Gökyüzünün morumsu bir çürük rengine büründüğü, Sektör 7’nin yasaklı harabelerinde hava, metalik bir yanık kokusuyla ağırdı. Arkalarındaki sığınak, yerin derinliklerine gömülen dev bir canavarın son nefesini vermesi gibi gürültüyle çökmüş, toz bulutu havayı boğucu bir griye boyamıştı. Elif, ciğerlerine dolan keskin tozla öksürürken, Ares’in sıkı tutuşu onu duraksamasına izin vermeden sürüklemeye devam etti.
Ares, her adımda çevresini bir yırtıcı gibi tarıyordu. Üniformasının yırtılmış sol kolundan sızan kan, parmaklarının arasından aşağıya, tozlu zemine damlıyordu. Ancak yüzünde tek bir acı kırıntısı yoktu; çenesindeki o sert hat, sanki granit bir heykelin parçasıymışçasına gergin ve kararlıydı.
“Dur,” diye fısıldadı Elif, nefes nefese. Sesindeki titremeyi gizleyemiyordu. “Ares, dur. Artık peşimizde değiller.”
Ares, yıkık bir gökdelenin devasa, paslanmış iskeletinin altına sığındı. Elif’i sertçe kendine çekip, sırtını soğuk bir çelik sütuna yasladı. Elif, adamın teninin sıcaklığını ve hemen altından yayılan o garip, ritmik vızıltıyı hissetti. Ares’in ensesindeki çip, tehlike anında mor bir ışıkla yanıp sönüyor, cildinin altında nabız gibi atıyordu.
“Peşimizdeler, Elif,” dedi Ares. Sesi, kırılan cam parçaları kadar soğuk ve keskindi. “Sadece henüz nefeslerini duymayacak kadar uzaklaştık. Yasak bölgeye girdik. Burası, sistemin bile unuttuğu, hafızasından sildiği yer.”
Elif, çevresine bakındı. Burası, eski dünyanın kalıntılarıyla dolu, yerçekiminin dengesiz olduğu, mor ışıkların havada statik elektrik gibi dans ettiği bir labirentti. İnsanlar burada yaşamıyordu, burada sadece ‘yok olanlar’ vardı. Eski şehrin gökdelenleri, devasa dişler gibi karanlığa saplanmıştı.
“Bu çip,” dedi Elif, elini yavaşça Ares’in ensesindeki titreyen ışığa doğru uzatarak. Parmak uçları metalin soğukluğuyla ısısı arasında gidip gelirken, Ares aniden bileğini kavradı. Tutuşu bir mengene kadar sertti ama gözlerinde, karanlığın içinden sızan zehirli bir çekim vardı.
“Ona dokunma,” diye uyardı Ares. Gözleri, Elif’in korkuyla büyümüş gözlerine çivilenmişti. “Bu bir kontrol aracı değil, Elif. Bu bir kelepçe. Ama belki de bir anahtar. Sistem bizi izliyor sanıyorsun ama yanılıyorsun. Sistem bizi harcamak istiyor. Ben ise sadece sistemin hatasını kendi lehime kullanıyorum.”
Elif, adamın yüzündeki o tekinsiz kararlılığı gördüğünde, içindeki şüphenin yerini açıklanamaz bir arzuya bıraktığını fark etti. Ares Yıldız, bir kurtarıcı mıydı yoksa bu karanlık geleceğin en büyük mimarlarından biri mi? Onunla olmak, bir uçurumun kenarında dans etmek gibiydi; düşmek korkutucu, ama aşağıya bakmak büyüleyiciydi.
“Sen kimsin, Ares?” Elif’in sesi bir fısıltıdan ibaretti. “Neden beni öldürmek yerine bu çöp yığınına getirdin?”
Ares, Elif’in yüzüne eğildi. Nefesi, Elif’in dudaklarının üzerinde hissediliyordu. “Çünkü sen, bu şehrin tüm kirli sırlarını barındıran tek canlı kütüphanesin. Ve seni korumak için, dünyayı yakmaya hazırım.”
Bu sözler, aralarındaki havayı elektriklendirdi. Elif, Ares’in omuzlarındaki kanın kendi elbisesine bulaştığını gördü; bu, sanki bir mühürleme gibiydi. Birbirlerine bağlıydılar. Ölümün kıyısında, yıkımın merkezinde bir sığınak gibiydiler. Ares’in eli, Elif’in çenesine uzandı. Parmakları, Elif’in cildini bir tehdit gibi değil, bir sahiplik gibi okşadı.
Tam o sırada, tepelerinden bir gölge geçti. Bu, direnişin değil, sistemin en üst düzey avcılarından olan ‘Gölge İzleyiciler’den biriydi. Metalik kanatların çıkardığı tiz ıslık sesi, yıkık binanın içinde yankılandı.
“Hareketsiz kal,” diye fısıldadı Ares. Sesi artık daha derin, daha yırtıcıydı.
Elif, avcının tam tepelerinde süzüldüğünü gördü. Avcının gözleri, kırmızı bir lazer gibi harabeleri tarıyordu. Ares’in vücudu bir yay gibi gerildi. Elif, Ares’in ensesindeki çipin aniden parlak, kör edici bir beyaza döndüğünü gördü. Vızıltı bir çığlığa dönüştü.
Ares, Elif’i korumak için üzerine kapandı. İkili, betonun üzerine yığılırken, Ares diğer eliyle belindeki plazma tabancasını çekti. Ama tetiğe basmadı. Gözlerini kapatmış, zihninde bir şeyler hesaplıyor gibiydi.
“Eğer bizi bulurlarsa,” dedi Ares, sadece Elif’in duyabileceği kadar kısık bir sesle, “sana tek bir şey söyleyeceğim. O an geldiğinde, benimle gelmekten asla tereddüt etme. Çünkü orası, hiçbir yıldızın parlamadığı bir yer olacak.”
Avcı, onların bulunduğu binaya doğru keskin bir dönüş yaptı. Lazer ışığı, Ares’in yüzünde gezindi, ardından tam Elif’in göğsünde durdu.
Ares, dişlerini sıktı. Çipinden gelen mor ışık artık tüm binayı aydınlatıyordu. Elif, kendi göğsündeki kırmızı noktaya bakarken, Ares’in avucunun içinden sızan o yabancı enerjiyi hissetti. Ares, eliyle havada bir şekil çizdiğinde, beton zemin aniden titremeye ve yerin altından gelen mekanik bir gürültüyle açılmaya başladı.
Zemin ayaklarının altından kayarken Elif, boşluğa doğru sürüklenirken Ares’in elini daha da sıkı tuttu. Düşüyorlardı. Karanlığın daha da derin, daha da yasak olan o noktasına.
“Tutun bana!” diye kükredi Ares.
Tam düşüşün ortasında, boşluktan gelen bir ses duydular. Bir makine sesi değil, bir insan sesi. Ve o ses, Elif’in hayatı boyunca duyduğu en imkansız cümleyi kurdu:
“Yıldızların Sürgünü, sonunda eve dönüyor.”
Her şey karardı. Elif, Ares’in parmaklarının kendi parmaklarını neredeyse ezecek kadar sıkı bir şekilde kavradığını hissetti. Ve sonra, gerçeklik tamamen koptu.