İçeriğe geç

Yitik Orman Günlükleri

Bölüm 1 · 11 dk okuma

Yitik Orman Günlükleri

Bölüm 1

GİRİŞ

Bir zamanlar İyi Ruhların bile ürkütücü göründüğü Selesya adında bir diyar varmış. Bu diyar ki hem çorak çölleri hem de aktif yanar dağları ile ateşi içinize işlerken; buzulları, buzdağları ile soğu her zerrenize yayarmış. Girdabından hiçbir gemici sağ çıkamaz, kapanlarından kurtulamazmış. Maceraperest korsanların bile kâbusu olur, adını duyduklarında titremelerine sebebiyet verilmiş.

Tanrı Selesya’ yı yarattığında farkında olmadan küçük de olsa bir evren yaratmıştı. Tanrı Selesya’ ya beraberinde azılı düşmanlar da getirmişti. Kötü Ruhlar cennetten ve cehennemden kovulduklarından beridir Selesya’ ya hüküm sürmek ve orada yaşayan her canlının bilincine girerek sayılarını arttırmak peşindelermiş. Sayıları arttıkça Selesya ikinci bir cehennem olacak ve Kötü Ruhlar Tanrıdan intikamlarını almış olacaklarmış. Bunun üzerine Tanrı Selesya’ ya İyi Ruhlarını göndermiş. İyi Ruhlar iş çığırından çıkıncaya dek Kötü Ruhların dağıttıklarını toparlamışlar. Kötü Ruhlar intikam ateşi ile yanıp tutuşurken en büyük ve aynı zamanda da en tehlikeli oyuncakları olan ateşle oynamaya başlamışlar. İşte Kötü Ruhların bu oyunu İyi Ruhların bile kontrol altına alamayacağı tehlikeler doğurmuş.

Ateşin korkutamadığı ve aynı zamanda Kötü Ruhların zihnine giremediği canlılar kurban gidermiş. Ölüm onlar için kaçınılamaz ya da öyle bilinirmiş. Saklanmak ve sağ kalmak zormuş ama yaşamaktan daha zor bir şey varsa o da korkarak yaşamakmış. Esaret altında yaşamak kadar olmasa da Kötü Ruhlara direnmek zor ve tehlikeliymiş. Her bir can ateşten kaçacak kadar korkak ama Kötü Ruhlara baş kaldıracak kadar cesaretliymiş. İşte bu yüzden insanlık zıt ola duyguları aynı anda hissetmeyi öğrenmiş. Korkarak savaşmış ve cesaretleri ile saklanmışlar. Kötü Ruhların harlanmış ateşinden kaçanlar ise bunu çok iyi bilirmiş. Onlar aynı zamanda bilmemesi gerekenleri de çok iyi bilir, okur ve öğrenirlermiş. Her zaman bedel ödemeyebilir ama bu onları kurtaramaz, hatta bedel ödemek için yalvartabilirmiş.

[

Tanrı iyilik için cenneti kötülük için ise cehennemi yaratmış. Kötü Ruhlar o denli kötüymüş ki hiçbir zaman cennete sahip olamamışlar. Hatta Kötü Ruhlar cehennem için kötü cennet için ise çok kötülermiş. Ne o güneşli günleri görebilmiş ne de temiz havayı soluyabilmişler. Cennetin nimetlerini tadamadan kovulmuşlar. Oysa ki Tanrıya karşı özürleri kabahatlerinden büyükmüş. İnsanoğlu yaratılırken onların kalplerine ve beyinlerine serpiştirdikleri tohumlar filiz verdikçe insanoğlu erdemden, saygıdan, merhametten ve en önemlisi sevgiden uzak kalmış. Öyle ki yarattığı ikinci cennetin -Selesya’ nın- bu denli mahvolduğunu gören tanrı cehennemi bu yüzden yaratmış ve Selesya’ ya İyi Ruhları göndermiş.

Kötü Ruhlar cehennemle tanışmış, cennetten kovulmanın verdiği öfke ile ateşi de almış ve cehennemi alevler içinde bırakmışlar. Oraya düşen insanoğulları ise yanmış ve hiç olmadıklar kadar pişman olmuşlar. Bunun üzerine Tanrı Kötü Ruhları cehenneme hapsetmek ve onları kendi ateşinde yakmak istemiş ama ateşin Kötü Ruhlara sadistçe bir zevk verdiğini görünce onları cehennemden de kovmuş. Bunun üzerine Kötü Ruhlar Selesya’ ya yayılmış ve kendi cehennemlerini yaratmaya ant içmişler.

