip madenciyi öldürmüş, bir de kızını kaçırmış. İşte vampirler insanlığa asıl korkuyu o an salmış.
[
Ben hikâyeyi anlatırken Yang araya girdi; ‘’Ama abla, bu yaptıkları yanlış değil mi?’’ Başımı aşağı yukarı salladım. Bu sefer Yin konuştu. ‘’İnsanların yaptığı mı yanlış yoksa vampirlerin mi?’’ Cevabı her ikisi de merak ediyordu. Onların yorumunu merak ettim. ‘’Siz yorumlayın bakalım.’’ Dedim gözlerim masadaki soğumuş çaydayken. ‘’Bence hata insanların. Kendi kafalarını doldurmuşlar, sonra da hepsini öldürmüşler. Vampirler de intikam almış. Olayı kan davasına çevirmişeler.’’ Dedi Yin, bir çocuğa göre gayet ciddi bir tavırla. ‘’Ama insanlar da korkmuş, can havliydi belki, korumak istedikleri kişiler vardır.’’ Yang’ ın fikri Yin’ in fikrine uyuşmuyordu, ama onlar ne zaman uyuşmuşlardı ki.
‘’Her ne olursa olsun sebepsiz biri öldürülmez Yang! Mesela senin böcekleri sebepsiz öldürmen gibi’’ Dedi Yin öfkeli görünmeye çalışarak. ‘’Sebepsiz değil ki, korkmuşlar hem ben böceklerden korkuyorum bek bir sebebim var.’’ Yang’ ın da kendince bir savunması vardı. Ben ise ikisinin arasında nötr kalmayı tercih etmiştim. Yin yastıkla Yang’ a vurdu ve ‘’Sus da dinleyeyim!’’ dedi. Anlaşılan bir savunma bulamadı veya cidden meraklıydı.
[
Diken üstündeki insan oğlu anlatmış evlatlarına bu kıyameti. Ne yapsın evlatlar, atalarının öcünü isteyecek kadar yürekli, alamayacak kadar da korkaklarmış. Büyümüş, hepsi adam olmuş. Vampirler hepsinin çocukluğundaki tozlu raflarda saklanmış. E babası ölmüş Bryndor’ un, kolay mı? Olmuş yiğit bir delikanlı, sormuş annesine, vampirler nerede? Annesi demiş gitme, dinlememiş Bryndor, almış azığını çıkmış yollara.
Önce gitmiş Fyrvash’ a, nasıl yanmamış her adımında? Oysa o çöl ki her kum tanesiyle kül edermiş insanı, ama intikam duygusu değil mi, kim dinler canın derdini? İlerlemiş de ilerlemiş, bulmuş yıkık dökük bir kilise, dinlenmiş. Xerathion volkanik dağının dumanı dört mevsim on iki ayı gece gibi gösterir, ateşi cehennemi aratmazmış. İşte bu dağın yamacında küller kadar kara, kor ateş kadar sıcak, intikam yemini kadar öfkeli bir şato varmış: Kearyth.
Okyanusa akan lavlara bakmış, parlayan Obsidyen taşlarında oyalanmış yeşil gözleri. Babasından mirasmış bu yeşil haneler ona. Annesi ne zaman baksa o yeşillere, kokusunu unuttuğu sevgilisini hatırlarmış, şimdi de dayanamazmış oğlunu unutmaya.
İlerlemiş Bryndor, bakarken yutkunduğu şatoya doğru. Gelmiş kapısına, dua etmiş ışık yanında olsun diye.
Burnuna gelen yanık kokusu ile yüzünü buruşturmuş. Geceden daha koyu olan kapı oyuklar içerisindeymiş. Bryndor’ un dokunduğu yer elinde kalıyor, parçalanıyormuş. Kapının paslı, yer yer kan öbeklerinin bulunduğu, yarasa şeklindeki büyük tokmağını sadece bir defa vurmuş. Bir defa, tek defa. Babası nasıl ilk vampirin canını tek hamlede aldıysa o da babasının izinden giderek tek hamlede alacakmış.
Kapı açıldığında çıkan gıcırtı Bryndor’ un kulaklarını tırmalamış. İçerisinin sisli ve aynı zamanda yoğun havası geliş nedenini bir kez daha hatırlatmış. O buraya hayırlı bir sebeple gelmediği gibi iyi bir misafirperverlikle de karşılanmayacakmış. Eşikten içeri adım attığında kapı ardından sert bir hamle ile kapanmış, Bryndor belli ki burada bir başına değilmiş.
