🎶🌹ASTRA’DAN
Bodruma inince kendimi tutamadım ve derin bir kahkaha attım. Durumları çok komikti… Alex neyi ne ara yapacağını düşünüyordu, Luna sinir krizi geçiriyor ve Felix kafayı yiyordu.
“Harbi 4’den 1 çıkmıyormuş…” dedi içimdeki öz.
Zorla kahkahamı durdurdum ve durumu düzeltmek için adamlara ilaç enjekte ederek bayılttım. Sonra ellerimi belime koyup onlara baktım. Şuan dışarıdan tam bir anneye benzediğimi biliyordum. “Sorun nedir?” sonra hepsinin aynı anda konuşacağını bildiğim için hemen ekledim “Önce Alex.”
“Bu geri zekâlılar kontrolü verip duruyorlar. Hiçbir iradelerini kullanmıyorlar. Biri diyor öldürelim biri diyor işkence edelim. Yemin ederim ikisinin de kafasından tutacaksın birbirlerine vurarak kıracaksın!” diye yakındı Alex. “Luna?”
“Alex ve Felix hiçbir şey yapmama izin vermiyor! Niye bende bir şeyler yapamıyorum?!” hepimiz aynı anda konuştuk.
“Çünkü herkesi acılar içinde öldürüyorsun.”
Felix’e döndüm ama onun söyleyeceği zaten biliyordum.
“Dur tahmin edeyim. Hem Alex hem de Luna liderliği almaya çalıştı sende kimin yanında duracağını bilemedin… Doğru mu?” diye sordum. Hep aynı şey oluyordu. Felix'in tek sahip olduğu aile bizdik. Hiçbirimizin birbirimizden başka gidecek bir yeri, sığınacak başka bir limanı yoktu. Felix yanaklarını hafifçe şişirip masumca kafasını salladı. “İkisi de lider olmak istiyor ama ben kimin yanında olacağımı bilmiyorum…” Felix kavgadan, dövüşten nefret ederdi. Zorunlu olmadıkça Felix'i görevlere sokmazdık. Çocuk değildi ama en az bir çocuk kadar masumdu.
“Şimdi hepiniz yukarı çıkacaksınız. Bende buraları toparlayacağım. Bu pisliklere sonra bakarız.” Dedim sert sesim ile. Yeraltındaki herkes kraliyetten ‘pislik’ diye bahsederdi. Bu artık bizim için bir klasikti. Herkes ağzında ‘Tamam Astra’, ‘Sen nasıl istersen patron’ türü şeyler geveledi ve yukarı çıktılar. Bir kutuyu düzelttim ve içine eşyaları atmaya başladım. Herkes zamanın bizi ayırmasını beklerken, zaman bizi daha çok birbirimize bağlamıştı. Herkesin bir olayı, görevi vardı ve biri olmadığında her şey bozuluyordu. Luna olmadığında Felix yalnız kalıyor sonra onun üzüntüsü Alex ile beni kızdırıyor ve her şeyi yanlış yapıyorduk. Felix olmadığında Luna ile aynı şeyleri yaşıyorduk. Alex olmadığında bütün yük benim omuzlarıma biniyordu ve her şeyi yanlış yapıyordum, sonra Luna ve Felix de işi batırıyordu. Ben olmadığımda ise kimse bir iş yapamıyordu. Kutuyu yerden kaldırıp yerine koydum ve öbür işlere geçtim. Yerdeki silahları alıp temizlemeye ve yerlerine asmaya başladım. Şükürler olsun ki fazla dağıtmamışlardı. Birkaç ilaç şişesi kırılmış ve birkaç silah yere düşüp kirlenmişti. Bir süpürge ve bez alıp ilaç döküntülerini temizleyip etrafı topladım. En son adamların bağlarını sıkılaştırdım ve etrafa baktım. Her şey yerli yerindeydi. Saate baktığımda çoktan akşam 5 olduğunu fark ettim. Biz bir yere gidecektik ekip ile ama nereye gidecektik ya? Ne olduğunu hatırlayınca içimden küfrettim.
