Sabah alarmımın 3 dakika boyunca çalması, bizimkilerin 7 kere odama dalması ile zorla uyandım. Uykum hala vardı ama işler beklemezdi ve Alex eğer 2 dakika içinde kalkmazsam beni zorla kendisi kaldıracaktı. Odamdaki siyah, altın işlemeli, kendi işi yerine her şeyi yapan makyaj masama geçip çekmecesini açtım ve Noah’ın verdiği ilaçlardan birini kendime enjekte etim. Neden bu ilaçları aldığımı sorsam bana her zaman “İyiliğin için…” der geçerdi. Derin bir nefes aldım ve masadan kalkıp banyoya gittim, bu uykulu halimi sadece soğuk bir duş düzeltebilirdi…
*
*
*
Saçıma havluyu bağlayıp giyindim. Kıyafet seçimim hızlıydı; vücudumu saran siyah, parmak detaylı uzun kollu, altıma gri baggy, bol bir pantolon giydim. Karışık renkli vücuduma en çok yakışan renkler siyah ve griydi; kar kadar beyaz tenime, Van kedisi gözlerime ve gece-elektrik mavisi saçlarımla ahenk içindelerdi. Takılarımı ve silahlarımı donanıp aşağı, bizimkilerin yanına gittim. Luna simsiyah, orta boylu bir elbise giymişti, elbisenin tüyleri simli beyazdı ve bu elbise onu bir evren modeline sokuyordu. İris moru saçları yarım topuzdu, bu elbisesiyle gerçekten uzaya benziyordu. Uzay kadar da acımasızdı… Alex zaten her zamanki gibi siyahlara bürünmüş, gölgelerin arasına girse yerini yadırgamazdı. Felix, yazık minik yavrum, ise kahverengi tonlarında giyinmişti. Sürekli aç, sürekli memnun yavrum… Hemen yanlarına uçarcasına yürüdüm. Aslında görevler belliydi; Luna dikkatleri dağıtıp güvenlikleri öldürecekti, Alex bize lazım olan adamları kaçıracak, ben kapıları veya ışıkları açıp kapayıp yolu temizleyeceğim, Felix’de şoförlük yapacaktı.
“Önce yemek yiyelim mi? Ben acıktım...” dedi Felix en tatlı sesi ile. Yavaşça gülümsedim ve cevap vermek için ağzımı açtım ki Noah’ın sesi beni durdurdu. Gözlerinden ciddilik akıyordu. Noah bakışlarıyla beni yanına çağırıp onun çalışma odasına götürdü. “Ne oluyor Noah? Genelde böyle gizli konuşmazsın,” dedim, alaycılığımı saklamaya çalışarak. Bir bardak su aldım ve küçük yudumlarla içmeye başladım. Derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı, babacan tavrını korumaya çalışıyordu ve bu yüzünden kolaylıkla okunuyordu.
“Astra, bu göreve gitmek istediğinden emin misin? Gitmek zorunda değilsin. Dinlenmen gerek,” dedi Noah. Özüm hemen atladı. “Sana yalan söylüyor. Seni soyutlamak istiyor çünkü senden utanıyor. Sen bir yıkım makinesisin. Sen bir ejderhayı içinde tutabilen bir kadınsın. Bir ejderhaya bunu yapan dünyaya neler yapmaz ki…” Kalbimde nedensiz bir kısa sızı oldu; Noah benim göreve gitmeyi çok sevdiğimi biliyordu ve bunu bilerek öneriyordu… Bir insan neden birini saklamak isterdi? Utandığı için… Benden utanıyor muydu gerçekten?
