İçeriğe geç

Yitik Duygular

Bölüm 2 · 9 dk okuma

Yitik Duygular

Bölüm 2

Bölüm 1

Zeterialılar... Yani ezeli düşmanlarımız, amcamı bu hale getirmişti. Biz Etherialılar, insanlardaki kaygı, korku ve üzüntü gibi kötü duyguları alır; yerlerine sevinç, neşe ve mutluluk gibi güzel hisler koyardık. Zeterialılar ise tam tersini yapar, insanlara nedendir bilinmez hep kötü duygular aşılardı. Bu iki topluluk geçmişten beri asla anlaşamazdı zaten.

"Aria, yine kaşlarını çattın. Zeterialılardan intikam almayacaksın hayatım, bana bunun için söz ver. Babanın da bu olaydan asla ama asla haberi olmasın, anlaştık mı gün ışığım?"

Amcamın bitkin sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım.

"Ama amca, seni yaraladılar! Haline bir baksana..."

Amcam yüzünü ekşiterek, "Hak ettim gün ışığım," dedi rahatsız bir ifadeyle. "Yasak bölgeye girdim. Bazı bilgilere ihtiyacım vardı."

Şimdi babama neden söylemememi istediğini çok daha iyi anlıyordum. Babam bunu duysa amcamı görevden almakla kalmaz, onu saraydaki hizmetçilerden bile daha beter halde çalıştırırdı.

"Peki ya evraklar? Onlar için babama ne diyeceğim?"

Amcam biraz düşündükten sonra, "Ona de ki; amcam evrakları henüz hazırlayamamış, kendisine iki hafta süre verilsin. Hem geciktirme sebebini açıklayacak hem de en güzel şekilde teslim edecek. Aynen bunları söyle Aria, tamam mı?"

İçime hiç ama hiç sinmesede, "Tamam amca, nasıl istersen," dedim.

Ahşap kapının gıcırtısıyla odadan çıkıp evden ayrıldım. Bahçede Hilda teyzem arkamdan bir şeyler söyledi ama umursamadım. Babam ona yalan söylediğimizi öğrenirse ikimizi de mahvederdi. Ancak amcamın üzerimde emeği büyüktü; kimse yanımda olmazken o olmuştu, yardıma ihtiyacım olduğunda ilk koşan hep oydu.

Hatta bir keresinde sarışınlara özendiğim için saçımı papatya suyuyla sarı yapmaya çalışmıştım. Güneşin altında tam beş saat beklemiştim de saçım sarı yerine turuncumsu, tuhaf bir renk olmuştu. Amcam o günden beri benimle dalga geçmek için bana "gün ışığım" derdi. Babam saçımın renginin değiştiğini bile fark etmezken amcam etmişti. O benim her şeyime özen gösterirdi ve şimdi, onu babamın gazabından koruma sırası bendeydi. En azından bunu yapmalıydım.

İşte o andan sonra, zaman benim için bir yük haline gelmişti. Saraydan ayrılıp o gizemli yolları aşmam üç ayımı almıştı ama geri dönüş yolundaki o her bir gün, sanki ömrümden yıllar çalıyor gibiydi. Koca üç ayı yollarda, zihnimdeki sorularla savaşarak geride bıraktım. Uzunca bir süre yürüdükten sonra nihayet kalemiz göründü. Büyük, ihtişamlı bir kaleydi; duvarları beyazdı ve üzerlerine altın varaklarla şeritler çekilmişti. Dik ve bej renkli koca çatıları vardı. Renk renk çiçeklerle dolu geniş bahçeyi geçtikten sonra, sıcağın altında pişmiş olan iki muhafız benim için koca ahşap kapıyı açtı.

Beni her zamanki gibi ana hol karşıladı. Zemini kırmızı halılarla kaplıydı. Oradan, uzun koridora baktım. Koridorun zemini holden farklı olarak lacivert halılarla kaplanmıştı ve duvarlarda farklı krallıklardan gelen tablolar asılıydı. Babamla burun buruna geleceğimi bildiğimden mi, yoksa stres altında olduğumdan mı bilemem; koridor gözüme çok uzun ve karanlık geliyordu.

Koridorda dümdüz ilerledim ve işte, kudretli kralımızın odasının önündeydim. Kapı düz ahşaptandı ama kulbu altındandı. Tıpkı babam gibi garip bir birleşimdi. Kapıyı yavaşça tıklattım. İçeriden gür bir "Gel!" sesi yükselince içeri girdim.