“Lan biz patronun yanına gidecektik!” bir anda bodrumdan fırladım ve ışık hızında merdivenleri tırmandım. Acelemi gören ekibim bana şaşkın şaşkın baktılar.
“Hayırdır Astra? Bu ne acele?” diye sordu Alex. Duvara tutunup biraz nefeslendim ve sesimi yükselterek konuştum. “LAN BİZ PATRONUN YANINA GİDECEKTİK!” Luna’nın da küfrettiğini duydum. Kısa bir sessizlik sonrası herkes ayağa fırladı; Luna herkesin odasına gidip gerekli eşyaları salona getirdi, Felix hızla arabaya gidip arabayı çalıştırıp hazırladı. Alex ise hemen bir çantayı kapıp içine dosyaları ve eşyaları tıktı, ben ise hemen koşup dün gece yorgunluktan gebere gebere yaptığım yazılım dosyalarını aldım ve Alex'e verdim. Sonra hemen bodruma geri inip avuçladığım kadar ilacı alıp arabaya fırladım. Ne olur ne olmaz diye hep yanıma ilaç alırdım. Ne derler; hazırlıklı olmak ölü olmaktan iyidir. Hepimiz hızla davranarak hazırlandık. Hani zaten hazırdık ama yine de hazırlandık işte. Hemen arabaya atlayıp patronun yanına sürdük.
“Felix kökle gazı! Patron bizi gebertecek!” diye bağırdım Felix’e. Felix de sırıtarak cevabımı verdi ve son hızda sürmeye başladı. Patronumuz Michael dakik biriydi. Bizi çağırdığı saat 4se 4’de orada olmalıydık. Katı kuralları vardı ve ona 'Patron' diye hitap etmemiz bunlardan biriydi. En sonunda Alex bağırdı. “Felix siktir et kuralları! Sen sadece bizi zamanında yetiştir!”. Felix omuz silkti ve ara sokaklardan hızla ilerlemeye devam etti. En sonunda Felix arabayı fark etti ve hızla arabadan fırladık. Koşarak asansöre gittik ama çok doluydu. Kısık sesle küfrettim ve ekibi merdivenlere sürükledim.
“Asansörü bekleyemeyiz! Zaten geç kaldık!" diğerlerinin cevabını beklemedim ve koşarak merdivenleri tırmanmaya başladım. Kesin reddedeceklerdi. Alex de bana ayak uydurup peşimden koşmaya başladı. Bana en hızlı ayak uyduran kendisiydi zaten. Luna’da biraz afallasa da sırıttı ve Felix’in kolunu tutup peşimizden geldi. Hiçbir şeyi anlayamayan Felix sadece Luna tarafından sürüklendi. Alex’in en sonda küfredip tırmanmaya başladığını duydum. Alex’in tırmanma becerisi her zaman iyi olmuştu. Birimiz bile patronun yanına gitmeyi başarsa kardı… Bende hızımı artırıp Alex’e yetiştim. Alex’in sona ulaştığını duydum. Bende hemen peşindeydim. Luna ile Felix ise birkaç adım arkamızdaydı. Durup nefeslendim. Alex’e dönüp kafamı salladım. Alex kapıyı çalıp içeri girdi bende hemen peşinden girdim.
“İyi günler patron?” Alex’in sesinin soru sorar tona büründüğünü gördüm. Ne olduğuna baktığımda dört tane kraliyet kıyafeti giyen kişiler olduğunu gördüm. Birini tanıyordum, Voss Dravenhart. Şu kafede hayatını kurtardığım kraliyetli… Ama öbürleri tanıdık gelmiyordu. Sonra odaya Luna ve Felix girdi, onlarda şaşırmıştı bu yeni yüzlere. Luna direk lafa atladı. Sesinden kibir ve alaycılık seziliyordu ve Luna bunu saklamıyordu.
“Bunlar kim patron? Gerçekten şimdide kraliyet köleleri ile mi iş birliği yapacaksınız?” Luna şişesini çıkarıp içindeki suyu ağzına döktü. Felix hemen onun sözünü devam ettirdi.
