İçeriğe geç

YILDIZLAR SÖNDÜĞÜNDE ✦

Bölüm 5 · 30 dk okuma

YILDIZLAR SÖNDÜĞÜNDE ✦

Bölüm 5

•4• en sevdiğim çilekler

Yorumlarınızın hepsini okuyorum ve elimden geldiğince cevap veriyorum. Bu yüzden düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi benimle paylaşırsanız çok sevinirim!

Fazlasıyla aksiyonlu bir bölüm oldu, kemerlerinizi sıkı bağlayın.

✦

✦ Bu bölümün şarkıları:

Muhtemel Aşk - yirmi7

Sakladığın Bir Şeyler - Dedublüman

✦

Gözlerimi araladım.

Siyah bir tavan. Gördüğüm ilk şey bu.

Yüzyıllar süren derin bir uykunun yorgunluğu çöktü üzerime. Merak ediyorum, sonunda Tanrı benim arafta sıkışmış ruhuma acıdı ve cehennemine mi kabul etti beni?

Aklımda dolaşan son düşünceleri yokladım. Hmm... Hayır, henüz değil.

Başıma giren sancıyla inledim ve gözlerimi yumdum.

Sahi ben en son neredeydim?

Mezarlıkta.

Koral vardı karşımda. Dudaklarımı aralayıp ona bir şey söylemek istedim. Ne söylemek istedim? Off! Hatırlayamıyorum! Başım çatlıyor... Sonrası karanlıktı. Yere yığılmış olmalıydım ama nedense sırtım sert zemine çarpmamıştı.

Bir süre bilincimin kapalı olduğunu, kendimi boşlukta süzülen ve acı çekmeye mahkum edilen kayıp bir ruh gibi hissettiğimi hatırlıyorum. Ne kadar uzun olduğunu anlayamadığım bu süre boyunca karnımdaki kesikten yayılan acı, kafamın içinde çığlıklar yankılanmasına sebep oluyordu. Birisinin karnıma yaptığı baskı beni kendime getiren şey olmuştu, çünkü... Siktir yani... Çok fena acıyordu böyle yaptığında!

Gözlerimi araladım bitkin bir halde. Bir arabanın içindeydim. "Ben evde hiçbir müdahalede bulunamam, lütfen söyle klinikte bir oda ayarlasın!" diyordu.

O.

Koral. Karnımdaki kanamanın olduğu yere elindeki bez parçasını bastıran ve böyle ölüyormuş gibi hissetmeme sebep olan kişi oydu. Parmakları dokunduğu her yerimi yakıyordu ama bağırmaya bile mecalim yoktu o an. Elini yaranın üzerinden itmeye çalıştığımda bilincimin varlığını fark etti. "Yapma." diye beni uyardı. Bir arabanın arka koltuğundaydık.

"Asil duydun mu?" dedi bir kadın sesi. Beren'in annesi. Arabayı o sürüyordu. Ardından hoparlördeki telefondan "Yapamam Koral. Böyle hastalar adli vaka sayılıyor. Tutanak tutulması gerekir." sesi duyuldu.

"Hastane olmaz..." diye zorlukla mırıldandım. "Ne?" dedi Koral hiçbir şey anlamayarak. "Hastane olmaz. Hemen bulurlar." demeye çalıştım daha yüksek bir sesle.

Ön koltukta oturan Esat ve Beren'in annesi bunu söylememle birbirine dönüp baktı, bu esnada ben hala Koral'ın karnıma bastırdığı elini itmeye çalışıyordum. "Kimliksiz alıyor-" gibi bir şey söylemeye çalıştığında Koral, "Tabii ki de hayır! Mümkün değil!" dedi telefonun ucundaki kişi.

Koral sıkıntıyla ofladı. "Kumru, yapma şunu!" diye sesini yükseltti bana. Gözlerimi yumdum, hissettiğim acıyı ve yanma hissini gerçekten anlamıyordu... Ruhumun sivri tırnakları olsa kafatasımın iç duvarlarını tırmalıyor olurdu şu anda.

Derin derin nefesler almaya çalıştım, boğuluyor gibi hissediyordum.

"Koral eğer söylediği gibi peşinde birileri varsa dışarıda herhangi bir yerde görünmesi tehlikeli olur. İnsanlar var, kameralar var..." dedi Beren'in annesi. Esat ne alemdeydi bilmiyordum, başı öteki tarafa çevriliydi ama yine de aralarında en sakin ve en mantıklı olan kişi bu kadın gibiydi. "Asil'i dinlemelisin bence." Koral'ın çaresizliğini sıklaşan nefeslerinden hissettim. Ne yapmak istemiyordu ve bu insanlar ona ne yaptırmak istiyordu bilmiyorum...

"Koral bana yarayı tarif et." dedi Doktor.