[

Cennetten bir parça gibi olan Selesya’ da ufak da bir krallık varmış, dağın tepesinde bir şato ve yıldızlar gibi dağınık, dağın eteklerine serpiştirilmiş küçük, mütevazı evler. Dağın eteklerinde yaşayan halk Kral Alarino’ nun kudreti, gücü ve doğruluğunda, Kraliçe Seraphine’ nin bilgeliği, ilimi ve zarafeti altında huzurlu bir yaşam sürerlermiş. İyi Ruhların bile sakındığı bu krallık kötü ruhlar için bir ziyafete dönüşecekmiş. Halk kendilerine Saklananlar dermiş. Bunun sebebi yüzyıllar boyu saklandıkları dağın eteklerine kötülüğün uğramamasıymış. Halk iyilik içinde yaşar, adalet ile kalkınır, bilgi ile de gelişirmiş. Kötülüğün olmadığı yerlerde yaşam yaşamaya değer ve anlamlı olurmuş. Ama her şeyin bir ilkinin olacağı gibi Kötü Ruhlar Selesya’ ya da dadanmış ve her prensesin 3 gün 3 gece düğün yapmayacağı, sonsuza kadar yaşamayacağı gibi Selesya’ nın sonsuza kadar mutlu hüküm süreceği bir son olmayacakmış.

O güzel şatosunun balkonundan halkını selamlayan Kral Alarino ve karnı burnunda karısı Seraphine kızları Quenara ile birlikte adeta mutlu bir aile tablosu oluşturuyorlarmış. Halkının hayranlıkla izlediği kral ve kraliçe, insanların kendi evladı gibi sevdiği prenses ve doğmaları beklenen ikizler, bu kraliyete soyluluk üstüne soyluluk, asalet üstüne asalet katıyormuş.

Huzurlu yaz gecelerinden birinde, elleri karnında kraliçe ve karısına aşk ile bakan kral pencereden ufak şehrini izlerken olacak her şeyden habersiz sadetlerini sürdürürlermiş. Kendi odasında, balkonda esen yele karşı duran Prenses Quenara ise huzur içinde gözlerini yumup, başını havaya kaldırıp temiz havaya solurken duyduğu çığlık sesi ile odasından koşarak çıkmış.

Eteklerini tutarak anne ve babasının yanına giden Quenara, şatodaki hizmetlilerin yangın çığlıklarını duymuş. Kral ve kraliçenin yanına koşmuş ama ailesini kraliyet salonunda bulamayınca pencereden dışarı bakmış. Gördükleri ile dehşete düşen Prenses Quenara beyninden vurulmuşa dönmüş. Siyah gölgeler havalarda uçuşuyor, ellerinde meşale ve mızraklarla insanlar çılgına dönmüş bir şekilde koşuşuyormuş. Evler bir bir yanıyor, bazı insanlar ise ellerindeki meşaleler ile diğerlerinin evini kundaklıyormuş. Birbirinin evini inşa eden halkı, Saklananları bu halde gören Quenara halkın bu defa Kötü Ruhlardan saklanamadığını anlamış.

İnsanlar bir diğerinin evini yağmalıyor, onlardan bir şeyler koparmak için bir zamanlar korudukları çocukları rehin alıyormuş. Tam bu sırada Prenses Quenara’ nın gözüne halkın da kraliyetin de çok sevdiği tüccarlardan biri takılmış. Tüccar ailesini korumaya çalışırken elindeki mızrak ile Kötü Ruhları etrafından savmaya çalışıyor ama başaramıyormuş. Bir Kötü Ruh tüccarın içine girmiş ve o anda zihnine sızarak az daha korumaya çalıştığı ailesine saldırmasına sebep olacakmış. Ama tüccar olağandışı bir direnç göstererek elleri ile ailesine gitmeleri gerektiğini gösteren bir işaret yapmış. Ardından da başını ellerinin arasına alıp yere çökerek titremeye başlamış. Bu sırada ailesinin üzerine yana bir çatı düşmüş ve Prenses Quenara’ yı o an bir titreme almış. Tüccar ailesini kendinden belki koruyabilmiş ama çevredeki bu savaştan koruyamamış. Bunu gören Quenara ilk kez sevenin sevdiğini korurken, kendinden koruyamayıp farkında olmadan öldürebileceğini öğrenmiş. Bu sırada saraydan kraliyet şövalyeleri Kötü Ruhların rehin aldığı bu bedenler ile savaşmak için sert adımlarla ilerlemeye başlamışlar. Quenara’ nın gözü halen o tüccarda takılı kalmış, yerinde mıhlanmış bir şekilde onu izliyormuş. Tüccarın yerden yanan bir sopa aldığını ve o sopa ile yanından geçtiği her şeyi ve herkesi yaktığını görünce gözleri dehşet ile açılmış.