“Hani her zaman bu kadar alçalacağınızı biliyordum ama bu kadarda tahmin etmemiştim. Yani… Kraliyet köleleri mi?” onlardan bir erkek hemen Luna’ya dönüp lafa atladı.
“Sen kendini ne sanıyorsun da böyle konuşuyorsun? Ağzını topla terbiyeni takıl!” Luna alaycı bir kahkaha attı.
“Takınmazsam ne yaparsın? Beni şikâyet mi edersin?” tam o adam bir şey diyecekken Voss onu durdurdu. Luna’ya saldırırsa bizim geri tepeceğimizi biliyordu. Patrona döndüm.
“Bizi çağırma nedeniniz nedir? Genelde sadece konuşmaya çağırmazsınız… Hırs ve kötülükle dolmuş beyniniz şimdi bizden nasıl bir kötülük isteyecek? En önemlisi karşılığı ne olacak?” Patron ayağa kalkıp konuşmaya başladı.
“Öncelikle beraber çalışacaksınız. Bu yüzden birbirinizle çekişmeyi sonra yapın. Ve işin karşılığı fazla olacak, merak etmeyin.”
Duyduğum şey karşısında şok olmuştum. Kulaklarımı açtım ve konuştum. “Tekrar eder misiniz?!” elim ayağım titriyordu. Patronum bana, yani bize, bu kraliyet pislikleri ile çalışmamız gerektiğini söylüyordu. Dördümüzde onlara bakmaya başladık. Yeraltında hayatta kalamazlardı. Luna kibir ile konuştu. “Bunlarla mı?! Bunlar yer altında bir dakika daha hayatta kalamazlar.” Felix hemen atladı. “Aynen! Şunlara bir baksanıza! Elleri soğuk sudan sıcak suya değmemiştir…”4ümüzde buna güldü. Ama patron bizim böyle davranmamıza kızmıştı. Ona çalışıyorduk çünkü bize ilaç ve para veriyordu. Derin bir nefes aldım ve ayağa kalktım. Genelde patrona böyle davranmazdım ama işin ucu ekibime değmişti...
“Peki patron… İşi yaparız ama karşılığı ne? Bu seferki daha pahalı olacak çünkü grubumuza çomak soktun. Ve tahminen 8 kişilik bir grup olduğumuza göre zor bir iş…” dedim masasına yaklaşıp. “Ne haltlar çeviriyorsun?” bizim için çokluk zorluk demekti, azlık ise aptallık. Kendinize göre o dengeyi sağlamalısınız. 50 tane 1 kuruşta 50 kuruş yapar 1 tane 50 kuruşta 50 kuruş yapar…
“İşin detaylarını sonra konuşuruz. Önce gidip tanışın.” Dedi sırıtarak. Yüzünü süzdüm. Tam içimden küfredecekken Alex dışından küfretti.
“Kardeşim ben senin suratını sıfatını sikeyim.” Bu küfre karşı hepimiz patrona bakarak kafalarımızı iki yana salladık. Bizi hiçbir zaman sevmemişti zaten, bizde onu sevmemiştik. Ama biz en azından onu düşmanlarıyla çalışmaya zorlamıyorduk… Daha fazla dayanamadım ve kapıdan çıktım. Kafamı hafifçe yere eğmiş, ellerimi cebime koymuştum. Yeri izleyerek yürüyordum. Ardımdan bir kapı açılma ve koşma sesi duydum. Gelen her kimse kolumdan tutmuştu. Alex yâda Felix olduğunu sanmıştım ama sesin sahibini görünce kaşlarımı çattım. Gelen Voss Dravenhart’dı, yani birkaç yıl sonraki baş düşmanım. Benden daha, hatta bayağı, uzundu. Bu yüzden ona bakmam için kafamı kaldırmam gerekiyordu. Sesimde bıkkınlık ve nefret seziliyordu ama umurumda değildi.