Babam tüm heybetiyle tahtında oturuyordu. Uzun, dalgalı saçlarını arkaya doğru yatırmış, yeni tıraş olmuştu.

Beni görür görmez, "Evrakları ver ve hemen çık, Aria," dedi.

Aslında onu birazcık kızdırıp eğlenmek fena olmazdı. Ne de olsa her halükarda azar işitecektim.

Çenemi hafif ama fark edilir bir şekilde yukarı kaldırarak, "Vermeyeceğim," dedim.

"Ne demek vermeyeceğim? Yürüyüşte başına güneş geçti herhalde!" diye gürledi. Yürüyüşün hesabını aslında sormayı planlıyordum ancak amcamın durumu daha önemliydi.

Başımı azıcık öne eğerek, sesimi kontrollü tutmaya özen gösterdim: "Amcam evrakları henüz hazırlayamamış. Hazır olunca kendisi sana mazeretini anlatacak. En güzel şekilde teslim edeceğinden emin olabilirsin."kafamı hafifçe kaldırdım.

İnsanlık aşkına... Babam öfkeden kıpkırmızı olmuştu, tıpkı olgunlaşmış bir domatese ya da kabız bir insana benziyordu. Gülmemek için kendimi zor tutarak halıdaki desenlerle bakışmaya başladım.

"Ne demek hazırlayamamış! Ulan biz bu herifi kralın evrak işlerinden sorumlu tutuyoruz, en önemli görevleri ona veriyoruz, herifteki rahatlığa bak!" diye kükredi.

Bu sese kafamı kaldırmamak ayıp olurdu. "Getireceğini söyledim! Amcam bugüne kadar hiçbir işi geciktirmedi, demek ki önemli bir durum var. O senin öz kardeşin, ona nasıl böyle davranabilirsin? O, senin yapmadığın babalığı yaptı bana!"

İşte, her şey bir anda ağzımdan dökülmüştü. Geriye sadece kızgınlık kalmıştı. Babam tahtından kalkıp hızla yanıma yaklaştı. Ona boyun eğmediğimi göstermek için ben de dik durup ona doğru bir adım attım.

"Bir daha benimle böyle konuşursan seni gebertirim pislik, anladın mı? Bir daha sarayda böyle eşek gibi anırırsan senin o dilini koparırım!" dedi.

Aldığım ilk tehdit değildi, üstelik bunları gerçekten yapamayacağını ikimiz de biliyorduk. Ama elimde onun canını fena yakacak çok daha büyük bir koz vardı.

"Annemin senin gibi bir adama dayanamayıp göçüp gitmesi çok normal!" diye bağırdım. Şımarıkça bir hareketti evet, ama canını yakmalıydım.

Karşımdaki adam daha da delirdi. Vuracak bir şeyler arandı, bulamayınca öfkeden kendi kafasına vurmakla yetindi. Bu adamın ciddi sinir sorunları vardı.

"Muhafızlar!" diye gürledi. Sesi tüm salonda yankılandı.

Nereden geldiklerini bilmediğim muhafızlar, bu duruma son derece alışık bir şekilde içeri daldılar ve beni kolumdan tutup odama doğru sürüklemeye başladılar. Sesimi çıkarmadım, zaten alışkındım. Bunu başka bir krallıkta prensese yapsalar canlarına okunurdu ama bizim burada kurallar böyle işlemiyordu.

Sihirlerimi kullanmayı çok isterdim ancak varlığımızı insanlara belli etmememiz gerekiyordu; bu lanet sarayda biz hariç herkes insandı. Babamın bir Etherialı olup da kendi sinirine bu kadar kolay yenilmesi ise muazzam bir ironiydi.

Odamda dört saatten fazladır bomboş durmaktan sıkılmıştım; kapımdaki muhafızlar da en az benim kadar bezmiş gibiydi. Aklımda sürekli aynı soru dönüp duruyordu: Amcam neden yasaklı bölgeye girmişti? Orada ne aramıştı? Ya o evraklar neydi? Babamın evraklarını normalde hiç önemsemezdim ancak bu sefer o belgelerle yasaklı bölge arasında bir bağ olmasından şüpheleniyordum. Bu bilinmezlik beni yavaş yavaş yutarken, aklımdaki şüpheleri dindirmenin tek bir yolu olduğunu biliyordum. Ne pahasına olursa olsun, o yasak bölgeye gitmeliydim.