Tüccar ona kılıç ile yaklaşan şövalyelerden kaçıyor, hiç tereddüt etmeden onları da yakıyormuş. Etrafa dağılan şövalyeler bir bir yıkılıyor, insanlar kaçışıyor ve yangın kontrol altına alamayacak kadar körükleniyormuş. Tam o sırada Quenara’ nın gözleri yeniden tüccarı yakalamış. Tüccar iki elindeki meşaleler ve birkaç kişi ile birlikte şatoya doğru ilerlemiş. Prenses pencereden aşağı baktığında tüccarın ve diğerlerinin iyice gözünün döndüğünü ve şatoyu yaktığını görmüş. Dehşete kapılmış bir şekilde çığlık atmış ve o sırada onun kolunu tutan bir elin hızla koşturduğunu fark etmiş. Yeni ayılmış gibi etrafa bakındığında babasının onu saraydan çıkartmak için kapıya doğru koşturduğunu anlamış. Sadece ‘’Baba?’’ diyebilen prenses daha hızlı koşmuş. Nefes nefeseyken ancak ‘’Annem, annem nerede?’’ diye sorabilmiş. Kızına dönen kral ‘’Seraphine dışarıda, çabuk ol, yanında olmalıyız.’’ demiş. Prenses Quenara’ nın gözleri yayılan dumandan hiçbir şey göremiyormuş.

Bir anda kralın onu bıraktığını hisseden Quenara arkasına bakmış ve Kral Alarino’ nun sert çığlığını duymuş. Tam o anda prensesin ‘’Baba!’’ diye haykırışı koridorda yankılanmış. Alarino’ nun üzerine yana bir kolon düşmüş ve kral güç nefes alıyormuş. Babasının elini tutan Quenara onu çekerek kurtarmaya çalışmış ama nafileymiş, kralın fısıldadığını duyan Quenara kulağını ona yaklaştırmış. ‘’Kaç kızım, sevgili karımı ve doğmamış kardeşlerini de al ve kaç.’’ Alarino konuşurken zor nefes alıyor ve ara sıra acı ile inliyormuş. ‘’Ama baba…’’ demiş yalvaran bir sesle prenses. Son nefesini vermeden dudaklarından acı ile beraber dökülen ‘’Aması yok güzel kızım…’’ sözcükleri güç bela çıkabilmiş. Kızının yumuşak ellerini dudaklarına götürdükten sonra gözlerini bir daha açmamak üzere yuman kral ve babasın bakan prenses arkasına bakarak kapıya koşmuş.

Muhafızlar kapıyı açtığında eteklerini tutup etrafa bakınmış Quenara. Kanlar içinde yatan şövalyeleri görünce içi cız etmiş ve acı içinde gözlerini yumup açmış. Yanan evler ve çılgınca elinde mızraklar ile koşuşan insanlara bakmış, Quenara’ nın gözleri annesini arıyormuş. İki muhafız onu nehrin olduğu tarafa doğru götürmüş ve Quenara son kez arkasında yanıp kül olan Bralvion’ a bakmış. Gözleri Bralvion’ un her zerresine bakmış ama umduğunu göremeyince acı gerçek ile iç çekmiş.

‘’Anne, iyi misin anne?’’ diye haykırmış annesinin elini sıkan Quenara. Kızının alnını öpüp saçlarını okşayan Seraphine; ‘’İyiyim yavrum, hadi gel Bralvion Nehrini geçince kurtulacağız. Işık bizimle.’’ Demiş.

Ayaklarını suya daldıran Quenara titremiş. Su soğukmuş ve taşlar kraliçe ve prensesin ayaklarına batıyormuş. Bir taş kraliçenin ayağını kesmiş ve nehirde rahat yürüyemeyen kraliçeye muhafızlar yardımcı olmuş. Hiç tereddüt etmeden onu taşımışlar ve nehirden karşıya geçirmişler. Ama onların görevleri bitmemiş ve tekrar nehirden karşıya geçerek Sylthar’ dan Bralvion’ a dönüp şövalyeler ile birlikte savaşmışlar.

