💎⛓ VOSS’DAN
Şirket binasındayken Astra’yı elimden kaçırmıştım. Sadece biraz konuşmak istiyordum. Birkaç kelime ve onu rahat bırakacaktım. Ama bu kadın beni inat ettirmişti. Tamam, Astra Veloria, öyle olsun... Hemen merdivenlerden hızla inerek aşağı indim. İnmiyor uçuyordum resmen. Siyah saçlarım gözümün önüne geliyordu. Onları inat ile ittim ve koşmaya devam ettim. Asansör aşağıya inmeden önce ben inmeliydim ki Astra’yı yakalayabileyim. Asansörün kapısı açılmış, içeriden Astra çıkmıştı. Telefonunu cebine koydu. Büyük ihtimalle yine arkadaşları ile konuşmuştu. Arkadaşlarıyla arası iyiydi anlaşılan. Her şeyi beraber yapıyorlardı. Kıskanmam normal mi? Yani, herkese soğuk ve kaba davranan Astra arkadaşlarına karşı annelik görevini üstleniyordu. Astra binadan çıkarken bende onun peşinden hemen binadan ayrıldım. Bende kapüşonumu takmıştım ama bir işime yaramamıştı açıkçası. Astra’nın yutkunduğunu sonrada durduğunu gördüm. Astra neden hep bir şeyler olacağında yutkunuyordu? Ne olduğunu anlayamadan kendi bedenimi duvara yapışmış halde buldum. Hassiktir… Bu kadın bu kadar sert ve acı verici olmak zorunda mıydı? Her seferinde bir şekilde canımı acıtıyordu. Boyu, cüssesi benden küçük olsa da kadında deli gücü vardı! Buz gibi sesini duyunca bir ürperme geldi. Gerçekten yakın olmadığı kişilere karşı çok soğuktu. Gözleri bir canavarınkine benziyordu. Ölüm ve yıkım isteyen, çocukken korktuğumuz canavarların gözlerine benziyordu. Sklerası neredeyse hep kanlanmıştı.
“Adım seslerinden bile kim olduğun anlaşılıyor Dravenhart. Daha sessiz olmayı öğrenmelisin.” Sırıttım. Bu sinirli halleri bir anne sinirine benziyordu, sinirli, hatta ölümcül, gözükür ama aslında ciddi bir zarar vermez. Sırıtsam bile aslında biraz korkuyordum çünkü neler yapabileceğini biliyordum. Ama onu gerçekten sinirlendirmezsem bana bir şey yapmayacağını da biliyordum.
“Sen öğretirsin diye umuyordum Veloria… Ama yine de tavsiye için teşekkürler…” yavaşça benim için oluşturduğu etten kafesi bozdum. Astra yumruklarını sıkmış, dişlerini gıcırdatmıştı. Belli ki sinirleniyordu. .Güneş çoktan gökyüzündeki tahtını Ay’a devretmişti. Şimdi bu ara çıkmaz sokakta sadece ay ışığı, uzaklardan gelen titrek sokak lambası ışığı ve biz kalmıştık.
“İltifatın için teşekkürler Veloria… Gurur duydum” dedim ve alay ile önünde minik bir referans yaptım. Bir şeyler mırıldandı ama tam anlayamamıştım. “Yani senin gibi bir düşmanımdan böyle bir iltifat almak benim içinde bir ilk. Hem de böyle güzel bir düşmanımdan. Hoşuma gittin Astra Veloria…” bu sırada gözlerim Astra’nın artık kafasından akan saçlarına takıldı. Ellerimi istemsizce saçlarına gittiğinde Astra’nın kafasını geri çektiğini gördüm. Sanki dokunmamı, okşamamı istemiyordu. İçimden bir ses geldi…
“Senden kaçıyor çünkü ona dokunursan neler olabileceğini, nasıl bağlanacağını, bırakacağını biliyor ve korkuyor…”
Gözlerimi kısıp hafifçe kaşlarımı çattım ve öbür elim ile kafasını yakaladım. Ne kadar hafif olmaya çalışsam da düşman olduğumuzu hatırladım. O kadar insanı nasıl acımasızca öldürdüğünü… Ama kabul etmeliyim, mükemmel işler çıkartmıştı. Şuan olduğu durumdan rahatsız olacak ki eli silahına gitti, sinirleniyordu ve burada beni direk öldürebilirdi. Onu durduracak kimse yoktu. Hemen bir elim ile iki bileğini de tutup gözlerimizi birleştirdim. İlk defa çekik gözlerini kendisi açıp tavşan gözleri ile bana baktı. Benim normal ela rengi irislerim onun koyu yeşil ve siyah irisleri ile buluştu. Bir olay yüzünden gözlerinin böyle olduğunu hatırlıyordum ama nedenini hatırlamıyordum. Gözleri bana çok tanıdık geliyordu. Aklıma birkaç terim gelse de asla bir cümleye dönüşmüyordu. Orman… Hastane… Kaçış… Çocukluk… Arkadaşlık… Fedakârlık… Aşk...
Sanki çok değerli bir hazinemi kaybetmişim de, bir sonraki hayatımda onu bulmuşum gibi hissediyordum...
Bu bakışma Astra’ya göre uzun sürmüş olacak ki gözlerini düzeltip benden uzaklaştı. Onu durdurmak ve aklımı nasıl karıştırdığını, o terimlerle ne alakası olduğunu sormak istiyordum ama vücudum felç olmuş gibiydi, bedenim hareket etmeyip olduğu yerde duruyordu. Astra kapüşonunu geri taktı ve arkasını dönerek sokağın çıkışına yöneldi. Onu tutup, bir daha bırakmak istemiyordum, bir daha kaybetmek istemiyordum. Son kez yüzünü bana dönüp konuştu. Gözlerinde ki ifade anlaşılmayacak kadar karışıktı.
“Yarın karma kafe, saat 2 buçuk. Unutma” ve uzaklaşıp beni karanlıkta, bu bilinmezlikle yalnız başıma bıraktı…