“Ne istiyorsun Dravenhart? Dayak istiyorsan lafı dolandırma. Senden daha önemli işlerim var.” Onunda bunu zorla yaptığı yüzünden belli oluyordu. Yüzüne sahte bir gülümseme takındı. “Emin ol, Veloria, benimde senden ve senin bu aptalca tavırlarından daha önemli işlerim var. Bende bunu isteyerek yapmıyorum ama yapmak zorundayım. Sırf sana o istediğin yalnızlığı vermek için kraliyetteki mevkiimi riske atmam. Sadece tanışmayı nerede ve ne zaman yapacağımızı planlayalım istedim. Ve hayır, şiddet istemiyorum. İstesem spor salonuna giderdim, burada seninle uğraşmazdım. Yarın saat 2-3 arası iyi mi?” konudan konuya atlaması beni afallatmıştı. Başka işim yokmuş gibi şimdide bunla uğraşacaktım. Kolumu ondan kurtardım ve geri cebime koydum. Arkamı dönüp yoluma devam ettim. Voss tam yeniden uzanıp elimi tutacakken hızla konuştum.
“Yarın saat 2 buçukta Karma kafede. Geç kalmayın.” Voss yanıma gelemeden zaten gelmiş olan asansöre bindim ve Voss gelemeden tuşa basıp kapıyı kapadım. ‘0’ düğmesine basıp aşağı inmeye başladım. Bu sırada telefonumu çıkardım ve bizimkilere yazmaya başladım.
Astra-Hanımlar Beyler yarın saat 2 buçukta bu geri zekâlılarla buluşacağız. Haberiniz olsun.
Alex-Biz bu aptalların neresi ile tanışacağız? Ben bir göz gezdirdim, aralarında varis var lan!
Astra-Ne varisi?
Luna-Ben bunları hiç sevmedim. Özellikle şu adamı. Tipsiz şerefsizin teki.
Felix-Valla ben hiç bakmadım. Banane onlardan? Astra bir emir versin ben sadece onla ilgilenirim. Gerisini siz hallediverin.
Alex-Kraliyet varisi Astra. Adamlar gruba çomak değil resmen füze soktular! Bizden ise o varisi eğitmemizi istiyorlar.
Astra-Hah! Bende diyordum daha ne kadar batabilirdik! Oradan bakınca bakıcıya mı benziyoruz?! Neyse, ben dışarıdayım. İstediğiniz bir şey var mı?
Luna-Bana her zamankilerden alsana Astra?
Astra-Tamam. Başka?
Alex-Yok.
Felix-Yok.
Telefonumu geri cebime attım ve binadan çıktım. Kapüşonumu kafama taktım ve yürümeye başladım. Biraz ilerlemiştim ki arkamda bir takım sesler duydum. Yerimde durdum, acaba beni mi takip etmeye çalışıyordu yoksa rastlantı mıydı? Ben durunca arkamdaki kişide durmuştu.
“Düşündüğün kişi. Demek ki ayağımıza kadar geldi, biraz eğlensek hiçbir şey diyemez.” Dedi içimdeki ses arzulu sesi ile. Arzusu ölüm içindi; kan, vahşet, cinayet içindi. Kendime engel olmaya çalıştım. Ama başarısız oldum. İstemsizce dudağımın kenarı kıvrıldı, haklıydı… Biraz eğlensem kimse bir şey demezdi. “Haklısın… Kimse bir şey diyemez. Sonuçta kendisi istedi…” arkamdaki kişi daha yakına gelmeye başladı. Gözlerim sanki lavdan yapılmış gibi yanıyordu. Kanlandıklarına yemin edebilirdim. Yanımızda bir ara sokağın girişi vardı. Kısa bir çıkmaz sokaktı. Adam bana yaklaştığında biranda arkama dönüp onun yakasına yapıştım ve onu ara sokağa sürükledim. Adamda şaşırmıştı. Yüzünü gizlemeye çalışmıştı ama adımlarının sesinden bile kim olduğu anlaşılıyordu. Bu adam Voss Dravenhart’dı. Onu duvara yapıştırdım ve kaçmasını önledim. Ne kadar ondan küçük fizikli olsam bile kafes kafestir. Kendi başımdaki kapüşonu çıkardım ve ona baktım.
