Yeraltı bölmesinin havası, ağır bir metal ve çürümüş zaman kokusuyla yüklüydü. Elif, elindeki fenerin titrek ışığını tozlu duvarlarda gezdirdi. Işık, üzerlerinde garip, akışkan semboller kazınmış obsidyen bloklara çarptığında, duvarlar adeta nefes alıyormuş gibi hafifçe parlıyordu. Ares hemen arkasındaydı. Varlığı, karanlıkta bile hissedilen yoğun bir ağırlıktı; bir avcının sessiz ve tehlikeli zarafetiyle hareket ediyordu.
"Burası haritalarda yok," diye fısıldadı Elif. Sesi, kubbeli tavanın yüksekliğinde yankılanarak geri döndü. "Kaptan, buraya girmemizi sağlayan şey... o sadece bir çip değil. Değil mi?"
Ares durdu. Sırtı Elif’e dönüktü ama omuzlarındaki o keskin gerilimi, sanki görünmez bir yükün altında eziliyormuş gibi hafifçe çöken duruşunu fark edebiliyordu. Ares yavaşça arkasına döndüğünde, fenerin ışığı yüzündeki keskin hatları aydınlattı. Gözlerinde her zamanki buz gibi soğukluk değil, daha derin, daha yakıcı bir şeyler vardı. Bir tür itirafın eşiğindeki karanlık bir arzu.
"Sana birçok şey anlatabilirim Elif," dedi sesi, yerin kilometrelerce altındaki bu boşlukta bir mızrak gibi yankılanarak. "Ama bildiğin gerçekliğin temelini yıkacak bir gerçeğe hazır mısın? Burası bir sığınak değil. Burası bir mezar."
Elif bir adım yaklaştı. Aramızdaki mesafe, aralarındaki çekimin elektriğiyle yüklüydü. Ares’in deri ceketinin kokusuna karışan o tekinsiz, metalik parfüm, Elif’in başını döndürüyordu. "Neden beni buraya getirdin?"
Ares, Elif’in yüzüne eğildi. Aralarındaki mesafe o kadar azaldı ki, Elif adamın düzensizleşen nefesini teninde hissetti. Ares’in parmakları, Elif’in çenesini hafifçe kavradı. Sertti ama bir o kadar da sahiplenici. "Çünkü sen," dedi Ares, sesi boğuk bir hırıltıya dönüşerek, "tarihin unuttuğu o kanı taşıyorsun. Ve benim çipim... o sadece bir kilit değil, bir anahtar. Benim anahtarım, senin kilitli kapıların için tasarlandı."
Elif’in kalbi göğüs kafesini zorluyordu. "Ne demek istiyorsun?"
Ares başını yana eğdi, gözleri Elif’in dudaklarında bir saniye fazla oyalandı. "Anlamıyor musun? Biz kaçmıyoruz Elif. Biz çağrılıyoruz. Bu 'Sürgün' kelimesi, bir ceza değil. Bir başlangıç."
Ares elini Elif’in çenesinden çekip arkasındaki devasa, mühürlü kapıya doğru uzattı. Kapının yüzeyindeki damarlar, Ares’in dokunuşuyla birlikte mor bir ışıkla nabız gibi atmaya başladı. Duvarlardan gelen ses, bir çığlıktan ziyade, uzun süredir uyuyan bir makinenin uyanışına benziyordu.
Elif’in başı dönmeye başladı. Zihninde, daha önce hiç görmediği görüntüler çaktı: Yıldızların düştüğü bir gece, kanla mühürlenen antlaşmalar ve bir zamanlar 'Sürgünler' olarak adlandırılan, gökyüzünü yöneten kadim bir ırk. Ares’e baktığında, artık sadece bir asker görmüyordu. Kendi kaderini, kendi yıkımını görüyordu.
"Eğer bu kapıyı açarsan," dedi Elif, sesi titreyerek, "geri dönüşü olmayacak."
Ares, elini kapıdan çekmeden Elif’e döndü. Bakışlarında kontrolsüz bir acı vardı. "Geri dönüş diye bir şey hiç var olmadı, Elif. Biz zaten buraya aitiz. Sadece hatırlamamız gerekiyor."