Aslında plan oldukça basitmiş; Bryndor babasının intikamını alacak ve aynı zamanda -efsanelerde anlatıldığı gibi- yıllardı kanı emilen insan oğlu ve babasıyla beraber yok olan atalarının halkı için vampirlerin kanını dökecekmiş. Sahi vampirler bu efsanelerde anlatıldığı gibi tarih boyu insanların kanını mı emmiş, canını mı almış, yoksa yerinden mi etmiş? İnsanlık sadece kafasında mı kurmuş, yoksa bir delinin söylediğine bin akıllı mı inanmış? İşte bu işin aslını kimse çözememiş. Belki de vampirlerin ataları zamanında insanoğluna zulmetmiş ama atalarının kahrını bir zamanalar mağarada saklanan yarasalara mı çekmeli, yoksa insanlık da vampirler de atalarını bir kenara bırakıp beyaz bayrak mı asmalı? Artık her iki taraf ta beyaz bayrak çekmez. Biri mağaradaki yarasanın vampirler kralı olduğunu bilmeden onu öldürdü ve inlerin açık etti, diğeri o madenciyi öldürüp karnı burnunda ve gencecik kızı olan karısının elinden kızını çaldı. Geçmiş kimin umurundaymış ki, bu gidişle efsaneler efsane olarak kalmayacak ve yaşanacakmış.
Bryndor sağına soluna bakınmış, sanki mumlar bile gri ve soğuk yayıyormuş o titrek kıvılcımlarını. Tavandan sarkan örümcek ağları, içindeki kömürler artık tuzla buz olmuş bir şömine, hemen sağ ve solundaki yamalı, telleri atmış koltuk, bir ayağı olmadığı için yamuk ve eğimli duran, artık tahta kurularından çürümüş bir masa. Yerdeki delik deşik olmuş halı ve etrafında bulunan; boyunun nerdeyse iki katı olan, gri renginden midir yoksa volkanik dağın sisi, dumanından mıdır bilinmez etrafı göstermeyen, kan kırmızısı damlaların kuruduğu camlar varmış. Üst kata çıkan merdivenlere yaklaştığında burnuna gelen köz kokusu ve yaklaşan adım sesleri üşüyen bir kuş gibi içini ürpertmiş.
Yaklaşan adım seslerinin yanında bir de kanat sesi duymuş ve tavanda asılı duran yarasa dikkatini çekmeyi başarmış. Havadaki sisten görebildiği kadar bakmaya çalışmış ve oldukça küçük olduğuna kanaat getirmiş. Sağ ve sol merdivenlerden inen iki vampir ve tavandaki yarasanın vampir suretine bürünüp Bryndor’ un etrafını sarması, az da olsa tedirginleşmesini sağlamış.
Sağ merdivenden inmiş olan kadın vampir; kanı çekildiği her halinden belli beyaz yüzü, baktığı her yeri yakmaya hazır olan parlak kırmızı irisleri, ince ve kemik yapılı uzun vücudu, beline değen gece karası düz saçları, durgun sükûneti ile oldukça soğukkanlı duruşunu ve tepkisizliğini gözler önüne seriyormuş. Belirgin elmacık kemikleri, keskin çene hattı olan bu kadın sadece sert mizacı ile değil görünüşü ile de Bryndor’ un kemiklerini sızlatmış. Etekleri yanmış uzun, mat siyah elbisesi köprücük kemiğine kadar açık ve vücudunu sıkıca sarıyormuş. Boynuna bağlı duran ve şapkası inmiş pelerininin kuyruğunu yer yer yamanmış ve yırtık kısımları odanın havasını daha da ağırlaştırıyormuş. O vampir ki ateşin etkisinde, bu karanlık dumanın gölgesinde kalmış, merhameti ve sevgiyi unutmuş olan Thalara imiş.
Yırtık halının üzerinde ağır adımlarla ilerlerken yere düşen hafif gölgesi ve boğuk camlardan vuran ters ışık onu olduğundan daha zarif kılıyormuş. Bu sırada merdivenlerin gıcırtısını umursamadan ser adımlarla inene biri daha varmış.
Sol merdivenden inen erkek vampir; ölü beyazı teni ve keskin çene hattı, sert elmacık kemikleri ile bakanı hem doyuramıyor hem de ürkütüyormuş. Dik başı, yutkundukça aşağı-yukarı hareket eden belirgin ademelması, baktığı her yeri adeta küle çeviren ateş kıvılcımlarından daha sıcak ve kırmızı bakan irisleri ile gözlerindeki öfkeyi içinize işlermiş. Dirseklerine kadar sıvanmış siyah gömleği ve altındaki siyah pantolonunu, yer yer aklar düşmüş, tutam tutam alnına dökülmüş saçların ve onları örten kan kırmızısı şapkası olan pelerini ile kemikli yüzünü ve sert bakışlarını karşısındaki adama: Bryndor’ a dikmiş. Bryndor nereden bilebilirmiş ki karşısındaki vampirin, babasının öldürdüğü vampirin oğlu Fynric olabileceğini?