Üzerimi değiştirmeye gerek duymadım; pelerinlerimin arasından siyah olanını seçip sırtıma geçirdim. Penceremi sonuna kadar açtım. Neyse ki odam arka bahçeye bakıyordu ve orada sadece, çoktan uykuya dalmış olan yaşlı bahçıvanımız vardı. Her zamanki gibi halatımı pencereden aşağıya sarkıttım. Düğümlerine basarak dikkatlice aşağıya indim ve işim bittiğinde halatı büyük çömleklerden birinin içine gizledim.

Yasak bölge; Etheria Krallığı ile Zodyak Krallığı arasında uzanan, karanlık ve derin bir kara parçasıydı. Zodyak Krallığı’na ulaşmak, at sırtında bile tam dokuz ayınızı alırdı. Koca beyaz duvarın taşlarına ayaklarımı basarak hızla tırmanmaya başladım. Duvardan yasaklı bölgenin sınırına atladığımda, bastığım toprak benim ağırlığımla havaya savruldu

Sonunda girmiştim. Girdiğim andan itibaren Etheria'nın o güzel, renkli atmosferi tamamen kaybolmuştu; geriye sadece buz gibi bir soğukluk, derin bir sessizlik ve ürperti kalmıştı. Ormanın içine bakmaya çalıştım ancak ağaçlar o kadar yüksek, o kadar sıktı ki ilerisi asla gözükmüyordu. İçimi aniden ağır bir nefret ve tekinsizlik duygusu kapladı. Sihirlerimi kullanmayı bir anlık düşündüm ancak bu yoğun duyguyu hissetmemi sağlayan şey, yakınlarda pusuda bekleyen bir canlı da olabilirdi. Bu yüzden avucumun içinde toplanmaya başlayan mor ışıkları bastırdım ve ormanın derinliklerine doğru sessiz adımlarla yürüdüm. Etrafta garip, yabani bitkiler vardı ama üzerimdeki o ilk korkuyu atlatınca buralar kitaplarda okuduğum kadar da kötü gelmemeye başlamıştı. Tam ormana alışmaya, adımlarıma güvenmeye başlamıştım ki... Orman o karanlık yüzünü gösterdi.

Etraftaki o derin sessizlik, toprağın altından gelen derinden bir titremeyle yarıldı.

Bastığım zemin sarsılırken, önümdeki devasa ağaçların gövdelerinden siyah, katran benzeri bir sıvının sızdığını gördüm. Saniyeler içinde o sıvılar toprağa döküldü ve havaya yayılan çürümüş kül kokusuyla birlikte, ağaçların gölgelerinden beslenen, kemikten maskesi olan devasa bir Kadim Gölge fırladı. Boyu neredeyse ağaçların dallarına ulaşıyordu; gözleri yoktu ama yüzündeki o beyaz kemik maskenin ardındaki iki karanlık boşluk doğrudan ruhumu hedef alıyordu. Kitaplar buranın lanetinden bahsederken az bile anlatmıştı; bu şey doğrudan ormanın can bulmuş nefretiydi.

Üzerime doğru sis bulutu gibi kükreyerek atıldığında, bu sefer sihrimi saklamadım. Tüm gücümü damarlarımda toplayıp ellerimi öne doğru savurdum. Avuçlarımdan fışkıran mor alevler gecenin karanlığını delerek gölgenin göğsüne çarptı. Canavar, kulakları sağır eden, insani olmayan bir çığlıkla geriye doğru savruldu ve arkasındaki asırlık ağaçları devirerek ormanın karanlığında buharlaşıp kayboldu.

Nefes nefese kalmıştım. Dizlerimin bağı çözülürken, canavarın az önce can çekişerek yok olduğu o kapkara toprağa gözüm takıldı. Simsiyah küllerin arasında, üzerine Zodyak krallığının askeri nişanı işlenmiş, kırılmış gümüş bir zırh parçası duruyordu. Üzerindeki kan henüz kurumamıştı.