“Adımlarının sesinden bile kim olduğun anlaşılıyor Dravenhart… Daha sessiz olmayı öğrenmelisin.” Voss ilk başta afallasa da hemen kendine geldi ve sırıttı. “Sen öğretirsin diye umuyordum Veloria. Ama yine de tavsiye için teşekkürler.” Yanındaki duvara dayanmış olan kollarımı açtı ve bende açıkçası zorlamadım. Yavaşça onun için yaptığım etten kafesten kurtuldu. Ama duvardan ayrılıp uzaklaşmak yerine orada kaldı. Sanki bunların hepsini planlamıştı. Böyle davranması sinirimi bozuyordu. Yumruklarımı sıktım. Güneş çoktan gökyüzündeki tahtını Ay’a devretmişti. Şimdi bu ara çıkmaz sokakta sadece ay ışığı, uzaklardan gelen titrek sokak lambası ışığı ve biz kalmıştık.
“Yine ne istiyorsun Voss Dravenhart? Şimdide başarısız bir gizli takip mi?” sesim buzdan daha soğuk bir şekilde çıkmıştı. Kafamı kaldırıp ona baktım. Yine sırıtıyordu. Bütün bunları planlamış mıydı ve ben o plana mı uyuyordum yoksa sırıtması onun savunma mekanizması mıydı? Daha önce hiç kimse beni bu kadar hızlı ve fazlaca şaşırtmamıştı. Sırıtması genişlemiş, gülümsemeye dönüşmüştü.
“İltifatın için teşekkürler Veloria… Gurur duydum.” Dedi karşımda bir referans yaparak. Normalde olsa hoşuma giderdi ama bu alaycı ve kibirli bir referanstı. Bir dakika… Ben onu dışımdan mı demiştim?! Buda yetmezmiş gibi sözlerine devam etti. “Yani senin gibi bir düşmanımdan böyle bir iltifat almak benim içinde bir ilk. Hem de böyle güzel bir düşmanımdan. Hoşuma gittin Astra Veloria…” Sağ elini artık tokanın tutmaktan vazgeçtiği saçlarıma götürdü. Kafamı geri çeksem bile bu sefer sol eliyle okşamaya başladı. Genelde ne hissederdiniz? Güven, değil mi? Ben ölümün o soğuk ellerini hissettim. Sanki saçlarımı tutup kafamı kesecekmiş gibiydi. Tam elimi silahıma götürecekken sağ eli ile iki bileğimi de tuttu ve saçımı çekip bakışlarımızı birleştirdi. Kaşlarını çatmış, bakışları keskinleşmişti. Benim yeşil ve siyah renkli gözlerim otomatik olarak onun ela rengi gözleri ile buluştu. Nedense o gözleri inceleme ihtiyacı duymadım çünkü bana o kadar tanıdık geliyorlardı ki… Sanki önceki hayatımda gördüğüm tek şey onun gözleriydi, o kadar biliyordum ama yine de bana yabancı geliyorlardı. Ama o benim gözlerime sanki çok sevdiği bir oyuncağını bulmuş küçük bir oğlan gibi bakıyordu. Keskin bakışları yumuşadı, kaşları havaya kalktı. Ağzını açıp geri kapatıyordu. Bir şey söylemek istiyordu ama kelimeleri bulamıyordu sanki. Ellerimi tutan parmakları hafiflemişti ama çekmiyordu. Bu bakışma fazla uzamıştı. Yavaşça bileklerimi ondan kurtardım. Engellememişti, hala bir şeyin şokundaydı. Saçımı geri bağlamadan kapüşonumu geri taktım ve yüzüme kadar çektim. Arkama döndüm ve ara sokağın çıkışına yöneldim. Beni durdurmak istiyordu ama yapamadı.
“Yarın Karma kafe, saat 2 buçuk. Unutma.” Sokaktan çıktım ve Yeraltına doğru ilerlemeye başladım. Voss’u orada bırakmıştım. Genelde umursamazdım ama bana olan o bakışı unutamıyordum. Acaba onu nereden tanıyordum? İçimdeki ejderha bile susmuştu çünkü o bile bilmiyordu…
(Duyuru!!!: Arkadaşlar açıkçası bu bölümü diğerleri gibi teker teker ayırıp düzenlemedim bu yüzden hatalarım olabilir.)