Sağdan ve soldan gelen vampirlere bakakalmış olan Bryndor, arkasına duyduğu sesle dönmüş. Nerdeyse beş yaşında olan bu vampir çocuğu; yeni çıkmış sivri vampir dişleri ve açık kırımızı olan gözleri ile sinirli sinirli Bryndor’ a bakıyormuş. Kırmızı pelerininin tüm vücudunu kapatmış olduğu ve sadece ayaklarının ucunun göründüğü bu yavru vampir; sert bakışları, soğuk mizacı ve duygusuzluğu ile ne kadar annesi ve babasına benzese de bakışlarının ardında bambaşka bir şey yatıyormuş. Çocukluk ve çocukça duygular. İşte bu çocuk, vampirlerin bir sonraki varisi Nerthas imiş.
[
Karakterleri tasvir ettiğimde hepsi gözümde canlanmıştı. Okuduğum o satırlar, çevirdiğim sayfalar… Hepsi canlı bir şekilde zihnimde ve gözümün önündeydi. Bir süre duraksadım ve bakışlarımı dikkatle beni izleyen Yin ve Yang’ a çevirdim. Yang olan biteni anlamaya çalışarak başını yana eğmiş ve bakışlarını gözlerimde kilitlemişti. Yin’ in ise ne düşündüğünü kestiremiyordum: belki de betimlediğim vampirlerin gözünün önüne getirmeye çalışıyordu, bilemem.
‘’Abla?’’ diyebildi Yang başını dik tutarak. ‘’Ben yapacak bir yorum bulamıyorum ki, devam etsene.’’ Gülümseyerek Yang’ in saçlarına elimi daldırdım ve biraz dağıttım. Yang homurdanarak saçını düzeltmeye çalıştığına Yin söze girdi. ‘’Bunu söylemek istemesem de Yang haklı abla, yorum yapmak istesem de yapamıyorum.’’ Bir parça bulmak istiyorlardı, üzerine konuşulacak, durulacak ve ele alınacak bir parça ama hikâye her haliyle bir gözden geçirilmeliydi. Sonunda Yang aklına bir şey gelmiş gibi yatakta zıplayarak doğruldu. ‘’Peki abla, her şey anladım da’’ aklındakileri toparlayıp cümleye dökmek için duraksadı. ‘’intikam duygusu, o ne?’’ Peşinden Yin de doğruldu ve merakla başını sallayarak pür dikkat bana baktı, aslında çok doğru bir noktaya değinmişlerdi. Sadece üçümüzün bulunduğu ve dış dünyada neler olup bittiğini bilmediğimiz şu kulübede intikamı ve benzeri kötü duyguları nereden bilebilirlerdi ki? Onlara bu günlüklerde geçen hikayeleri anlatarak iyi mi yoksa kötü mü yapıyorum, hiç emin değilim. Bir düşününce; çocuk akıllarına bu tarz düşünceler sokmak yanlış geliyor ama bir yandan da ben belki ölünce onlar çoktan dünyaya açılmış olacaklar ve bu dünya Selesya dahi olsa sütten çıkmış ak kaşık değil, bir yerde hazır olmaları gerekiyor. Derin bir nefes aldım ve akıllarını pek zorlamadan onlara intikamın ne olduğunu anlatmaya başladım.
‘’Öncelikle bilmeniz gereken intikamın asla ve asla iyi bir şey olmadığı ve doğru sonuç vermeyeceği. Her neyse ve her nasıl bir intikam alırsanız alın bu sizi sadece tatmin edecek o kadar.’’ Onlara her ne kadar intikam almanın kötü bir şey olduğu anlatmaya çalışsam da benim içimde de bir intikam arzusu vardı. Bu intikamı sadece kendim için değil, yetim kalmış kardeşlerim için de almak istiyordum, ama şimdi onlara intikam almamaları ve bunun doğru olmadığıyla ilgili öğütler veriyordum.
İşin aslına bakacak olursak haklıyım, İntikam almak yanlış bir şey ve yapmamalıyım ama ilk fırsatta da -ki eğer öyle bir fırsat olursa- yapacağım. Kötü Ruhlardan ailemin, kardeşlerimin, krallığımın ve halkımın, bir daha asla göremeyeceğim sevdamın intikamını alacağım.
