İçeriğe geç

Yıldızların Sürgünü

Bölüm 9 · 4 dk okuma

Yıldızların Sürgünü

Bölüm 9

Bölüm 9

Yeraltı şehrinin rutubetli, metalik kokusu ciğerlerimi yakıyordu. Duvarlar sanki üzerimize doğru daralan dev birer diş gibiydi. Efendi’nin o uğursuz, mekânın her hücresine sinmiş kahkahası yankılanırken, Ares’in sırtı bana dönüktü. Omuzları gerilmişti; öyle bir gerginlikti ki bu, dokunsam teninin altındaki kasların cam gibi parçalanacağını hissediyordum.

"Gözlerini kapa, Elif," dedi Ares. Sesi, bir fırtınanın hemen öncesindeki o ürkütücü sessizlik gibiydi. "Ne görürsen gör, ne duyarsan duy, o mührün acısı zihninden içeri sızdığında sakın çığlık atma. Eğer bağırırsan, bizi burada sadece parçalamazlar; silerler."

"Ares, ne yapıyorsun?" Sesimdeki titremeyi gizleyemedim. "Bu ritüel... Efendi bunun senin sonun olacağını söyledi. Neden bu kadar ileri gidiyorsun?"

Ares aniden döndü. Gözlerindeki o tanıdık, soğuk gri ifade yerini derin bir uçuruma bırakmıştı. Bir adım attı, aramızdaki mesafeyi tek hamlede yok etti. Eli, çenemi kavradığında parmaklarının buz gibi soğukluğu tenimde yayıldı. "Seni kurtarmak için ödenmesi gereken bedel, bir cansa o benimki. Eğer bir ruhsa, o da benimki," dedi fısıltıyla. Nefesi dudaklarımın hemen üzerinde asılı kaldı. "Çünkü sen, bu çürümüş yeraltı şehrinde yaşayan tek gerçek şeysin."

O an, birbirimize olan çekimimiz havayı elektrikle doldurdu. Bu bir aşk değildi; bu, felaketin eşiğinde dans eden iki yabancının, yıkımın ortasında birbirine tutunmasıydı. Kalbim, göğüs kafesimi dövüyordu. Ares'in göz bebekleri büyürken, onun da kontrolünü kaybettiğini gördüm. Bir anlığına, sanki her şeyi unutmak ister gibi bana yaklaştı, ama hemen ardından acıyla geri çekildi.

"Başlıyoruz," dedi dişlerinin arasından.

Elini alnıma koydu. Avuç içinden yayılan ışık, odanın zifiri karanlığını boğucu bir mora boyadı. Bir anda etrafımızdaki tüm sesler kesildi. Sanki dünya, nefes almayı durdurmuştu. Zihnimin içine binlerce iğne aynı anda batıyor gibiydi. Görmediğim bir şeye dokunuyordum; evrenin en eski, en karanlık kilidine.

Mühür, tenime işlenirken sadece acı duymadım. Ares’in anılarını gördüm. Ya da anıları sandığım o parçalanmış görüntüleri. Bir çocuk, yanarak kül olan bir kütüphane... Yıldız haritaları, üzerine kan damlamış eski belgeler ve bir isim: *Soran*. Benim soyadım.

Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Ares’in yüzü, acıdan bembeyaz kesilmişti ama elini çekmedi. Efendi’nin odasındaki o gölgeler, ritüelin gücüyle etrafımızda dönmeye başladı. Mührün getirdiği o sarsılmaz bağ, zihnimi Ares’inkine mıhlıyordu. Onun düşünceleri, benim gerçekliğimi istila ediyordu. *O seni korumuyor, seni arıyor,* dedi içimdeki bir ses. *O seni bulmak için yüzyıllardır sürgünde.*

"Dur!" diye bağırdım, sesim kendi zihnimde yankılanırken. "Sen kimsin? Ben kimim? Bu soyadı... bu sadece bir tesadüf olamaz!"

Ares, sarsılarak dizlerinin üzerine çöktü ama hala avucunu alnımdan çekmemişti. "Bilmemen gerekiyordu," diye hırladı. Sesi, acı ve öfkeyle doluydu. "Seni bu gerçeğin yıkıcılığından korumaya çalışıyordum ama Efendi... o her zaman oyunun sonunda bir piyonun yerini değiştirmeyi sever."

Odanın kapıları, devasa bir basınçla dışarıdan darbe aldı. Efendi’nin o, artık insani bir tını taşımayan sesi duvarlardan sızdı: "Ritüel tamamlandı, Kaptan. Şimdi, o kadının damarlarında akan o lanetli mirasın kilitlerini açma vakti. Eğer açmazsan, ikiniz de bu şehrin altında, sonsuza dek unutulmuş olarak çürüyeceksiniz!"

Ares, bana baktı. Gözlerinde artık o gizemli koruma yoktu; onun yerini tam bir çaresizlik ve derin bir pişmanlık almıştı. "Elif," dedi, sesi titreyerek. "Eğer kilidi açarsam, sen artık o tanıdığın Dr. Elif Soran olmayacaksın. İçindeki o uyuyan şeyi uyandıracaksın. Ve o şey, dünyayı değil, önce bizi yakacak."

"Neden şimdi?" diye sordum, gözyaşlarım yüzümden süzülürken. "Neden beni buraya, bu cehenneme getirdin?"

Ares, elini alnımdan çektiğinde, alnımda artık yanan bir iz vardı. Derim sanki közden bir damgayla mühürlenmişti. Ayağa kalktı, üzerindeki kanlı ceketini düzeltti ve bana elini uzattı. Uzaktan gelen metalik ayak sesleri, yeraltı şehrinin cellatlarının yaklaştığını müjdeliyordu.

"Çünkü," dedi Ares, sesi odada yankılanırken, "seni ben sürgün etmedim, Elif. Yıldızlar seni, onların üzerine basıp geçesin diye buraya attı. Şimdi, seçimini yap. Ya benimle bu cehennemin dibine in ya da üzerindeki mührün seni yavaş yavaş yemesine izin ver."

Tam o sırada, odanın duvarları bir patlamayla havaya uçtu. İçeriye dolan dumanın arasından, Efendi’nin uzun ve çarpık gölgesi belirdi. Ares, belindeki silahı çekti ve beni arkasına siper etti. Ama ben artık onun arkasında durmak istemiyordum. Mührün getirdiği o ani, kontrol edilemez güç, damarlarımda buz gibi bir nehir gibi akmaya başlamıştı.

Ares’in silahı ateşlendi, odadaki tüm ışıklar aynı anda söndü. Karanlığın içinde sadece tek bir şey parlıyordu: Alnımdaki mühürden yayılan o tekinsiz, mor ışık.

Ares, "Sıkı tutun!" diye bağırdı ama ben artık onu duymuyordum. İçimdeki o yabancı ses, kulaklarımda çınlıyordu: *Bırak gelsinler. Hepsini küle çevireceğiz.*

Tam Efendi'nin elindeki bıçak Ares'in boğazına inmek üzereyken, ben elini havada tuttum. Havada asılı kalmıştı. Sadece Efendi değil, tüm zaman durmuştu. Ares şok içinde bana bakıyordu. Parmaklarımın ucundan yayılan o enerji, Efendi’nin gövdesini çatırdatıyordu.

"Sen," dedi Efendi, şaşkınlıkla, "gerçekten o musun?"

Tam o anda, alnımdaki mühürden gelen o dayanılmaz acı zirveye ulaştı ve odanın tavanı üzerimize çökmeye başladı.

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

15. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.