Neon ışıklarının şehrin zehirli sisine yenik düştüğü, pas ve metal kokusunun geniz yaktığı Alt Bölge’de zaman, ritmik bir damlama sesiyle ilerliyordu. Eski bir veri merkezinin çürümüş, kabloları sarkmış tavanından sızan sular, Elif’in botlarının altında yankılanıyordu. Elif nefesini tutmuş, kesik kesik soluklarını kontrol etmeye çalışıyordu. Ciğerlerine dolan hava, sadece oksijen değil; statik elektrik, yanmış devrelerin kokusu ve en önemlisi, hemen karşısında, karanlığın tam kalbinde duran adamın varlığıydı.
Ares.
Onu bıraktığı adamdan geriye sadece bir kabuk kalmıştı. Ama o kabuk, bir tanrının yıkıcı gücünü taşıyordu. Ares’in gözleri, artık alışık olduğu o kehribar rengi sıcaklıktan eser taşımıyor, aksine optik bir lensin soğukluğuyla, neredeyse mekanik bir titremeyle parlıyordu. Ensesindeki çip, sanki derisinin altında canlı bir solucan gibi nabız atıyor, etrafındaki atmosferi görünmez bir frekansla titretiyordu.
"Elif," dedi Ares. Sesi, hafızasındaki o derin, huzur verici tınıdan uzaktı. Şimdi metalik bir pürüzsüzlükle, sanki bir ses sentezleyiciden çıkıyor gibiydi. "Hala kaçmaya çalışıyorsun. Oysa burası, sonun olduğu yer."
Elif, titreyen parmaklarını kemerindeki şok tabancasına doğru uzattı ama Ares’in bir sonraki hareketiyle donup kaldı. Ares göz açıp kapayıncaya kadar mesafeyi kat etmiş, Elif’i yakasına yapışıp duvara sabitlemişti. Metalin metale çarpma sesi, paslı duvarlarda yankılandı. Ares’in parmakları, Elif’in tenini yakacak kadar sıcaktı; vücudunun geri kalanı buz gibi olsa da, temas ettikleri yer bir kor gibi yanıyordu.
"Sen o değilsin," diye fısıldadı Elif, gözleri dolarken. "Ares, beni duyabiliyorsun. O çipin altında... hala ordasın."
Ares başını yana eğdi. Bu hareket o kadar robotik, o kadar yabancıydı ki Elif’in midesine bir yumru oturdu. Ares’in yüzü, Elif’in yüzüne sadece birkaç santim uzaklıktaydı. Elif, onun nefesinde bile o yapay metalik kokuyu duyabiliyordu.
"O, bir veri yığınıydı," dedi Ares, sesi şimdi daha alçak, daha tehlikeliydi. "Zayıflıklardan örülmüş, duygularla körelmiş bir yanılgı. Şimdi ise..." Ares elini gevşetip Elif’in çenesine kaydırdı, başparmağıyla alt dudağını sertçe okşadı. Bu şefkatli dokunuşun ardında saklı olan öldürme arzusu, havayı ağırlaştırıyordu. "Şimdi, sadece verimlilik var. Ve sen, benim verimliliğime ket vuran tek değişkensin."
Elif’in içindeki direniş, yerini ölümcül bir çekime bırakıyordu. Korku, bir zehir gibi kanında dolaşırken; Ares’in gözlerinde gördüğü o karanlık boşluk, Elif’i kendisine çekiyordu. O boşlukta kaybolmak, belki de kurtulmanın tek yoluydu. Elif, titreyen eliyle Ares’in zırhlı göğsüne dokundu. Kalp atışını hissetmeye çalıştı ama duyduğu tek şey, ensesindeki çipin ritmik, mekanik vızıltısıydı.
"Beni öldüreceksen, neden hala bekliyorsun?" diye sordu Elif, sesi acı verici bir meydan okumayla titreyerek.
Ares’in yüzünde, karanlığın içinde belli belirsiz, çarpık bir gülümseme belirdi. "Seni öldürmek, bir hatayı silmek olurdu. Oysa sen... sen, sistemi bozuyorsun. Seni analiz etmem, kodlarının nasıl bu kadar dayanıklı olduğunu anlamam gerekiyor."
Ares aniden elini Elif’in saçlarına doladı ve onu kendine biraz daha bastırdı. Elif, aralarındaki o tehlikeli yakınlığın içinde nefes almakta zorlanıyordu. Ares’in elleri artık birer silah gibi hissediliyordu; sıktığı her yer morarıyor, kaslarını parçalara ayıracakmış gibi baskı kuruyordu. Ama aynı zamanda, bu baskının içinde tuhaf, açıklanamaz bir sahiplenme duygusu vardı.