Bu vereceğim örnek doğru mu bilmiyorum ama yine de vereceğim. ‘’Şimdi beni iyi dinleyin; İntikam sana yapılanı yapmaktır.’’ Elimden geldiğince basit anlatmıştım ve daha fazla bu konu hakkında konuşmadan hikâyeye dönmek istiyordum, bir an önce anlatıp uyumak. Ama istediğim gibi olmadı ve Yang bir soru daha sordu; ‘’Şimdi Yin bana bir bardak süt veriyor ve ben de intikam almak için ona bir bardak süt veriyorum’’ bir az daha düşündü ve devam etti. ‘’böyle bir şey mi?’’ İnsan eli değmemiş gibi olan saf kalbi ile dudağıma bir tebessüm yerleştirdi. O sırada Yin, Yang’ a baktı ve ‘’Senin bu dediğin iyi bir şey, ablam intikam kötü bir şey dedi. Sence senin bu dediğin intikamın tanımına uyuyor mu Yang?’’ Yin duyduklarını daha rahat kavrayan bir zekaya sahipken Yang için durum böyle değildi. Yang’ a örnekler vermem ve öğretmek için biraz efor sarfetemem gerekiyordu, yine de günün sonunda ikisi de bir şeyler öğreniyor ve ellerinden geldiğince unutmamaya çalışıyorlardı. Yang elini çenesinin altına koydu ve başını salladı, ardından işaret parmağı ile havayı gösterip ‘’Şimdi anladım’’ diye şakıdı. ‘’Eğer Yin gelip sütü bile isteye benim üzerime dökseydi ve ben de buna öfkelenip onun da üzerine süt dökseydim bu intikam olurdu.’’ Gayet de güzel kavramıştı. Bu sefer de ben bir soru sormaya karar verdim.
‘’Peki o halde, intikam almak neden kötü ve yanlıştır?’’ İkisi de önce birbirlerine sonra bana baktılar. İşlerini kolaylaştırmak için onlara minik bir ipucu verdim. ‘’Yang’ ın süt örneği üzerinden düşünün durun bakalım.’’ Dedim. Yang ‘’Hım…’’ gibi sesler çıkarırken Yin başını kaşıyarak düşünüyordu. Kahverengi saçları alnına dökülüyor, aynı renk gözleri aklından geçen düşünceler ile parlıyordu. İkisi her ne kadar yan yan ayırt edilemeseler de zihin yapısı olarak bambaşka çocuklardı. Yang’ ın aklına bir şey gelir gibi oldu ve ardından duraksayıp düşünmeye devam etti. Bu defa konuşmaya ilk Yin başladı. ‘’Yang benden intikam alsa, sonra ben Yang benden intikam aldı diye intikam alsam ve ardından Yang tekrar intikam alsa bu böyle sürüp gider.’’ Gayet güzel bir yere değinmişti, son bir şey daha söyledi. ‘’E biz böyle birbirimiz üzerine sürekli süt döksek aç kalırız.’’ Yin’ in ise farklı bir yorumu vardı. ‘’İyi de bana yapılan bir şeye karşılık vermezsem devam ederler. Hem sen merak etme Yang, aş kalmayı göze alacak değilim.’’ O da kendince haklıydı, fikrini savunmaya devam etti. ‘’Hem her şekilde birileri birilerine zara veriyor, nasıl olduğunun ne önemi var. Pısırık gibi kalmaktansa karşılık vermek daha mantıklı, sütle olsa bile.’’ Yin’ in yorumu Yang’ ı pek etkilememişe benziyordu. ‘’İyi de sana yapılana karşılık vermeden pasif bir şekilde durursan bir sonuç alamazlar ve eninde sonunda dururlar.’’ Yang hala barışçıl bir tutum sergilerken Yin ‘’Hiç de bile!’’ diye çemkirdi. ‘’Senin pasif olduğunun görürlerse eğer, üstüne yürümeye devam ederler. Hadi barışçıl çözümlerinle kurtulabiliyorsanız kurtulun bakalım Yang Bey!’’
Gece ağır ağır çökmüştü, kurtların ulumaları ve baykuşların sesleri rüzgâra karışmıştı bile. Hikâyeyi bir an önce bitirmek ve ağırlaşan göz kapaklarımı sabaha kadar dinlendirmek istiyordum. Bu yüzden; ‘’Hikâyeye devam edelim mi? Sonra güzelce uyursunuz ve sabah fikirlerinizi tartışırsınız, olur mu?’’ dedim. İkisi de başlarını evet anlamında salladılar ve yatağa tekrar uzanarak yün battaniyeyi boğazlarına kadar çektiler. Eriyen mumun titrek ışığında, hikâyenin geri kalanını anlatmaya devam ettim.
[
Bu üç vampir sarmış Bryndor’ un etrafını. Fynric, Bryndor’ u süzerek etrafında birkaç tur dolanmış ve ardından o soğuk sesini duymuş. ‘’Ey insanoğlu, ne işin var burada, kanımızı dökmeye mi geldin?’’ Bryndor dik duruşundan vazgeçmemiş. ‘’Nerden bir kral? Babamın, atamın intikamını almaya geldim.’’ Ardından Thalara’ nın alaycı kahkahası camlara çarpıp odada yankılanmış. Kuru dudaklarını büzüp karşısındaki adamı süzdükten sonra o da lafa girmiş. ‘’Akıllanmadınız değil mi? Bir yerde durun artık, siz bir adım atın ki biz de bir adım atalım. Anlamıyor musunuz, siz bizden birin öldürürseniz biz daha azıyla yetinmeyiz.’’ O an yüksek bir uğultu duyulmuş ve Bryndor etrafına bakındığında camın dışında ve merdivenlerin bağlandığı balkonlarda vampirler görmüş. Tavan ise yarasalardan görünmez bir hal almış.
