✨🎀İLAHİ BAKIŞ AÇISI
Aradan birkaç saat geçmişti. Alex, Luna ve Felix çoktan görevlerini tamamlayıp eve geçmişlerdi. Yeni kaçırdıkları adamlar ile ‘oynamak’ istiyorlardı. Astra eve dönmemişti çünkü o genelde ‘oyun’ oynamayı pek sevmezdi. Ona göre fazla gürültü ve sıkıcı olurdu. Adamların ağzından laf almayı en iyi Alex yapardı. Ne Voss, nede Astra kalkmıştı. Sanki ikisi de buradaki garip huzuru keşfetmişti. Ama Astra huzursuzlanmaya başlamıştı. Bir şeyler hissediyordu-altıncı hissi hep yüksek olmuştu. Özü sayesinde normal insanların fark edemediği şeyleri fark edebiliyordu. Voss, bu hareketleri garip bulduğu için karşısındaki kadına bakmaya başladı. Kadının unvanını duymuştu. Kadın ne kadar kendisini saklamaya çalışsa bile kendini belli eden özelliklerinden tanımıştı kadını Voss; açık bir ten, gece mavisi uzun sağlıklı düz saçlar ve bakana bir daha baktıran çift renk gözler. Sol gözü koyu yeşildi, sanki içine ormanın sakinliğini ama aynı zamanda tehlikesini sığdırmıştı. Sağ gözü ise kömür siyahıydı ama aynı zamanda gökyüzüne de benziyordu. Yıldızlı bir evreni bu kadın bir gözüne sığdırmıştı. Bu Astra Veloria’ydı, o ünlü ama yakalanamayan kadın… Astra derin bir nefes aldı ve çantasından bir kâğıt ile kalem çıkarıp bir şeyler yazdı. Sonra kâğıdı katlayıp ayağa kalktı ve eşyalarını topladı. Voss’un bilgisayarının önüne güzel bir el yazısı ile yazılmış bir kâğıt bıraktı ve tam giderken kendisinden beklenmeyen bir güç ile Voss’u yere fırlattı. O sırada birkaç minik dikkat dağıtıcı bomba tam olarak onların olduğu yere düştü. Luna fazladan bomba yerleştirmişti ama onları düşürmüştü. Bu bombalar tehlikeli değildi ama direk kafaya gelmesi beyine zarar verebilirdi. Astra Voss’un hayatını kurtarmıştı. Tehlike geçince Voss ayağa kalktı ve notu eline alıp okudu.
“Rica ederim Voss Dravenhart. Artık bir yeraltı suçlusuna hayatınızı borçlusunuz, geçmiş olsun…”
Bir yeraltı suçlusuna hayatını borçlu olmak mı? Bu Voss gibi bir adam için utanç mıydı yoksa kaderin ironisi miydi? Kendi kendine güldü ama gülüşü acıydı. Kafasının içinde iki ses vardı:
“Bu bir oyun Voss. Seni borçlandırıp kontrol altına almak istiyor!”
“Hayır, seni kurtardı. Çünkü seninle bir kader ağı var!”
Ne kadar oyun seçeneğine daha çok olanak verse de kalbinin bir köşesi o çift renkli gözleri unutamıyordu. Gözlerini kapadı. Gece mavisi saçlar, buz gibi bakışlar ve eskiden kalan o tanıdıklık hissi…
“Bu kadın beni yok edecek.” Diye fısıldadı. Ama sesinin altında başka bir cümle daha vardı. “Belki de zaten etmişti.”