"Direniş seni kullanıyor, Elif," dedi Ares, sesi şimdi kulağının hemen dibindeydi. "Seni bir piyon gibi harcayacaklar. Oysa benim yanında, bu yıkımın mimarı olabilirsin."
Elif, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Ares’in dediği her şey, zihninde bir şimşek gibi çakıyordu. Eğer Ares gerçekten değişmişse, eğer o eski adam ölmüşse, neden hala gözlerinin en derininde, bir anlığına beliren o çaresiz bakış? Neden onu öldürmek yerine, kendi karanlığına çekmeye çalışıyordu?
"Sana katılmamı mı istiyorsun?" dedi Elif, gözlerini açtığında içinde sadece kararlılık vardı.
Ares, Elif’in yüzünü incelemeye devam etti. Gözbebekleri, Elif’in her tepkisini kaydeden bir kamera gibi genişleyip daralıyordu. Bir an, ışıklar tavan borularından kıvılcımlar saçarak patladı, ortam zifiri karanlığa gömüldü. Sadece ensesindeki çipin mavi ışığı, ikilinin etrafında zayıf bir hale oluşturuyordu.
"Sana seçenek sunmuyorum," dedi Ares, karanlığın içindeki sesi artık bir emir gibi kesindi. "Seni yeniden biçimlendiriyorum."
Ares’in elinin altındaki deri, çipin yaydığı ısının etkisiyle yanmaya başladı. Elif bir çığlık atmak istedi ama boğazında düğümlendi. Bedenine yayılan o garip, elektriksel his, bilincini yavaş yavaş ele geçiriyordu. Ares, Elif’in boynuna yaklaştı, dudakları tenine değdiğinde bir uyarı sinyali gibi hissetti Elif bunu.
"Eğer bu bir oyunsa," diye fısıldadı Elif, Ares’in omuzlarına tutunarak, "ikimiz de bu oyunun sonunda yok olacağız."
Ares’in yüzü, Elif’in omzuna yaslandı. O an, Ares’in bir anlığına duraksadığını hissetti. O mekanik soğukluk, yerini saniyeler süren, gerçek bir titremeye bıraktı. Ares’in nefesi Elif’in omzunda hızlandı. "Daha fazla... dayanamıyorum," diye homurdandı Ares. Sesi bir anlığına, o eski haline geri dönmüştü.
Elif hemen gözlerini açtı. "Ares? Orada mısın?"
Ares hızla geri çekildi. Gözleri tekrar o mekanik, soğuk kehribar rengine bürünmüştü. Elif’i tek hamlede kenara itti ve odanın köşesindeki devasa bir metal sütunu, sanki kağıttanmış gibi parçalayarak duvarda devasa bir gedik açtı. Dışarıdan gelen şehir gürültüsü, odanın içindeki sessiz gerilimi bastırıyordu.
"Zaman doldu," dedi Ares, gözlerini Elif’ten ayırıp gediğin ardındaki karanlığa dikerek. Arkasında, bir orduyu durdurabilecek bir güç, önünde ise tek bir kadının yarattığı karmaşa vardı. "Beni takip et, Elif. Ya da burada, bu harabenin altında gömülmeyi bekle."
Elif, toparlanıp ayağa kalktı. Ayakları altındaki zemin sarsılıyordu. Binanın geri kalanı, Ares’in gücüyle çökmeye başlamıştı. Kaçacak yeri kalmamıştı, ama asıl mesele kaçmak mıydı? Ares’in peşinden gitmek, cehennemin içine yürümek demekti. Ama onunla kalmak, en azından bir ihtimaldi.
Tam o sırada, sığınağın giriş kapısı büyük bir gürültüyle patladı. Direnişin askerleri, ellerinde parlayan plazma tüfekleriyle içeri doluştular. Ares, onları gördüğü an gülmeye başladı; bu, insanlıktan uzak, tüyler ürpertici bir sesti.
"Geldiler," dedi Ares, Elif’e doğru elini uzatarak. Elindeki metalik parıltı, bir savaş ilanı gibi parlıyordu. "Şimdi, hangimizin tarafında olduğunu gösterme zamanı."
Elif, Ares’in eline baktı. Bir tarafta hayatını adadığı dava, diğer tarafta ise canavara dönüşmüş olan tek gerçek aşkı. Elif, elini uzattı. Parmakları birbirine değdiği an, tüm bina şiddetli bir patlamayla sarsıldı.