O an Bryndor’ un aklında bir fikir parlamış. İntikam isteğinden vazgeçtiğini söyleyecek, vampirlerin arasına sızacak ve yanında getirdiği zakkumları kullanarak soylarını çürütecekmiş. E neticede onlar da haklılar, bu davanın bir yerde bitmesi gerekiyormuş ki vampirler döktükleri kanın azlığı ile yetinmek zorunda kalmasın.
Plan oldukça basitmiş aslında. Tek ihtiyacı olan bir kadeh dolusu kanmış. Kan bulunurmuş bulunmasına da sıradan bir kana değil, insandan vampire dönüşen bir vampirin kanına ihtiyacı varmış. O kanı bir kadehe dolduracak, ezip özünü çıkarttığı zakkumları içine ekleyecek ve vampirlerle ilan ettikleri barışı kutlarken hepsinin içeceklerine -ki bahsi geçen bu içecek kan- çoktan bu zehri koymuş olacakmış. Aklına gelen bu düşüncelerle sanki bir yenilgi kabul etmiş gibi omuzlarını düşürmüş. Aklından geçen şey ise oynadığı roller ile vampirleri kandırmak ve istediklerini yaptırmakmış, onların ne kadar manipülatif olduğunu bilmeden.
‘’Ha tabii ki kaos istiyorsan veririz ama fikrini değiştirirse kabulüz.’’ Bryndor karşısındaki adamı süzdü, onun da mı bir planı vardı yoksa ciddi ciddi beyaz bayrak mı çekmek istiyorlardı. Şöyle bir düşününce her ne olursa olsun ondan şüphelenmedikleri sürece her şey Bryndor’ un işine gelecekmiş. ‘’Peki o halde, uzlaşalım, bu uzlaşma iki medeniyet için de büyük bir adım, bana biraz Kearyth’ ten, Xerathion yanardağından ve Fyrvash’ dan bahsetsenize? Kardeş medeniyeti tanımamız gerek.’’ Gamsız bir şekilde gülümseyen Bryndor, Fynric’ e doğru adımlar atmaya başlamış. O sırada Nerthas merdivenleri göstererek ‘’Gel de bu cehennemi tanı.’’ Demiş. Ardından Thalara’ nın haykırışıyla tüm vampirlere yarasaya dönüşüp üst kata uçarak şatodan ayrılmışlar. ‘’Dağılın!’’ Thalara’ nın sesi hala yankılanıyormuş.
Dördü birden üst kata çıkan merdivenlere yönelmiş ve her basamakta artan gıcırtılar bir yerden sonra acı dolu çığlıklar gibi duyulmaya başlamış. Üst kata doğru ilerlediklerinde sol tarafta kalan koridor ve şatonun devamı parçalanmış bir şekilde mahvolmuş. Xerathion volkanik dağı oldukça net bir şekilde görünüyor ve o taraftan vuran sıcak hava cehennemi aratmıyormuş.
Sağ tarafa döndüklerinde bir odaya yönelmişler. Odanın camı kırık, içerisi dağınıkmış. Nerthas yarasa kılığını bürünmüş ve pencerenin olduğu tarafa asılmış, Fynric ve Thalara ise sandalye çekip oturmuş ve Bryndor’ a da oturmasını işaret etmişler. ‘’Beni iyi dinle insanoğlu, ben atalarımın intikamını almak istemiyorum, ben torunlarıma rahat bir yaşam sürdürmek istiyorum. Sana bir sözleşme vereceğim ve sen de imzalayacaksın, bu düşmanlık bitecek, torunların torunlarıma uzak kalacak.’’ Vampirler kralının tek isteği şu cehennem gibi olan Fyrvash’ dan bir an önce kurtulmakmış. Bu lafların üzerine Bryndor da söze girmiş. ‘’Torunların torunlarımın kanını emmeyeceğine dair güvence verebilir mi?’’ Tek kaşını kaldırarak sorgulayıcı bakışlarını Fynric’ e dikmiş ama cevap Thalara’ dan gelmiş. ‘’Size bu güvenceyi bir kraliçe olarak sunuyorum ki: eğer torunlarınız değerli madenler için mağaraları yağmalamazsa torunlarımız da kanınızı emmek zorunda kalmaz.’’ Bryndor kraliçenin soğuk mizacını ve durgun bakışlarını izlerken boynunda, saçlarının arkasında bir şey far etmiş: diş izi.