"Bıçak darbesi..." dediğinde sorarcasına bana baktı, başımı salladım. Bu esnada karnıma bastırdığı bez parçasını itmeye çalıştım yeniden. "Karnında. Sol lomberde tuberculum illacumun 2 santimetre yukarısı."

"Regio lumbalis sinistra mı?" Bana büyü mü yapıyorlardı acaba?

"Evet." diye onayladı onu Koral. "Üretere ya da kolonlara denk geldiğini sanmıyorum ama over ve fallop tüpte sıkıntı olabilir. Kanaması yüksek, hatta şimdiye kadar çok kan kaybetti bile. Uyanık tutmaya çalışıyorum ama bilinci gidip geliyor, sayıklıyor sürekli. Vücut sıcaklığı çok düşük." dedi hızlı hızlı. Ben mi sayıklıyordum? Hiç hatırlamıyorum böyle bir şey... Elini alnıma yasladı. "Tahminimce 35.5 - 36 °C arası. Bir de şey..." Aklına her ne geldiyse o anda, zaten gergin olan yüzü daha da gerildi. Bana baktı ve "Ne zaman oldu bu?" diye sordu.

Konuşmak çok ama çok zor geliyordu o an... Göz kapaklarım örtüldü yavaşça. "Kumru!" diye sarstı birden beni. "Uyuma! Beni dinle. Ne zaman oldu bu diye sordum? Ne kadar eski?"

"Nasıl yani?" dedi Doktor telefonun ucundan.

"Bugün mü?" dedi. Olumsuz anlamda başımı salladım. Sebepsiz yere suçlu bir çocuk gibi hissediyordum o an kendimi. Karnıma bastırdığı bezi yeniden itmeye çalıştığımda daha fazla sabredemedi ve sertçe bir elini iki bileğime birden dolayıp aradan kaldırarak, ötekiyle yaraya bastırmaya devam etti. "Dün mü?" dediğinde onu gözlerimle onayladım. "Dünmüş." dedi o da telefona.

"Anlamadım?"

"Bu yaraya daha önce müdahale edilmiş ama... Biraz... Bilmiyorum, tuhaf. Kim yapar bunu? Neyse, gelince kendi gözlerinle görürsün zaten." diye bir şeyler anlatırken gözlerim yeniden kapanmaya başlamıştı bile.

"Uçağım yarın akşam Koral. Daha erkene çekmeye çalışacağım ama programın yoğunluğundan dolayı mümkün değil gibi gözüküyor."

"Ama-" diye itiraz edecekti ki Koral, "Oğlum senin tek başına halledebileceğine güvenmesem bu kadar rahat olmazdım, bundan emin ol." dedi Doktor. "Gerekli bütün malzemeler arabada var. Bistüri sapı, penset, maskito eğri, klemp, koher pensi... Ne ararsan, tamam mı?"

"Kan?" diye sordu Koral tereddütle.

"Hangi grup?"

İşte tam, tam bu esnada o tatlı ve güzel uykuma geri dönecektim... Ki, beni sarsıp kendime getirdi. "Kan grubun ne?" diye sordu. Fakat o anda içinde bulunduğum gerçeklikten o kadar kopuk, karamsar düşüncelerime ve içimdeki karanlığa öylesine aittim ki bana söylediği hiçbir şeyi artık anlamaz haldeydim. Çok ama çok uzaklardan geliyordu sesi. "Kumru!" dedi bir kez daha. "Kumru uyuma!"

"AB negatif." dediğini duydum Esat'ın. "Özgür'le ve Beren'le aynı." Koral bunu duyduğu anda ofladı. Şu anda gülebilseydim eğer gülerdim bu duruma. O kızın bana kan verme ihtimali Özgür'ün mezardan kalkıp bana kan vermesi ihtimalinden daha düşüktü. Demek sonum böyle olacakmış... Açıkçası bir tercih hakkım olsa çok daha havalı bir şekilde ölmeyi isterdim.

"Kaç ünite lazım?" diye sorunca Doktor, "Bilmiyorum." dedi Koral. "Beş, altı, belki yedi?"

"Ben tanıdıklarımı bir arayayim." dediğini duydum Esat'ın. Dayanamıyordum artık, uyku beni tatlı kollarına davet ediyordu. Koral'ın bütün çabalarına rağmen o andan sonrası

benim için fazlasıyla karanlıktı.

✦

Ne zaman uyandım, ne zaman uyudum hiç hatırlamıyorum... Tekrar gözlerimi açtığımda aynı yatakta, aynı siyah tavanın altındaydım ama bu sefer oda karanlıktı. Başım... Başım çok ağrıyordu. Yattığım yerde doğruldum, karanlık odanın içinde bir ışık kaynağı aradı gözlerim. Karanlıkta olmak beni en çok rahatsız eden şeydi. Yatağın biraz uzağındaki abajura uzanmaya çalıştığımda kolumdaki ağrının ve ince hortum benzeri şeyin farkına vardım. Serum takmışlardı. Neredeydim ben, bir hastanede mi?