Tüylerim diken diken oldu. Bu kudretli iblis buraya benim için gelmemişti; o zaten az önce buradaki bir Zodyak birliğini paramparça etmişti. Ve o birlikten geriye kalanlar

hâlâ bu karanlığın içinde bir yerlerde olabilirdi

Taze kanlı zırh parçasını pantolonumun cebine attıktan sonra ormanın karanlığına dalmaya başladım. Bir sürü çalıyı , ağacı , bitkiyi geçtikten sonra bir ışık hüzmesi ve bir sürü kalın sesli inleme ve konuşma sesi dikkatimi çekti ve seslere doğru ilerledim. Adımlarımı adeta bir Etheria gölgesi gibi atıyordum. Dalları ve dikenli çalıları aralarken yemek ve su bulabileceğim bir yer beklerken geçici bir Zodyak askeri kampına denk gelmiştim. Ama bunları bizim krallığımıza bu kadar yakın da görmek şaşırtıcıydı babam galiba o kadar da her şeyi kontrol edemiyormuş. Ancak dikkatimi ne çadırlar ne de muhafızlar çekti. Kamp ateşinin sıcak turuncu ışığında, zırhları gece karanlığında parıldayan o adamı hemen tanıdım: Zodyak Krallığı'nın heybetli hükümdarı Alistair. Yanında ise, hikayelerini sadece fısıltılardan duyduğum kızı, Prenses Aurelia vardı. Gözlerimi onlardan alamıyordum. Kral bütün o cüssesine tezat bir şekilde nazikçe diz çökmüş, kızının soğuktan titreşen ellerini kendi devasa, zırhlı avuçlarının arasına almıştı. Prenses Aurelia’nın gözlerinde, az önce o yaratıkların saldırısından kurtulmanın getirdiği o derin korku okunuyordu. Kral Alistair ise bir hükümdar heybetinden sıyrılmış, tamamen korumacı bir baba şefkatiyle diğer elini kızının yanağına koymuştu.

O an, aralarındaki o sessiz ama sarsılmaz güven bağını hissetmemek imkansızdı. Kral’ın dudaklarından dökülen kelimeler gece rüzgarıyla hafifçe bana kadar ulaştı: "Geçti güzel kızım, ben buradayım. Seni hiçbir karanlığın ya da lanetin incitmesine izin vermem."

Pelerinimin yakasını sıkıca kavrayıp, karanlığın ve ormanın buz gibi nefesinin içinde bir adım geriledim. Göğsümün ortasında, tam kalbimin üzerinde amansız bir sızı belirdi.

Kıskançlık mıydı bu? Yoksa hayatım boyunca hiç tatmadığım, varlığından bile habersiz olduğum o saf güvenin yarattığı çaresiz bir eziklik mi?

Benim babam; sarayda sadece emirler yağdıran, beni yaya olarak krallıklar arası bir kurye gibi ölüme gönderen ve tek bir hata yaptığımda dilimi koparmakla tehdit eden bir tiran iken... Bu "düşman" kral, kızını korumak için ormanın bu tekinsiz kalbine kadar bizzat gelmiş, onun bir damla gözyaşı için diz çökmüştü.

Ben, kendi babamın gözünde sadece bir araçtım; hiçbir zaman onun "güzel kızı" olmamıştım. Saçlarımı papatya suyuyla sarartmaya çalışıp rengini bozduğumda bunu fark etmeyen, beni muhafızlara sürükleten adam neredeydi; kızının yanağındaki tozu silerken bile canı yanmasın diye titreyen bu adam neredeydi? Onların o sıcak, turuncu ateşin etrafındaki görüntüsü, benim karanlıkta üşüyen ve yalnızlıkla kavrulan ruhuma adeta bir tokat gibi çarptı.

"Keşke..." diye fısıldadı içimdeki o kırgın çocuk. "Keşke benim de arkamda böyle duran bir babam olsaydı."

Gözlerimin dolduğunu hissedince öfkeyle başımı salladım. Bir Etheriali prensesiydim ben; düşmanlarımızın saadetine bakıp ağlayacak değildim. Ancak dünyada ne kadar kalabalık bir sarayda yaşarsam yaşayayım, aslında hep ne kadar kimsesiz olduğumu ilk kez bu lanetli ormanda, bir çalının arkasında saklanırken anlamıştım.

Tam geriye doğru bir adım atıp, bu iç burkan manzaradan uzaklaşmak için hamle yapacakken...

Enseme dayanan buz gibi, sivri bir çeliğin hissiyle olduğum yerde donup kaldım.

"Kıpırdama, yabancı," dedi arkamdan gelen, kararlı ve pürüzsüz bir erkek sesi. "Kralın ve prensesin yakınında ne arıyorsun?"

Elimi yavaşça havaya kaldırırken, gözlerimi o sıcak kamp ateşinden ve hayatım boyunca asla sahip olamayacağım o mükemmel baba-kız tablosundan ayırmak zorunda kaldım. Macera, içimdeki yalnızlığın üzerine devasa bir tehlike ekleyerek devam ediyordu.

Bölüm sonu

8 yorum