Prenses ve kraliçe ıslak kıyafetlerle Sylthar Ormanında ilerlemeye başlamışlar. Nehri geride bıraktıklarında ve kraliçe dinlenmek için bir ağacın dibine oturmuş. ‘’Quenara’’ demiş kraliçe fısıltılı bir sesle. ‘’Efendim anne, bir sorun mu var?’’ demiş Quenara korkmuş bir ifadeyle. Seraphine tam karnındaki acıdan bahsedecekmiş ki engel olamadığı bir çığlık atmış. Quenara koşarak annesinin neyi olduğunu anlamaya çalışmış. Meğer kraliçenin suyu gelmiş, ikizler doğmak üzereymiş. Prenses ne yapması gerektiğini bilmiyor ve sadece annesinin elini tutabiliyormuş. Kraliçe bir kez daha başını geriye atıp ıkınmış. ‘’Quenara…’’ nefes nefese kızının adını fısıldamış. ‘’Eğer bana bir şey olursa,’’ Quenara bu sözleri duymak dahi istemiyor, babasının acısını hissedemeden saraydan kaçmışken şimdi de annesinin acısını hissedemeden iki kardeşini büyütmek zorunda olmak istemiyormuş. Evet onlara canı pahasına bakarmış ama onların annelerine ihtiyacı olduğunu iyi biliyormuş. ‘’Anne…’’ diyebilmiş sadece, boğazında hissettiği acı sanki boğazında dikenli teller varmış gibi hissettiriyormuş gözyaşları o istemeden akarken; ‘’kardeşlerin sana emanet.’’ Diyebilmiş ıkınan kraliçe.

Quenara annesinin elini sıkıca tutuyor, terini siliyor ve bebek geliyor mu diye bakıyormuş. Birinci bebeğin başı görünmüş ve bunu gören prenses annesinin elini daha sıkı kavramış. Bebek sonunda doğduğunda kraliçe çok bitkin düşmüş ama doğması gereken bir bebe daha varmış. ‘’Hadi güzel annem, bak ay parçası bir oğlun oldu. Hadi bir daha ıkın annem.’’ Quenara adete annesine yalvarıyor, içindeki endişeyi bastırmaya çalışıyormuş. Seraphine yüksek sesle ıkınmış ve ‘’Olmuyor.’’ Diyebilmiş. Quenara artık ağlamıyor ama yalvarıyormuş. ‘’Hadi annem, yaparsın. Hem senin için hem onun için.’’ Bu sırada doğan bebek ağlıyormuş, kraliçe bir kez daha ıkınmış ve ikinci bebeğin de başı görünmüş. ‘’Bak anne, göründü başı, sık dişini, hadi bir daha ıkın.’’ Kraliçe bir daha ıkınmış ama artık nefes alacak hali kalmamı. Tekrar ıkınmış ama bu sefer öncekilerden daha acı doluymuş. Bir avazda olmamı ama ikinci bebekte doğmuş. Quenara acıyla gülümsemiş. ‘’Bak anne, bu oğlun da güneş gibi parlak.’’ Demiş. Kraliçe cevap vermemiş. ‘’Anne?’’ demiş Quenara endişe ile kraliçeyi dürterek, başını kalbine koymuş ama kraliçenin kalbi atmıyormuş. Prenses nabzını kontrol etmiş ama Seraphine’ nin nabzı artık atmıyormuş. Kraliçe de ölmüş, o da gitmiş Quenara’ dan. Yalnızlığı her zerresinde hissetmiş ve iki bebeğe bakmış. Quenara anlamlandıramamış bir insan bu kadar yalnızken bu kadar kalabalık olmayı. Bir soru prensesin aklını kurcalamış; acaba bu kalabalık gönlüne gömdüğü ölüler mi yoksa kucağındaki bebekler miymiş? Ama bu bebekler kalabalık olamazmış ki, onlar annelerini isteyen sabilermiş. İki bebek de ağlarken Quenara acı dolu bir çığlık atmış ve etraftaki kuşlar uçmaya başlamış. Uçan sadece kuşlar değil aynı zamanda kargalarmış. Kötü Ruhların adını kazındığı, halkın uzaklaşmak için korkuluklar diktiği kargalarmış. Quenara kargaların gaklamalarını duyunca bir lanet okumuş: ‘’Karanlığa batın!’’