Abajurun düğmesine bastım. Hayır. Burası birinin yatak odasıydı. Beyaz renk, keskin köşeli, sade mobilyalardan oluşan büyük bir odaydı. Çift kişilik yatak, yatağın uzağında geniş bir çalışma masası, altı kapılı bir gardırop, iki ufak komodin ve bu abajurdan başka hiçbir şey yoktu. Sanki yaşanmamış gibi hissettiriyordu bu oda bana. Duvarları siyahtı, yer ise koyu renk bir halıfleksle kaplıydı.

Bir rüzgar esti içeriye doğru. Tüller havalandı. Başımı çevirip oraya baktığımda yatağın yan tarafındaki açık balkon kapısını fark ettim.

Doğrulmaya çalıştım yattığım yerden, zordu. Dirseğimin iç kısmında, damar yolu açmak için kullandıkları ufak aparat beni rahatsız ediyordu. Çekip çıkarttım onu, canım yandı. Ayaklarım yumuşak halıya temas ettiğinde başım dönüyor, midem bulanıyordu. Sahilden buraya esen melteme doğru ilerledim yavaş adımlarla. Kapıyı aralayıp, kırmızı demirli yuvarlak balkona adımımı attığımda anlamıştım nerede olduğumu... Bu İstanbul manzarası benim için tanıdıktı. Bu ruhsuz oda, Koraltan Merkan'ın yatak odasıydı.

Dirseklerimi balkon demirlerine yaslayıp dışarıdaki temiz akşam havasını içime çektim. Buna çok ihtiyacım vardı, çok uzun zamandır nefes alamıyormuş gibi hissediyordum. Elimi karnımın sol tarafındaki ağrı noktasına götürdüm, eskisi gibi canımı acıtmıyordu artık. Bandajla kapatılmıştı üstü.

Bu yaraya dair hayal meyal bir şeyler sızdı zihnime, hatırlamaya başladım.

Bir yatakta yatıyordum, sanırım Koral'ın yatağında. Kolumun bir noktasında sebebini bilmediğim fena bir yanma hissi vardı. Üşüyordum, hayır hayır... Donuyordum! Gözlerimi açamıyordum ama etrafımdaki telaşın ve hareketliliğin farkındaydım. Soğuk bir makas karnıma değdiği esnada öyle bir irkildim ki... Üzerimdeki yün kazağı kesiyorlardı, bağırıyorlardı, sürekli bir şeyler söylüyorlardı, hiçbir şey anlamıyordum!

"Uyanık." dedi birisi. Güneş'e benziyordu bu ses.

"Hayır." dedi Koral onu başından savarcasına. "Müge Abla sana yolladı fotoğrafı, gördün mü?" diyordu birine. Sesi inanılmaz gergindi.

"Koral uyanık diyorum, duymuyor musun?" dedi Güneş sesini yükselterek.

"Evet gördüm. Haklısın cerrahi iplik değil bu, bildiğin polyester kumaş ipliği. Zaten çok kötü dikilmiş, bu yüzden patlamış olmalı." dedi telefonun hoparlöründen gelen bir ses.

"Koral hareket ediyor." dedi Güneş.

Alnımda bir el hissettiğimde başımı çevirip kaçmaya çalıştım ondan. "Kumru, duyuyor musun beni?" dedi Koral.

"Duyuyor." dedi Beren'in annesi. Bu esnada birisi altımdan kazağı çekip aldı.

Siktir ya... Neden bu kadar kalabalık etrafım? Donmaktan ölüyormuş gibiyim ama karnımdan başlayan ve boğazıma kadar uzanan büyük bir yangın var içimde! Çığlık atıp kaçmak istiyorum, yapamıyorum! Ölüp ölüp diriliyorum resmen!

Koral'ın elini alnımdan çekip küfrettiğini duydum. "Propofol verip geri sayım yaptırmıştım az önce. Ama bilinci hala açık. Ne yapmalıyım?" dedi telaşla. Neyden bahsettiğini hatırlamıyordum, sanki uzun zamandır uykudaymışım ve henüz yeni uyanmışım gibi geliyordu çünkü bana...

"Dozunu arttır."

"Zaten iki iğne yaptım bile, işe yaramıyor!" diye bağırdı.

"Ne demek işe yaramıyor?"

"Sikeyim, bilmiyorum işte olmuyor! Ben yapamayacağı-"

"Koral saçmalamayı kes ve ben dinle." dedi telefondaki bir ses emredercesine. "Bir iğne daha yap-"

"Fazla gelir. Hızlı ve yüksek dozda uygulanması solunum depresyonuna sebep oluyor." diye itiraz etmek istedi Koral. "Başka çaren yok." dedi Doktor. "Belli ki anestezik ilaçlara bağışıklığı var Koral. Anlıyor musun ne demek istediğimi?"