Belli ki Thalara insandan vampire dönüşmüş ve ardından nasıl olduysa tahta çıkmış. O sırada Bryndor’ un aklına köylüden duyduğu bir hikâye gelmiş. Hikâyeye göre vampir kralının oğlu halkının intikamı için genç bir kadını kaçırmış ve ondan bir daha haber alınamamış. Belli ki karşısındaki kadın oymuş.
Bryndor hiç şüphe etmeden önündeki sözleşmeyi imzalamaya karar vermiş ve kalem istemiş. ‘’Öyle kolay değil insanoğlu,’’ Fynric elindeki iğneyi göstermiş. ‘’imzayı kanınla atacaksın.’’ Bryndor şaşkın bakışlarını önce etrafta sonra Fynric’ in yüzünde gezdirmiş, kral oldukça eğleniyormuş gibi gözükse de gözlerinin ardında bir ciddiyet varmış. ‘’Eğer olur da sözleşmeyi bozarsan yaşanacaklar için.’’ Bryndor sertçe yutkunmuş ve ardından sesindeki titremeyi gizleyerek sormuş. ‘’Yaşanacaklardan kastınız ne?’’ Fynric bakışlarını Thalara’ ya çevirmiş ve ‘’Sen devam et sevgilim.’’ diyerek sözü ona devretmiş, Thalara ise konuşmaya başlamış. ‘’Eğer olur da sözünden dönersen benim ejderham Velgrat seni yakacak ve ardından Fynric’ in ejderhası Pyrrath yaşadığın memleketi yakacak.’’ O an içine bir korku çöken Bryndor: babasının ve beraberinde ölenlerin intikamını almak isterken beraberinde yok etmesi feci bir son olurmuş.
O sırada bir seda fısıldamış Bryndor’ un kulağına. ‘’Ne fark eder ki, her şekilde babanın ve beraberindekilerin intikamını alacaksın, senin ve beraberinde öleceklerin intikamını da alacak biri bulunur elbet. Hem ejderhaların nereden haberi olacak ki? Haberdar olmaları için sahiplerinin haber vermeleri gerek, e onlar zaten ölmüş olacak. Aklını kullan.’’ Kötü Ruhların bu fısıltısı Bryndor’ a çok mantıklı gelmiş ve kabul etmiş. Sözleşmeyi bile okumadan parmağına batan iğnenin akıttığı kanını sararmış kâğıda basmış. Kral ve kraliçe tatmin olmuş bir şekilde birbirine baktıklarında Bryndor yaptığı şeyin farkında bile değilmiş.
Gökte aheste, aheste yükselmeye başlayan güneşin etkisi ile odadaki tüm vampirler bir anda yarasaya dönüşüp uçup gitmişler. Bryndor neler olduğunu anlayamadan odada dolanmaya başlamış ve en sonunda odadan çıkıp koridorda ilerlemeye koyulmuş. Koridorun sonundaki odadan gelen sese kulak kesilmiş ve merakına yenik düşerek kapı deliğinden içeriyi izlemeye başlamış.
Thalara kralı sertçe ittiğinde tiksinti dolu gözlerini onun üzerine dikmiş. ‘’Senden nefret ediyorum, sen benden her şeyimi aldın! Buradan kurtulmanın bir yolunu bulacağım.’’ Fynric ise Tahalar’ ya yaklaşmış ve onu omuzlarından tutarak gözlerine gözlerini kilitleyip konuşmaya başlamış. ‘’Sen en başından berridir bir vampirsin ve benim karımsın. Ben seni ailenden kaçırmadım ve sen kraliçe olmak için doğdun.’’ Fynric’ in gözleri tüm bu söyledikleri boyunca daha parlak bir kızıl halini almış, Thalara ise başını onaylar manada sallıyormuş. ‘’Senin evin burası ve senin ailen bizi, sen beni ben de seni çok seviyorum, anladın mı?’’ Thalara tekrar onaylar manada başını sallamış ve oraya yığılıp kalmış. Bryndor ise bu gördüklerinden sonra buradaki hiçbir vampiri, kendi insan zihni ile manipüle edemeyeceğini anlamış ve direkt planını eyleme dökmeye karar vermiş. O sırada kapıya doğru yönelen kral ardındaki kadına bakmış ve geri dönmüş. ‘’Karanlığa batasıca güneş, nasıl da sildin şu insancığın aklını, hipnoz etmekten başka çare bırakmıyor ki. Sevmeyecek işte, beni hiç sevmeyecek.’’ Bir an duraksamış kemikli elleriyle yüzünü ovuşturmuş. Yandaki sandalyeye çökmüş ve yerdeki kadına bakarken kendi kendine mırıldanmaya devam etmiş. ‘’Seni hipnoz etmek istemiyorum, sahte sevgini de istemiyorum. Thalara, ben senin beni gerçekten sevmeni, oğlumuzu gerçekten kabullenmeni istiyorum.’’ Derin bir iç çekmiş ve yerdeki kadını kucaklayıp yatağa yatırmış. ‘’Ama haklısın benim güzeller güzeli Thalara’ m, biri beni de ailemden çalsa ben de sevmezdim onu ama ne olurdu ki benim ailem sen olsan. Şu ölümsüz yaşamımda her geçene gün bana olan bu sahte sevgin benim ecelim oluyor. Ne olur, madem beni sevmeyeceksin, o halde alsan ya şu hançeri ve kalbime saplasan?’’