İkisi de bu karşılaşmayı garip bulmuştu. Voss; elindeki kâğıt ile Astra o his ile kalmıştı. Kim bilir? Belki de bu tek karşılaşmaları olmayacaktır… İkisi de birbirlerini tanıyor gibi hissediyorlardı ama itiraf edemiyorlardı. Kendi yollarına gittiler ama akıl yolunda birdiler. Astra ormana gitti. Orman, yansız bir yerdi. Ne Kraliyete nede Yeraltına aitti, kendi kendinin sahibiydi. Astra hep oraya gider ve orada yaşayan hayvanlara yardım ederdi. Ama ormanda sadece hayvanlar yaşamazdı ve bunu sadece Astra bilirdi. Ormanda bir kadın yaşardı, adı Akverin’di. Kendisi de Astra gibi garip biriydi. Eskiden ona yaşadığı yerde ‘cadı’ lakabı takıldığı ve yakılmaya çalıştığı için ormana taşınmıştı. Cadı denilmişti çünkü iyileştirici gücü vardı. Yaşatmak istediği canlıyı yaşatırdı, zamanı gelmeyen birini kurtarabilirdi ama ecelden kaçırmazdı. Kıvırcık, kabarık uzun turuncu saçları ve çimen yeşili gözleri vardı. Astra’ya küçükken o yardım ederdi güçlerini kontrol etmesine. Noah ise ona sadece içine gömmeyi öğretmişti. Ama bu işe yaramazdı, hiçbir zaman yaramadı. Astra o kadının yanına gitti ve kapıyı çaldı.
“Akverin, evde misin? Seni bir ziyaret edeyim demiştim.” dedi nazikçe Astra. Belki de sadece Akverin’e bu kadar saygılı ve nazikti. Cevabın gelmesi uzun sürmedi.
“İçeri gel kızım. Müsaidim…” Astra bunu duyunca içeri girdi. Akverin’in yanına gitti.
Akverin masum bir tavşanı iyileştiriyordu. Akverin Astra’ya anlamayı öğretmişti; insanları, hayvanları, doğayı ve birçok şeyi…
“Daha eceli gelmedi mi bu tavşanın? Buraya 4. gelişi ve çok yaşlı bir tavşan-…”
“Daha eceli gelmedi ve her canlı uzun bir yaşamı hak eder. Ben sana hiçbir şey öğretemedim mi?”
“Özür dilerim Akverin. Sadece bu tavşanı 10.000. defa iyileştiriyorsun-“ Astra’nın telefonu çaldığı için lafı yarıda kesildi. Telefonunu çıkarıp arayan kişiye baktığın da arayan kişinin Luna olduğunu gördü. Telefonu açtı ve kulağına götürdü.
“Efendim Luna, ne oldu-“ Telefonu kulağından uzaklaştırmak zorunda kaldı çünkü Luna bas bas bağırıyordu.
“ULAN ASTRA NEREYE KAYBOLDUN?! BİZ BUNLARI TUTAMIYORUZ! FELİX FALAN SİNİR KRİZİ GEÇİRİYOR BURADA! ALEX NE YAPACAĞINI ŞAŞIRDI! HANİ GELECEKTİN LAN!” Diye bağırdı Luna. Astra telefonu kulağına geri getirdi ve konuştu.
“Sizin o koyduğunuz bomba benim olduğum yere patladı. Birini kurtardım ve şimdide Akverin’in yanındayım. Gelirim birazdan… Bensiz hallediverin bir boku da…” diye sitem etti Astra.
“He tamam. Size kolay gelsinnn…” dedi Luna tatlı sesi ile konuşup telefonu kapadı.
“Akverin ben şey isteyecektim. Bana bir stok sakinleştirici iğne ve ilaç verir misin?” dedi ensesini sıvazlayarak. “Hem bana hem de iş için lazım.” Diyerek ekledi. Akverin sanki ona canını istemiş gibi baktı. O ilaçlar ve iğneler sağlığı için zararlıydı ama Astra umursamıyordu. Akverin arkadaki bir odaya girdi ve Astra için bir stok ilaç getirdi.
“Günde sadece bir kere kullanacaksın, söz mü?”
“Teşekkür ederim Akverin. Söz veriyorum günde sadece bir tane kullanacağım.” dedi ve hemen motoruna binip eve ilerledi. Hız ve istediği her şey Astra için özgürlüğün tanımıydı. Son hız ilerliyordu çünkü neden olmasın? Her zaman özgürlüğüne düşkün biri olmuştu zaten. Kimseyi dinlemez ve kafasına eseni yapardı. Ormandan çıkıp yeraltına girdi ve evine son hız sürdü. Burası kendisi için bir cennetti. Ama en sonuna bu yolculuk sona ermiş ve evine varmıştı. Vakit kaybetmeden hemen içeri girdi. Arkadaşlarının bodrumda olduğunu bildiği için hemen bodruma indi. Hemen inmesi gerekiyordu çünkü arkadaşları zor durumdaydı.