Kısa bir sessizlik yaşandı odanın içinde. Gözlerimi açıp ne olduğunu görmek isterdim, yapamadım. "Evet, anlıyorum." dedi en sonunda Koral.

"Tamam. Şimdi dediğimi yap. Sonra da propofolle perfuzatörü sürekli infizyon halinde vermen gerekecek."

Bu esnada kolumun acı acı yanan kısmında batma hissini fark etmemle korkarak gözlerimi açtım. İğne yapıyordu. Koral. Bana iğne yapıyordu. Üzerime doğru eğilmişti. Eline plastik eldivenler giymişti, fazlasıyla odaklanmış gözüküyordu. Odanın içinde gözlerimi gezdirmeye çalıştım. Beyaz mobilyaların ve siyah tavanın olduğu bir odaydı burası. Beren'in annesi yatağın başındaki sandalyede oturuyor, Koral'ın konuştuğu telefonu elinde tutuyordu. Bir taraftan da kucağında ne olduğunu bilmediğim bir cihaz vardı. Komodinin üzerinde bazı kesici ameliyat aletleri seriliydi. Bunları görmek beni korkuttuğu için gözümü kaçırdım. Güneş biraz daha uzakta ayakta dikiliyordu ve beni izliyordu. Neden buradaydı? Neden bana öyle bakıyordu? Suratındaki ifadeyi çözemiyordum. Altımda bir çarşaf seriliydi ama buna rağmen her yer kana bulanmıştı.

Yorgun gözlerim Koral'ı buldu. Üzerindeki beyaz gömlek mahvolmuştu, hatta yüzüne bile bulaşmıştı kan lekesi. Çok yakınımda duruyordu. Onun varlığını hissetmek içime tuhaf bir huzur ve güven verdi. Fakat benim aksime o, onu daha önce hiç görmediğim kadar gergindi. Yüzü çok sertti. Kumral saçları darmadağınıktı. Çatık kaşlarından birinde neredeyse hiç fark edilmeyen ufak bir yara izi olduğunu gördüm. Düz bir burun hattı vardı, mükemmel değildi ama yüzüne çok yakışıyordu. Bu kadar yakınındayken kusurlarını görebiliyordum. Mesela çıkık elmacık kemiklerinin üzerini kaplayan teninde silinmeye yüz tutmuş geçmiş izleri vardı. Çocukken yüzünde hep kesikler olurdu zaten, o zamandan kalmış olmalıydı bunlar. Birkaç gündür tıraş olmuyordu. Şu anda gerginlikle ısırmakta olduğu alt dudağı dolgun, üst dudağı ince ama biçimliydi. Elmacık kemiklerinin belirginliği sebebiyle çenesine kadar inen yanakları içe doğru çöküktü. Çenesi-

"Yumurtaya alerjin var mı?" diye sordu birden. Bana bakmadan onu izlediğimi nasıl anlamıştı?

Başımı olumsuz anlamda salladım. Utanmıştım. Geri çekildi ve benden uzaklaştı.

"Kan sulandırıcı ilaç kullanıyor musun? Aspirin mesela?" Başımı salladım yeniden.

"Antibiyotik veya sakinleştirici kullanıyor mu, sor." diye seslendi Doktor Koral'a.

"Hayır..." diye mırıldandım zorlukla.

"Düzenli ilaç kullandığın bir hastalığın var mı? Enfeksiyonlar da dahil."

Ne zaman bitecekti bu sorular? Çok ama çok yorgun hissediyordum kendimi. "Hayır."

Bu esnada odanın kapısı açıldı ve Esat içeri girmeden kapıdan şöyle bir göz attı. Elindeki paketi Güneş'e uzatıyordu. "Dört ünite AB negatif." dedi bakışları benim üzerimdeyken.

"Son altı saat içerisinde yemek yedin mi?" Derin derin nefesler almaya çalışıyordum. Son altı saat mi? Son otuz altı saat içinde hiçbir şey yememiştim ben! "Hayır."

Güneş Esat'tan aldığı kan torbalarını yatağın üzerine bıraktığında Koral dönüp baktı, pek memnun gözükmüyordu. Sonra bana çevirdi gözlerini, dudaklarını iyice birbirine bastırdı. "Hamile misin?" diye sordu birden. "Ya da böyle bir ihtimal var mı?"

Gözlerim kapandı yavaşça. Olumsuz anlamda başımı salladım. "Emin misin?" dedi Koral bu yarı baygın halime güvenmeyerek.

"Evet." diyebildim zorlukla.