Tam o sırada, yeraltı şehrinin derinliklerinden, sanki binlerce yıldır susmuş bir orkestra bir anda notalarına basmış gibi, düşük frekanslı, uğultulu bir ses yükseldi. Yer sarsıldı. Elif dengesini kaybedip Ares’e doğru savruldu. Ares onu belinden yakaladı, iki bedenin çarpışmasıyla oluşan o elektriklenme, bölmedeki tüm statik havayı harekete geçirdi.
Ares, Elif’i kendine doğru çekti. Aralarındaki gerilim, sanki biriken bir fırtınanın en yoğun anı gibi patlamaya hazırdı. "Daha fazlasını öğrenmek istiyorsan," diye fısıldadı Ares, dudakları Elif’in kulağına çok yakın bir noktada, "bana güvenmek zorundasın. Korktuğunu biliyorum. Ama senin korkun benim tek yakıtım."
Elif, Ares’in sert göğsüne yaslanırken, kendi içinde bir yerlerin kilitlerinin kırıldığını hissetti. Bu adam tehlikeliydi, yıkıcıydı ama aynı zamanda kendi ruhunun eksik parçasını taşıyordu. "Sana güvenmekle kendimi mi yok ediyorum, yoksa gerçek benliği mi buluyorum?" diye sordu Elif.
Ares, Elif’in saçlarından bir tutamı kulağının arkasına itti. Dokunuşu, yeraltının soğuğunun aksine yakıcıydı. "İkisi de aynı şey," dedi.
Birden, kapıdaki mühürler kırıldı. Devasa obsidyen bloklar birbirinin üzerine kayarak, içerideki mutlak karanlığa açılan bir geçit oluşturdu. Ancak karanlığın içinden gelen şey bir sessizlik değildi. İçeriden, sanki binlerce askerin aynı anda kınından çıkardığı kılıçların metalik çınlaması duyuldu.
Ares, belindeki silahı hızla çekti ve Elif’i arkasına alarak siper aldı. Karanlığın içinden, iki çift yanan, insani olmayan göz belirdi. Ardından, gölgelerin arasından uzun, insansı silüetler yavaşça öne çıktı. Kılıkları, dönemin teknolojisinden tamamen farklıydı; üzerlerinde yaşayan, hareket eden kumaşlar ve vücutlarına kazınmış gümüşi damarlar vardı.
"Onlar," dedi Ares, sesi daha önce hiç olmadığı kadar soğuk ve otoriterdi. "Sürgünler geldi."
Elif, silüetlerin tam ortasında duran figüre odaklandı. Figür, Ares’e doğru bir adım attı ve elini havaya kaldırdı. O anda Elif, adamın yüzündeki o tanıdık, ama bir o kadar da yabancı olan çizgileri gördü. Bu adam, Ares’in aynadaki aksinden farksızdı.
"Bizi bekliyorlar mıydı?" diye fısıldadı Elif, dehşetle.
Ares’in yüzündeki ifade sertleşti. "Bizi değil," dedi, silahını doğrudan o figüre doğrultarak. "Bizi değil, *onu* bekliyorlardı. Seni."
O ana kadar kapının ardındaki karanlıkta parlayan düzinelerce çift göz, tek bir noktaya, Elif’e odaklandı. Hava o kadar ağırlaştı ki, Elif nefes almakta zorlandı. İçerideki figürlerden biri, Ares’e bakarak bozuk, antik bir dilde konuştu ve tek bir kelimeyi vurguladı: *"Taht."*
Ares bir an duraksadı, ardından Elif’e bakıp kısaca gülümsedi. O gülümseme, Elif’in hayatında gördüğü en karanlık, en çekici ama en ölümcül şeydi.
"Koşmaya hazır ol, Doktor," dedi Ares, silahının emniyetini açarken. "Çünkü oyun şimdi başlıyor."
Aniden, zemin el ayaklarının altından kaymaya başladı. Tüm yeraltı şehri sarsılarak yer değiştirdi ve Elif kendini Ares’in kollarında, karanlık bir boşluğa doğru düşerken buldu.