Tereddüt ettim, sonra başımı salladım. “Tamam Noah… Göreve gideceğim ama dışarıda kalacağım. İçeri girmeyeceğim,” dedim. Noah derin bir nefes aldı, sonra ekibin yanına döndüm. Bir fikrim vardı; içeri girmeyeceğim dedim ama nereye gideceğimden bahsetmemiştim. Bizimkiler görev detaylarını tartışıyordu. “Ne hakkında konuşuyorsunuz?” diye sordum. Luna hemen atıldı: “Görevleri tartışıyorduk Astra, sende katılsana.” Dedi heyecan ile. Tek kaşımı kaldırdım ve konuştum. “Her şey zaten belli değil mi? Siz ortak arabayla, ben motorumla sınır yolundan gireriz. Luna dikkat dağıtır, Alex adamları kaçırır, Felix şoförlük yapar, ben de yolunu açarım,” dedim. Hepsi şaşırdı; galiba bunu tartışıyorlardı. Özüm tekrar fısıldadı: “Sen yokken beyinleri çalışmıyor galiba.” Haklıydı. “Kulaklıklar açık olsun, bana rapor verin. İş bittiğinde görüşürüz,” dedim otoriterce. Kimse itiraz etmedi. Evden dışarı çıktım ve arabanın yanına park ettiğim motoruma atladım, gazı kökledim. Rüzgâr tenime çarptığında gerçekten özgür olduğumu hissediyordum. Yalnızken gerçekten kendim gibi hissediyordum. Ekibim ile olmaktan mutluydum ama onlar yanımdayken kararlarımı hesaplamam ve gruba uydurmam gerekliydi. Ne kadar çok varlık, o kadar az özgürlüktü benim için. Eğer birilerine liderlik ederseniz durumumu anlardınız. Her kararımı ve hareketimi ekibe uyarlamam gerekiyordu.
Sonunda Kraliyete giriş yapmıştım. Gizli bir yerden girdiğim için askerlere yakalanmadım. Kolaydı, hepsi gören körlerdi sadece. Of… Bir insan bir yerden bu kadar mı nefret edebilirdi amk… Yok, bunları yıksan yetmez, vereceksin bunları ejderha ateşine görecekler. Aklımdan o kadar vahşet içerikli şeyler geçirmiş olacağım ki özüm konuştu; “Oha Astra, şeytanın akıl hocası mısın bu nasıl düşünceler? Sakin ol Astra. Kimseyi yakmayacaksın. Buraya iş için geldin.” Göz devirdim ve bir kafenin önüne park ettim. Ruhum üzerine yemin ederim ki eğer biri bile bana bulaşırsa burayı başlarına yıkarım. Kafe bir ara sokakta olduğu için az insan vardı, bu hoşuma gitti. Masalardan en izole olana oturdum. Yerime yerleştim ve bilgisayarımı açıp kurdum. Garson yanıma geldi ve ne istediğimi sordu; siparişimi verdim. Luna’dan beklediğim işaret geldi, tam işe başlayacaktım ki karşımda dev gibi bir adam belirdi. Hafifçe başımı kaldırıp adama baktım- tanıdık yüz. Hacklemeye çalıştığım ama sert kayaya çarptığım adam. O zaman kameramda bant olduğu için benim yüzümü görmemişti. Yüzümü hafifçe buruşturarak konuştum; “Nasıl yardımcı olabilirim?” Voss sanki babasının tapulu malı gibi direk olarak masaya yerleşti ve bilgisayarını açtı. Çaktırmadan yumruklarımı sıktım ve yüzüme zoraki bir gülümseme yerleştirdim. “Acaba nezaketen bana sormanız gerekmez miydi Bay…?”
“Dravenhart, Voss Dravenhart” dedi başını kaldırmadan.
Özüm fısıldadı, yine; “Voss Dravenhart… O mu? Hacklemeye çalıştığın kişi o mu? Garip bir şeyler var…” Notlarıma ‘Evet… Garip hissediyorum. Tehlikeli olabilir. Hazırda beklesek iyi olur.’ Yazdım, konuşmak tehlikeli olurdu. Saçlarımı boynumu kapatacak şekilde düzelttim ve kıyafetimin kollarını çekiştirerek bileklerimi kapattım. Uygulamaya girip ekibime sinyal gönderdim. Ama içimde bir şey farklıydı; sanki beklenmedik bir şeyi başlatmıştım. Pişmanlık değildi; daha ziyade bilinmeyen bir şeyin kıvılcımıydı.