Koral parmaklarını yavaşça alnıma yerleştirdi. Sanki bana her dokunuşunda içimde bir şeylerin yandığını hissediyormuş gibi hafifti parmakları. Gözlerimde gezinen bakışları ise hiç olmadığı kadar dikkatliydi. "Tamam. Şimdi ondan geriye doğru saymaya başlıyorsun." dedi. Sesi ne kadar da güzeldi öyle... Kadife gibi.

Söylediğini yaptım.

"Yarayı iyice sterilize ettiğine emin ol Koral. Enfeksiyona sebep olursan eğer..." benzeri sesler geliyordu telefonun ucundan ama ben artık hiçbir şeyi anlayamayacak kadar derin bir uykunun kollarına esir olmuştum.

Hayatımda tattığım hiçbir uyku, bu uykudan daha huzurlu gelmemişti bana.

✦

Başımı ellerimin arasına alıp ovalamaya başladım. Gerçekten, kafam kopsa herhalde bu kadar yanardı canım! Bu esnada balkondaydım hala. Gecenin koyu renk örtüsü İstanbul'un üzerine kapanmıştı fakat şehir ışıkları her zamankinden de azdı. Boğaz köprüsünün ışıltılı hali olmasa neredeyse hiçbir şey göremeyecektim.

Sert bir rüzgar esip bahçedeki ağaç dallarını balkon demirlerine vurmaya başlayınca titredim ve içeri geçmeye karar verdim. Üzerimde ince, siyah bir atlet vardı. Bana dar olmuştu, bu yüzden kumaş geriliyordu. Kimindi bu? O anda fark ettim üzerimdeki hiçbir şey bana ait değildi ki! Ne altımdaki gri eşofman, ne de iç çamaşırlarım...

Ben yarı baygın haldeyken üzerimdeki kazağı kesip çıkarttıklarını hatırlıyorum. Çıplak mıydım ben o süre boyunca..? Ölüyordun Kumru! Bu mu gerçekten dert edindiğin şey? Birilerinin seni üstsüz görmesi mi? Koral'ın seni- "Off!" Gözlerimi kapattım utançla. Saçmalıyordum... Şu anda gerçekten saçmalıyordum.

Aynanın karşısına geçtiğimde karşılaştığım manzara beni korkuttu. Bu çirkin şey ben miydim gerçekten!? Odanın içindeki sarı ışığın yansımasıyla açık kumral saçlarım sanki sarı veya turuncuymuş gibi duruyordu. Ellerimle saçlarımı taramaya çalışırken bu darmadağınık halden kurtulmak istiyordum. Yaralıydım, dağınıktım, üstelik kirliydim. Her açıdan oldukça rahatsız ediciydi bu durumum. Ela gözlerime ağır bir yorgunluk çökmüştü. Saçımla aynı renk ince ve hafif kavisli kaşlarım, fazla uzun olmayan koyu renk kirpiklerim vardı. Göz altlarım mosmordu. Uzandım ve yüzüme dokundum. Parmaklarım belirgin elmacık kemiklerimin üzerindeki çillerde geziniyordu. Cildim kupkuruydu. Dudaklarıma dokundum, dudaklarım da öyle... Ne çok ince ne de çok kalındı dudaklarım, fakat rengi hiç olmadığı kadar soluktu şimdi.

Kendimi hiçbir zaman çok güzel bir kız olarak bulmadım. Dürüst olmam gerekirse ortalamanın üstünde olduğuma inanıyordum fakat öyle dikkat çekici veya çarpıcı bir güzelliğimin olmadığı da gayet açıktı. Fakat şu an... Şu an gerçekten hiç olmadığım kadar çirkin gözüküyordum! Yorgunluğum yetmezmiş gibi yüzümde özgüvensiz hissettiğim her şey gözümde büyüyordu şimdi. Burnumdaki hafif kemer, yanaklarımın içeri çöküklüğü, güçlü çene hattım, gözlerimin bu kısık hali, cildimdeki kusurların hepsi...

Aynadan uzaklaştım. Bana iyi gelmiyordu. Bu sefer de sol kolumdaki yanık izi gözüme çarptı. Üst kolumun büyük bir kısmını kaplayan soluk pembe bir leke... Çocukluğumun yangınından bir hatıra. Kendi vücudumda en beğenmediğim, görünmesinden en utandığım şey...

Yirmi üç yaşıma kadar hayatta karşıma çıkan bir çok şeyden geriye izler kalmıştı vücudumda. Mermi izleri, bıçak darbeleri, sigara yanıkları... Her birinden nefret etmiştim fakat kolumdaki bu büyük lekenin bana hissettirdikleri çok daha farklıydı. Aslında hayatım boyunca giydiğim her şeyi uzun kollu tercih etmemin sebebi, o yanık izini her görüşümde asla sahip olamayacağım eski mutlu hayatımı hatırlamamdı.