[
Yin ve Yang aynı anda bana baktı ve ikisi de aynı anda konuşmaya başlayınca hiçbir şey anlamadım. ‘’Durun, çocuklar teker teker konuşun.’’ İlk söz hakkını Yang aldı. ‘’Nasıl yani Fynric Tahalara’ y aşık mıymış?’’ Bir iç çektim ve Yang’ ın sorusunu cevapladım. Fynric’ in Thalara’ ya olan aşkı benim çocukken halk arasında duyduğum bir destandı, öyle ki en sevdiğim de buydu. ‘’Hem de ne aşk. Öyle bir aşıkmış ki halk benim zamanımda halen anlatırdı.’’ Yang şaşkın gözleri ve açık kalan ağızı ile bana baktı. Yin ise hemen atladı. ‘’Bence Thalara sevmemekte haklı, biri beni de sizden zorla alsa ben de onu sevmem. Hem o onu hipnoz ediyor bu çok aptalca.’’ Kollarını göğsünde birleştirdi ve asık bir suratla konuşmaya devam etti. ‘’Tamam, onu sevsin istiyor ama böyle olmaz ki, ben de bahçedeki kuşların beni sevmesini istiyorum ama onları hipnoz etmiyorum! Sinirlendim ben abla, lütfen devam et.’’ Çok tatlı rica etmişti ve ben de devam ettim.
[
Kral, kadını odada bırakmış ve bu sefer kapıya doğru emin adımlarla yürümüş. O an Bryndor kapıdan uzaklaşmış ve herhangi bir odaya girip oradan çıkıyormuş gibi yapmış. Bryndor’ a dönen Fynric: ‘’Seni soframızda görmekten şeref duyarız insanoğlu, Sevgilim biraz rahatsız, sofrada bulunamayacak.’’ Diyerek koridorun diğer tarafına doğru ilerlemiş. Çıktığı odaya geri girerek etrafı incelemeye başlamış.
Kırık cam ve yanık perde insana burada ne yaşandığını sorgulatıyormuş. Yerde kırık çerçeveler, kaplaması soyulmuş duvarlar ve yamanmış halılar… Bryndor asıl yapması gerekeni hatırlamış ve bohçasındaki eşyalarını çıkartıp zakkumları tokmakla ezmeye başlamış. İçine biraz su ekleyip özü elde ettiğinde bir şişeye koymuş ve şişenin mantar kapağını kapatıp eşyalarını toplayarak çıkmış. Şişeyi cebine koyduğunda diğer elindeki hançeri arkasında saklayarak Thalara’ nın baygın yattığı odaya gitmiş ve kapıyı sessizce ardından kapatıp iyice kraliçeye yaklaşmış. Elindeki hançeri havaya savurduğunda bir hışımla kalbine saplamış ve bohçasında doğru ilerlemiş. Çıkarttığı kadehe kanı doldurmuş ve içine zakkumun özünü dökmüş. Yaptığı bu zehri daha büyük bir şişeye doldurmuş ve onun da kapağını kapattıktan sonra cesedin yanından ayrılmış.
Bir kadeh dolusu kanla dolu olan şişeyi pantolonunun kemerine sıkıştırmış ve bohçasını, camı kırık odaya bırakıp mutfağı bulmak için ilerlemiş. Aşağı kata inip büyük kapıyı açtığında kazanlar dolusu yemek ve donatılmış bir masa görmüş. İşte tam aradığı kazanı gözüne kestirmiş ve üzerindeki ‘Tüm vampirlere dağıtılacak kan.’ Yazısını okuduktan sonra hazırladığı zehri içine dökmüş. Kepçe ile bir güzel karıştırdıktan sonra kendi kendine sırıtarak mutfaktan ayrılmış.
