Kadim salonun içindeki hava, binlerce yıllık bir sessizliğin ağırlığıyla yoğunlaşmıştı. Kristalin pürüzsüz yüzeyinde titreyen yansımam, sanki kendi geçmişimden firar etmiş bir hayalet gibi üzerime siniyordu. Zihnimdeki o ses—kesik, metalik ve dehşet verici derecede tanıdık—kulağımda bir çan gibi çınlıyordu: *“Kırılanı tamir edemezsin, Elif. Sadece parçaların arasından sızan kanı izleyebilirsin.”*
Sendeleyerek geriye doğru bir adım attım. Topuklarımın mermer zemindeki yankısı, devasa salonda bir çığlık gibi genişledi. Tam o anda, belimdeki güçlü bir baskıyla durduruldum. Ares’in parmakları, sanki beni o kristalin soğuk çekiminden koparıp almak istercesine tenimi yakıyordu.
“Ona bakmayı bırak,” dedi sesi. Gür, karanlık ve uyarılardan arındırılmış bir tonda. Kulağıma eğildiğinde, göğsünün ritmik kalkıp inişini sırtımda hissettim. “Kristal sadece gördüğünü yansıtmaz, Elif. En derinindeki korkuyu besler. Ona odaklanırsan, seni yutar.”
Ona döndüm. Gözleri, bu yeraltı şehrinin loş ışığında bile keskin bir avcının bakışlarını taşıyordu. Ares’in yüzündeki çizgiler, taşıdığı yükün ağırlığıyla her geçen dakika daha da derinleşiyor gibiydi. Aramızdaki mesafe öylesine dardı ki, ikimizin de kesik kesik aldığı nefesler birbirine karışıyordu. Aramızdaki çekim, bu kadim tozlu havada bile statik bir elektrik gibi tenimi karıncalandırıyordu. Tehlikeliydi. Bu çekim, bizi bir uçuruma sürüklüyordu ve ikimiz de bu uçurumun kenarında dans etmeyi reddediyorduk.
“O ses,” dedim, sesim titreyerek. “Kendi soyumdan birinin sesiydi. Nasıl mümkün olabilir? Bu şehir... tüm bu tarih...”
Ares çenemi sıkıca ama canımı yakmayacak bir özenle kavradı. Başımı biraz yukarı kaldırdı, bakışlarımızı birleştirmeye zorladı. “Bazı soruların cevapları, o cevapları taşıyacak kadar güçlü olmayan zihinleri parçalar. Elif, buraya seninle gelmemin tek bir sebebi vardı: Seni korumak. Ama şimdi görüyorum ki, en büyük tehlike dışarıdan değil, içeriden geliyor.”
“Beni neyden korumaya çalışıyorsun, Ares?” diye sordum, gözlerindeki o karanlık labirentin içine bakarak. “Bu sırrın, senin buradaki varlığınla bir ilgisi var mı? Neden sürekli omuzlarının üzerinde bir yük taşıyormuşsun gibi bakıyorsun? Sen sadece bir kaptan değilsin. Sen buranın bir parçasısın.”
Ares güldü; bu, neşe barındırmayan, buruk bir sesti. Elini çenemden çekip yavaşça yanağımın üzerinden aşağı, boynuma doğru indirdi. Parmak uçlarının gezindiği her yer soğuk bir ateşle yanıyordu. “Ben buranın gardiyanıyım, Elif. Ama bugün, gardiyanın kendi hücresine aşık olduğu gün oldu.”
Sözleri, salonun soğuk duvarlarında bir yankı gibi dağıldı. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Etrafımızdaki kristaller, belki de o sesin etkisiyle, aniden kızıl bir ışıkla nabız gibi çarpmaya başladılar. Salonun atmosferi ağırlaştı, hava oksijenden arınmış gibi ciğerlerimi yaktı.
“Duydun mu?” diye fısıldadım, bir adım geri çekilmeye çalışarak ama o, belimi daha da sıkı kavradı.
“Evet,” dedi Ares, gözlerini kapıya dikerek. “Efendi uyandı. Ve senin burada olduğun, kristaldeki yansımandan çok önce onun zihnine ulaştı.”
Tam o anda, salonun devasa giriş kapısı, sanki görünmez bir el tarafından zorlanıyormuşçasına sarsılmaya başladı. Taşların birbirine sürtünürken çıkardığı o tiz ses, dişlerimi kamaştırıyordu. Ares beni arkasına çekti. Vücudu, bir kalkan gibi önümde gerildi. Omuzları genişledi, duruşu bir savaşçıya dönüştü. Ama gözlerinde, daha önce hiç görmediğim bir ifade vardı: Çaresizlik.
“Eğer kapı açılırsa,” dedi Ares, sesi bir bıçak kadar keskindi. “Seni kurtarmak için yapmam gereken şey... beni asla affetmeyeceğin bir şeye dönüştürecek. Elif, beni duyuyor musun? Ne olursa olsun, arkana bakma. Sadece koş.”
“Seni bırakmayacağım!” diye bağırdım, sesimdeki öfke ve korku birbirine karışmıştı. “Beni buraya sen getirdin!”
“Seni buraya getirdim çünkü kaderinin buraya bağlı olduğunu biliyordum!” diye kükredi Ares, ilk defa kontrolünü kaybederek. Bana doğru döndü, gözlerindeki o yoğun, yakıcı bakışla ruhumu çıplak bıraktı. “Seni korumam için kendi ruhumu feda etmem gerekecekse, bunu bir an bile tereddüt etmem. Ama sen... sen yaşamak zorundasın. Senin kanında, bu şehrin bile bilmediği bir kehanet var.”
Kapı üzerindeki mühürler, siyah bir duman gibi erimeye başladı. Dışarıdan gelen ayak sesleri, mermerin üzerinde ritmik ve ağır bir şekilde yankılanıyordu. Her adımda, zemin titriyordu. Ares, belindeki silahını çekmedi; bunun yerine elini kalbinin üzerindeki o gizemli mühre koydu. O mühür parlamaya başladığında, Ares’in teninde damarlarının altından bir enerji akmaya başladı.
“Ne yapıyorsun?” diye sordum, dehşetle.
“Sana bir şans veriyorum,” dedi. Gözleri yaşlı değildi ama bakışları, bir insanın son vedası kadar ağırlaşmıştı. “Eğer bu gece sağ kalırsan, Elif... gerçeğin sadece benimle ilgili olmadığını, senin bu yeraltı şehrinin sahibi olduğunu anlayacaksın. Ben senin efendin değil, senin sürgününüm.”
Tam o sırada, salonun kapısı devasa bir gürültüyle menteşelerinden fırladı. İçeri sızan karanlığın içinden, uzun, siluet gibi bir gölge yavaşça içeri girdi. O an, odadaki tüm ışıklar söndü. Sadece Ares’in mührü ve kristalin titreyen kızıllığı kalmıştı.
Gölge, tam karşımızda durdu. Elini havaya kaldırdığında, havada asılı duran binlerce kristal parçası aynı anda havaya yükseldi. Ares, bana son bir kez baktı. O bakışta, tutkuyla nefretin, fedakarlıkla ihanetin aynı potada eridiği o yıkıcı sonu gördüm.
“Beni affet,” diye fısıldadı.
Ares, elini mührün üzerine bastırdı ve tüm salon, bir ışık patlamasıyla kör edici bir beyaza büründü. Acı, damarlarımdan geçtiğimi hissettiğim bir ateş gibi tüm bedenimi sardı. Gözlerimi kapattım. Bildiğim dünya, o saniyede yerle bir oldu.