Koral'ın gardırobunı açtım, hızla gözüme çarpan ilk hırkayı alıp kapağı kapattım. Sonra... Sonra geri geldim ve yavaşça dolabın kapağını araladım. Nedense çok fazla kıyafeti yoktu fakat içerisi tuhaf bir şekilde güzel kokuyordu. Tıpkı Koral gibi. Evet, dolap aynı onun gibi kokuyordu ve ben hala bu kokuya ne dendiğini bilmiyordum! Kelimelerim yetmiyordu onu tarif etmek için. Gözlerim raflara özenle dizilmiş renk renk yün kazaklarda gezindi. Çok düzenliydi Koral, zaten odasından da belliydi bu. Uzandım ve sırayla askılara dizili gömleklerine dokundum. Geçen hafta üzerinde şık bir gömlek görmüştüm, bugün de öyle. Buraya gelmeden önce onu araştırırken gördüğüm fotoğraflarını anımsadım. Hepsinde ya gömlek ya da pahalı kazaklar vardı üzerinde. Dolabındaki modellerdeki gömleklerin bir çoğu siyah, bazıları beyaz çok az bir kısmı ise minimal renklerdeydi. Bazıları ketendi, bazıları-

Kapı açıldığı anda panik oldum ve sertçe dolabın kapağını kapattım!

"Ne yapıyorsun?" diye sordu Koral şaşkın bir sesle.

Yutkundum. Söyleyecek bir şey bulamayıp elimdeki gri hırkayı gösterdim ona.

"Soğuk mu oda?"

"Hayır." Ay saçmalama Kumru! "Evet."

Koral anlamsız anlamsız baktı yüzüme. Dolabını karıştırdığımı falan mı düşünmüştü acaba? Öyle bir şey yapmıyordum ki... Sonra da boş vermiş olacak ki kapıyı kapatıp yanıma geldi. "Az önce balkonda gördüm seni. Nasıl oldun?" dediğindeki tavrı tıpkı bir doktor ile hastanın arasında olması gerektiğindeki gibiydi. En azından bugün bana duyduğu nefreti yüzüme çarpmıyordu, bu iyi bir şeydi.

Elim karnımdaki bandajın üzerine gittiğinde "İyiyim..." diye mırıldandım. Mezarlıktayken dikişlerim açıldığında karnımda hissettiğim o acıyı hatırladığımda yüzümü buruşturdum, feci bir yanma hissi gibiydi. Şimdi ise hissettiğim yorgunluk dışında başka bir şikayetim yoktu, sanırım ağrı kesici vermiş olmalıydı. "Durumun düşündüğümden daha iyi. Şanslıymışsın, bıçak iç organlarına zarar vermemiş, sıyırmış. Ama çok kan kaybettin, bir süre demir yönünden zengin besinler tüketirsen iyi olur. Kırmızı ve beyaz et, yumurta, baklagil, yağlı tohumlar gibi... Asil ağabey yarın İstanbul'a gelecek. Ben ciddi bir şey olduğunu düşünmüyorum ama yine de bir baksa iyi olur." Başımı salladım hafifçe. "Bir de en azından yarına kadar, suyla temas ettirmemeye çalış, yarın bandajını değiştiririz. İki hafta sonra da dikişlerinin alınması gerekiyor-"

"Bunları biliyorum zaten." dedim ona. "İlk defa bıçaklanmıyorum."

Dudakları aralandı, o an her ne söyleyecekse son anda bunda vazgeçti. Sonra da "Tamam." dedi sadece. Kolları göğsünde bağlıydı. Ona iyi olduğumu söylemiş olmama rağmen bana pek inanmıyordu, bakışlarıyla beni dikkatli dikkatli süzüyordu. Sonra bir kez daha bir şey söyleyecek oldu, vazgeçti. "Neyse..." dedi başını sallayarak ve benden uzaklaştı. "Yarın neler olduğunu daha iyi konuşuruz zaten. Şimdi biraz dinlenmeye çalış. Aç olduğunu tahmin ediyorum, istediğin zaman aşağı inip bir şeyler yiyebilirsin. Bir şeye ihtiyacın olursa Esat'ın odası yan taraf, ben de koridorun sonundaki odadayım."

Tam odadan çıkmak için eli kapı koluna uzanmıştı ki, "Koral..." diye seslendim ona. Söyleyeceğim şeyin teredütüyle alt dudağımı kemiriyordum bu esnada. "Teşekkür ederim. Hayatımı kurtardın."

Sustu, sessizliği tercih etti. "Benden nefret ettiğini düşünüyordum." Bunu söylediğim anda söylediğime pişman oldum. Vereceği cevabı duymaya o kadar korkuyordum ki...

Bir kez daha sustu. O sustukça bütün dünya sessizliğe gömülmeyi tercih ediyordu sanki. Tam gideceğini sandığım esnada dedi ki kısık bir sesle, "Senden nefret etmiyorum."

