Yeraltı şehrinin havası, ciğerlerime dolan her nefeste sanki daha da ağırlaşıyordu. Burası oksijenden ziyade, binlerce yıllık birikmiş pişmanlıklar ve tozlu yalanlarla beslenen bir boşluktu. Ares, önümde, zifiri karanlığın içinden bir gölge gibi süzülüyordu. Onun her adımı, bir avcının sessizliğini ve bir celladın kararlılığını taşıyordu. Az önce karşılaştığımız o ‘Sürgün’... O figürün yüzündeki ifade, Ares’in çehresine bir ayna gibi yansımıştı ama gözlerindeki soğukluk, tanıdığım Kaptan’dan çok daha derin, çok daha kadim bir acıya aitti.
"Dur," dedi Ares aniden. Sesi, bu devasa taş odaların tavanında yankılanarak zihnime çarptı.
Durduğumda, aramızdaki mesafe sadece birkaç santime inmişti. Onun üzerindeki askeri üniformanın parçalanmış kumaşından sızan tanıdık, metalik kan kokusu ve serin toprak kokusu burnuma doluyordu. Ares yavaşça bana döndü. Gözleri, zayıf fosforlu ışığın altında, her zamanki kehribar renginden daha koyu, neredeyse siyaha çalan bir tonda parlıyordu.
"Ona bakma Elif," dedi, sesi bir uyarıdan çok bir rica gibi çıkmıştı. "Gördüğün şey bir yanılsama değil. Ama sakın unutma; burada gördüğün her şeyin bir bedeli vardır. En çok da benimle olan bağının."
"Neden bahsediyorsun?" diye fısıldadım. Sesim, kendi kulaklarıma yabancı geliyordu. "O... o senin tıpatıp aynındı, Ares. Ama gözleri... O gözlerde insanlığa dair hiçbir iz yoktu."
Ares bir adım daha attı, şimdi göğsüm neredeyse onun sert, zırhlı yeleğine değiyordu. Elini kaldırdı, parmak uçları yavaşça çenemi kavradı. Dokunuşu buz gibiydi ama parmaklarının altındaki nabzımın hızlandığını hissettiğini biliyordum. "Çünkü o, 'Kaptan' olmanın ne demek olduğunu unutanların sonu," dedi, sesi bir fısıltıya dönüştü. "Bizim soyumuz, yıldızların tozundan değil, bu toprağın altındaki lanetten doğdu. Ve sen... sen o laneti uyandırabilecek tek anahtarsın."
Beni kendine biraz daha çekti. Arada kalan o incecik boşluk, üzerimizdeki görünmez baskıyı daha da artırıyordu. Bir tarafta hayatta kalma dürtüsü, diğer tarafta ise Ares’in etrafında örülü o tehlikeli, karanlık çekim alanı. Ona direnmek istiyordum ama içimde bir yerlerde, atalarımdan miras kalan o kadim pusula, rotasını doğrudan ona çevirmişti.
"Beni neden buraya getirdin?" diye sordum, gözlerine doğrudan bakmaya çalışarak. "Bu sadece bir kurtarma görevi değildi, değil mi?"
Ares acı bir gülümsemeyle dudaklarını kıvırdı. "Kurtarma görevleri güneşin altında yapılır, Elif. Biz ise şu an dünyanın kalbindeyiz. Burada sadece kurbanlar ve efendiler vardır. Ve ben, seni kurban etmek için burada değilim."
Tam o sırada, şehrin derinliklerinden gelen, zemini sarsan derin bir uğultu yükseldi. Sanki koca bir mekanizma harekete geçmişti. Taş duvarların ardında metalin metale sürtünme sesi, sanki devasa dişliler dönmeye başlamıştı. Ares beni hızla arkasına çekti, bedeni adeta bir kalkan görevi görüyordu.
"Hazır ol," diye tısladı. "Eğer kanındaki o bağ gerçekten uyandıysa, kapılar açılacak. Ama kapıların ardında ne olduğunu görmeye hazır mısın, doktor?"
Elimi refleksle cebime, dedemden kalan o tuhaf, eski metinlerle dolu günlüğüme attım. Parmak uçlarım, kitabın kapağındaki soğuk kabartmayı hissettiğinde, tüm vücudumdan geçen bir ürpertiyle sarsıldım. Sanki yeraltı şehri benim varlığıma tepki veriyordu. Duvarlardaki yazıtlar, ben yaklaştıkça hafif bir mor ışıkla parlıyor, fısıltı benzeri sesler etrafımızı sarıyordu.
"Sen bir şey biliyorsun," dedim, sesimdeki titremeyi gizleyemeyerek. "Sürgün’ün ne olduğunu, burada neyin saklandığını... hepsini biliyorsun. Neden benden saklıyorsun?"
Ares aniden durdu. Yüzünde, daha önce hiç görmediğim kadar savunmasız bir ifade belirdi. "Çünkü," dedi boğuk bir sesle, "bunu bildiğin an, artık senin için bir geri dönüş olmayacak. Benimle olan bu bağın, seni bu karanlığın bir parçası yapacak. Ve ben... senin o karanlıkta kaybolmanı izleyemem."
Bana doğru eğildi, alnını benimkiyle birleştirdi. Nefesi, soğuk yeraltı havasının aksine sıcaktı. Kalp atışlarını göğsümde hissettim. Bir anlığına, tüm bu kadim lanetler ve karanlık sırlar yok oldu; sadece ikimiz, zamanın ve uzayın ötesinde bir yerlerde hapsolmuş iki ruh gibi kaldık. Dudaklarının benimkine değmesine milimler kala, yeraltı şehrinin o büyük, merkezi salonunun devasa kapıları gıcırdayarak açılmaya başladı.
İçeriden sızan ışık, insan yapımı değil, saf bir enerji gibiydi. Ares geri çekildi, yüzündeki o kısa süreli yumuşaklık yerini yine o aşılmaz, sert askeri disipline bıraktı. Silahını çekti, diğer eliyle benimkini sıkıca kavradı.
"Efendi bizi bekliyor," dedi, sesindeki ton artık bir tehdit içeriyordu. "Eğer hayatta kalmak istiyorsan, ne görürsen gör, elimi sakın bırakma. Çünkü buradan çıkışımız yok, sadece derinleşebiliriz."
Kapının ardındaki devasa salona ilk adımı attığımızda, gördüğüm manzara karşısında nefesim kesildi. Salonun ortasında, havada asılı duran devasa, kristal bir yapı vardı ve içinde... içinde sanki başka bir gerçekliğe açılan bir kapı gibi, kendi yüzümü görüyordum. Ama bu ben değildim. Bu, binlerce yıl önce buraya mühürlenmiş olan o kadim atamın, benim bedenim üzerinden yeniden doğuşunu bekleyen silüetiydi.
Ares, benim elimi tutan elini öyle bir sıktı ki, kemiklerimin sızladığını hissettim. "Elif," diye uyardı, gözleri kristalin içindeki yansımaya kilitlenmişken. "Ona bakma. Eğer ona bakarsan, seni bu şehrin bir parçası yapacak."
Ama artık çok geçti. Kristaldeki yansıma gözlerini açtı ve o an, kendi zihnimin içinde başka birinin sesini duydum.
*Evine hoş geldin, varisim.*