Quenara’ nın elinden bir şey gelmiyormuş. İki kardeşiyle birlikte hem yetim hem de öksüz kalmışlar. Kardeşlerine ad vermeye karar vermiş: Yin ve Yang. Yin Ay gibi parlak, Yang Güneş gibi aydınlıkmış. Bu iki kardeş her bakımdan zıtken aynı zamanda birbirlerini şimdiden bütünleyeceklermiş.

İki bebekte aç ve ağlıyorlarmış, Quenara onları susturmaya çalışıyor ama bir türlü başaramıyormuş. Onların annelerine ihtiyacı varmış, annelerinin sütüne ve sıcaklığına ihtiyacı varmış. Quenara dalgın bir şekilde düşünmüş; Tüm bu savaş olmasaydı, Kötü Ruhlar olmasaydı, belki annesi ölmeyebilirdi, belki bebeklerini koklar, onların göğsüne yatırır ve uyutabilirmiş, ama asla böyle bir senaryo yaşanmayacakmış.

Quenara ayağa kalkmış ve iki kardeşini kucağına alıp ormanda ilerlemeye başlamış. Yang susmuş ama Yin ağlamaya devam ediyormuş. Quenara Yang’ ın bayılmış olmasından korkmuş ve onu dürtmüş, bebek hareket etmiş. Bebeğin uyuduğunu fark eden Quenara derin bir oh çekmiş. Quenara’ nın keçi sütüne ihtiyacı varmış, bebekler ancak onu içebilirlermiş. Prenses eminmiş ki periler ona yardım edecekmiş. Bir az daha ilerledikten sonra bir göl bulmuş ve durup elini yüzünü yıkamış. Bu sırada elbisesinden birkaç kumaş parçası yırtıp bebekleri kundaklamış. İşi bitince bebekleri alıp yürümeye devam etmiş, ikisi de uyuyormuş. Karşısına bir ev çıkmış, çitlerin etrafında dolaşıp kapıyı itmiş. Kapının gıcırtısı kulaklarını tırmalamış, Yin uyanır gibi olmuş ama uykusuna kaldığı yerden devam etmiş. Quenara içeri girdiğinde her yer toz içindeymiş. Birkaç kuru gıda, kumaşlar, yatak, kitaplık ve gaz lambası gibi basit eşyalar varmış.

Quenara gaz lambasını yakmış ve gaz lambasının loş ışığında kardeşlerini yatağa bırakmış, üstlerini tozunu silkelediği bir battaniye örtmüş ve Yin ve Yang’ ı uykuya bırakıvermiş. Bu kulübe tek bir odadan oluşuyormuş. Mutfak tezgâhı ve birkaç kap kaçak varmış, minik bir tekli koltuk Quenara’ nın işini görebilirmiş. Koltuğun üzerindeki yastığı kaldırmış ve tozunu silkelemiş, kalkan toz prensesi hapşırtmış. Ama asıl ilgisini çeken kitaplarla dolu kitaplıkmış. Bir de tozlu fakat kalın bir halı, geniş bir yatak, dikiş makinesi ve birkaç kumaş varmış. Dikiş makinası ve kumaşları gördükten sonra Quenara, burada yaşayan kişinin kendi işini kendi halletmeyi sevdiğini düşünmüş. Yırtık elbisesine bakmış, neredeyse kurumak üzereymiş. Üzerine bir battaniye almış ve yatağın yanındaki koltuğa oturup bebekler uyandığında ne yapacağını düşünerek uyuyakalmış.

[

Quenara artık bir prenses değil sadece Quenara imiş. Bazen düşünmesi gerekecekmiş; Anne, babasından sonra başına alacağı taç mı daha ağır yoksa iki kardeşinin sorumluluğu mu daha ağırmış. Quenara yemin etmiş; son nefesine kadar kardeşlerini koruyacakmış. Onlara anne yarısı olacak bir teyzeleri yokmuş ama zaten her anne yarısı da teyze olmazmış. Teyze anne yarısıysa abla annenin kalbinden bir parçaymış, anne yarısı olan teyze değil ablaymış. Bir ablanın hakkı en az anneninki kadar ödenmezmiş. Bunu da en iyi Yin ve Yang bilecekmiş

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.