Senden nefret etmiyorum...

O an içimdeki ufak kız çocuğu neşe dolu bir kahkahayla gülmek, Esat'ın arka bahçesinde koşup oynamak, mutluluk çığlıkları atmak istemişti! Senden nefret etmiyorum gibi basit bir cümlenin bile kulağa bu kadar güzel gelmesi mümkün müydü ki? Ama...

"Nefret en az sevgi kadar güçlü bir duygu. Çok yoruyor insanı... Ben sana, senden nefret edecek kadar çok değer vermiyorum Kumru."

Kapıyı açtı, odadan çıkmadan önce son bir kez baktı bana. Ben ona her bakışımda kalbi kırık çocukluğumu görüyordum fakat o bana baktığında ne görüyordu bilmiyorum, belki de sadece acımasız bir katili...

✦

Buzdolabının içindeki yiyeceklere, belki kendi kendilerine ayaklanıp kendilerini doğramaya karar verdikten sonra tavaya zıplayarak kendilerini pişirebilirler diye boş boş baktığım esnada karnım sesli bir şekilde gurulduyordu. Küfrettim kendime, ve yemek pişirmek konusundaki yeteneksizliğime... Elimden malesef ki hiçbir iş gelmiyordu bu konuda. Aslında belki de kendime böyle haksızlık etmemeliydim. Sonuçta kaynar suyun içine noodle atabiliyordum, tost makinesinin içine güzel bir sucuklu kaşarlı tost bırakabiliyordum, gayet güzel bir şekilde telefonda pizza sipariş edebiliyordum... Fakat sanırım bu becerilerimin hiçbiri gecenin üç buçuğunda böyle mutfağın ortasında dikilirken işime yaramıyordu.

En sonunda peynir, salam gibi kahvaltılık malzemeler çıkartıp onları ekmek arası yapmaya karar verdim. Salonla mutfağı ayıran yüksek tezgaha yaslanmış bir şekilde hızlı hızlı sandviçimi yerken gözlerim salon mobilyalarında geziniyordu. Bu odanın aradan geçen on dört seneye rağmen hala aynı gözüküyor olması beni şaşırtıyordu. Tabii ki değişen şeyler vardı. Pencerelerin önünü kapatıp boğaz ve köprü manzarasının gözükmesine engel olan ağaç dallarının sayısı artmıştı. Plakların sayısı çoğalmıştı. Şöminenin üstünde, duvarda asılı olan fotoğraf çerçeveleri değişmişti.

Eskiden benim de bu duvarda fotoğraflarım vardı. İçimi kemirmeye başlayan merak hissine yenik düşerek sandviçimin son lokmasını ağzıma attım ve bu fotoğraf duvarına yaklaştım.

Çeşit çeşit, rengarenk, irili ufaklı onlarca fotoğraf... Hepsi farklı bir zamanı, farklı bir anıyı temsil ediyordu. Kollarımı göğsümde sıkıca bağladım. Gözlerim bu mutlu hatıralarda gezinirken sordum kendi kendime, neden içimde bu his beliriyor? Önce karnımdan başlıyor. Yavaşça ısınan bir alev gibi yukarıya doğru yükseliyor, sonra boğazımı saran ellere dönüşüyor. Dürtüyor beni, rahatsız ediyor. Böyle... Tuhaf bir his, bileklerimi kımıl kımıl eden...

Kıskançlık dedi iç sesim. Onun adı kıskançlık

Fotoğraflar... Bir sürü fotoğraflar... Her yaştan, her yıldan, her birine ait...

Gözüme çarpan ilk fotoğrafta dört kişi vardı. Üzerlerinde aynı okulun üniformalarıyla, Esat'ın bahçe duvarının üzerine dizilmişlerdi. En ortada şu ankine benzeyen saç modeliyle hemen dikkat çeken Güneş vardı. Tek fark yüzü şimdiki gibi sert ve kemikli değildi, kocaman yanaklarıyla, saçlarının arasında uçlarını renkli lastiklerle bağladığı örgüleriyle ve biri siyah biri beyaz converselerinin üzerine giydiği pembe tozluklarıyla fazlasıyla sevimli duruyordu. Kolunu Utku'nun omzuna atmıştı. Kocaman bir kahkaha atıyordu fotoğrafta, geriye düşen başını Özgür'ün omzuna yaslamıştı. Özgür, canım Özgür... Gözlerim panikle onu es geçti. Koral ise kolunu sahiplenici bir biçimde kardeşime dolamıştı. Aralarında en büyüğü oydu, onlar için nasıl koruyucu bir ağabey rolü oynadığı bu fotoğraftan bile görünüyordu. Bana verdiği sözü tutmaya devam ediyordu hala, bu fotoğrafta bile. Onu hatıralarımın büyük bir çoğunluğunda kalan haliyle, asık suratlı ve ciddi hatırlardım hep. Ama onlarla birlikteyken Koral'ın yüzünde hep kocaman bir gülümseme vardı.