Sofranın hazırlanacağı zamanı beklerken üst kata, bohçasını bıraktığı odaya çıkmış ve duvarda duran tek bir raf dikkatini çekmiş. Rafta sadece bir kum saati, damla şeklinde yakuttan bir kolye ve bir de defter varmış. Defterin deri kapağında parmaklarını gezdirdikten sonra ilk sayfasını çevirmiş ve okumaya başlamış;
Bu cehennemde ilk günüm;
Fynric denen o vampir beni ailemden aldı ve buraya getirdi. O beni buraya getirmeden önce, karnı burnunda annemin dediklerine göre babamı da o öldürmüş. Canım babam, bana ‘Yakut kadar değerli Thalara’ m, sana söz, ilk bulduğum yakuttan sana bir kolye yaptıracağım.’ Deyişi hala kulaklarımda yankılanıyor. Onu ve annemi çok özledim. Sahi, annem nasıldır? Karnı burnundaydı en son. Bir erkek kardeşim olacaktı benim. Hatta adını da ben koyacaktım: Bryndor. Şimdi ise sadece babamın ölmeden önce bana gönderdiği yakut kolyem var.
Bu kadar yazıyormuş defterde, diğer sayfaları boşmuş fakat bu tek paragraf bile Bryndor’ u dehşete düşürmeye yetmiş. Bryndor az önce, kendi elleriyle ablasını öldürmüştü. Elleri titrerken Fynric’ in sesi kapının ardından gelmiş. ‘’Ey insanoğlu, ziyafet hazır seni bekliyor.’’ Bryndor az önce okuduklarının etkisinden çıkamadan merdivenlere yönelmiş ve aşağı inmiş. Yemek salonuna geçtiklerinde ne diğer odalar gibi yanmış perdeleri ne havadaki yoğun sisi ne de çatlamış porselen tabaklardaki yemekleri önemsemiş.
Kral konuşmaya başlamış. ‘’’Bu barışın şerefine tüm vampirlere kan dağıtıldı, zira ey insanoğlu, takdir edersin ki şu şartlarda kana birçoğumuz muhtacız. Sadece insan kanı değil, biz tüm canlıların kanın içeriz, e bu anlaşmadan sonra dostumuza zara vermeyiz.’’ Masadaki herkes Fynric’ i alkışlamış ve herkes aynı anda ‘’Uzlaşmanın şerefine.’’ Diyerek kan dolu kadeh bardaklarını havaya kaldırmışlar. ‘’Baba.’’ Diye seslenmiş Nerthas. ‘’Annem nerede?’’ O sırada kral yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirmiş ve olanlardan haberi olmayacak ki, ‘’Thalara’ nın gene başı ağrıyor, uyanınca gelecek, istersen gidip uyandırmayı bir dene oğlum.’’ Bryndor o an sertçe yutkunmuş ve elindeki bardaktaki kanı içe içe giden Nerthas’ a bakarken çatalını düşürmüş.
Bir anda gökte uçan yarasalar birer birer yağmur damlaları misali dökülmeye başlamışlar. O an merdivenlerden çıkan Nerthas ve masadaki diğer konuklar da art arda yıkılmaya başlayınca ne olduğunu anlamaya çalışan kral bir yudum aldığı kadeh bardağını masaya bırakıp Thalara’ nın olduğu odaya doğru koşmuş. Thalara’ yı kanlar içinde gördüğü an yanına çöküp ellerini öpmüş, döktüğü gözyaşları ile sevdiğinin soğuk ellerini yüzüne bastırmış, oysa onun da vakti çok kalmamış. O da son nefesini vermiş, başı ise sevdiğinin kucağın düşmüş.
O sırada şatoyu terk etmeye kalkan Bryndor, kapıyı sertçe açtığında karşısında Thalara’ nın ejderhası Velgrat’ ı bulmuş. Bu vampirler nasıl oldu da insanlığın bile evcilleştiremediği iki türden biri olan Xerathion Ejderhalarını kendilerine sadık bir şekilde evcilleştirdiler? Bryndor Velgrat’ ın ateşinden kaçarken geriye doğru sendelemiş ve ayağının takıldığı kiriş yüzünden yere düşmüş. Velgrat’ ın kızgın alevleri tenini kavurmuş ve yanık etin kokusu şatoya yayılıvermiş. Bryndor ise intikamını almak için gediği memleketinin ve mezardaki babasının Pyrrath tarafından ne hale geldiğini asla öğrenememiş.
[
Bu hikâye de böyle kapanmıştı. Yaşanmamış bir aşk, hileli bir anlaşma, kaybedilen birden çok hayat…
Yin de Yang da bana şaşkın gözlerle bakıyorlardı, hikâyenin etkisini bir az olsun üzerimden attım ve gülümseyerek ‘’Hadi bakalım, uyuyun ve hikâyeyi bir az sindirin, saat çok geç olduğu için sabah tartışmanız gerekecek, anlaşıldı mı?’’ Kabul ettiler ve sıkıca battaniyeye sarındılar. Yang her geceki gibi Yin’ e sarılmaya çalışırken Yin ondan kurtulmaya çalışıyordu. İkisinin de yanaklarına öpücükler kondurdum ve erimiş mumu söndürerek kendimi uykunun kollarına, gecenin güvenli karanlığına bıraktım.