Ayrı ayrı fotoğrafları da vardı. Mesela Utku ve Beren el ele tutuşmuş bir şekilde buz pateni kayıyorlardı. Çok da uzak olmayan bir anı gibiydi bu. Koral üzerinde şık binicilik kıyafetleriyle at biniyordu. Yüzünde oldukça ciddi bir ifade vardı, kısılı gözleri uzaklara dalmıştı. Fotoğrafının çekildiğinden bile haberi yoktu. Eski bir fotoğrafta, Utku sahnede şarkı söylüyordu. Kırmızı bir elektrogitar asılıydı boynunda. Saçları ıslak, üst gövdesi çıplaktı.

Henüz tanışmadığım birisi daha vardı bu fotoğraflarda. Kendisi bu ailenin son ferdi, asla bölünemeyecek bu altı kişilik grubun son üyesiydi ve ben ona dair bir çok duyum almıştım buraya gelene kadar. Onun adı Sarp Merkan'dı. Tanışacağımız günü iple çekiyordum.

Koral vardı yine başka bir fotoğrafta, üzerinde lise gömleği ve kırmızı renkli bol kravatıyla... Saçları şimdikinden biraz daha kısa ve biraz daha açık, sarıya çalan bir renkte. Boyu uzun, vücudu şimdiki kadar olmasa da yapılı. Kollarını olabildiğince açmış, sırtına aldığı ufak Beren'i uçuruyor gibi yapıyor. Beren'in saçları o zamanlar koyu bir siyah renk, ama yüzü şimdiyi andırıyor. Yüzlerinde en güzel kahkahaları... Birbirlerini ne kadar çok sevdikleri belliydi. İkisi de fotoğrafının çekildiğinden bi'haber halde, çok mutlu ve çok güzeldi

Fotoğrafın altındaki tarihe baktım, bundan tam dokuz sene öncesini gösteriyordu. Yani Koral burada on yedi yaşındaydı. Ben bundan dokuz sene önce neredeydim?

On dört yaşındaydım. İstanbul'a yeni gelmiştim. Kentin alt seviye banliyölerinden birinde, düşük gelir grubundaki bir mahallesinde, oldukça kötü bir çevrede yaşıyordum. Adıma yaratılan sahte bir hikaye, sahte bir geçmiş vardı. Liseye kaydolmuştum ama daha önce hiç okula gitmediğim için anlatılan hiçbir şeyi anlamıyordum. İnsanlar benden nefret ediyordu, ben insanlardan nefret ediyordum. Param yoktu, ailem yoktu, ben seven tek bir kişi bile yoktu. Okulda zorbalık, adına ev denen o cehennemde ise her gün şiddet görüyordum.

Bunlar... Bunlar benim hatıralarım olmalıydı...

Şömine karşısında bitki çayına tarçınlı kurabiye batırdığımız öğleden sonralarımız, birlikte oynadığımız oyunlarımız, elektrik kesintisi yüzünden karanlıkta kaldığımız gecelerde battaniyenin altında birbirimizin korkudan birbirimizin ellerini tuttuğumuz gecelerimiz, acılarımız, kahkahalarımız, kederlerimiz ve mutluluklarımız...

Burası bizim evimiz olmalıydı. Koral'ın, Özgür'ün ve benim... Bu fotoğraf karelerinin her birinde benim anılarım da yer almalıydı.

Koral'la Beren'in o fotoğrafına dokunurken buldum kendimi. Neden hayat bana bu kadar acımasızca davranırken onlar 'kurtarılmış' olanlardı? Bu sıcak yuvada birlikte büyümeyi hak edecek kadar iyi insanlarken onlar, benim suçum neydi? Mutlulukları adına feda edileceğim kadar kötü ne yapmıştım? Çocuktum sadece, tıpkı onlar gibi.

Şöminenin karşısındaki yeşil kanepeye uzandım, çocukluğumda kabuslarımdan kaçmak için Koral ile birlikte uyuduğum o kanepeye... Dizlerimi kendime çektim ve anne karnındaki huzuru ve güveni geri istedim. Hiç doğmamış ve bu hayatı hiç yaşamamış olmayı diledim...

✦

Bir el omuzuma dokundu, rahatsızca kıpırdandım. Birileri bir şeyler söyledi, anlayamıyordum. Derin bir uykunun kollarındaydım o esnada.

Aynı el bir kez daha omzuma dokunduğunda ise içimdeki hayatta kalma içgüdüsü bir anda harekete geçti! Henüz gözlerimi bile açamadan yattığım yerde hızla doğrularak bana temas eden eli, bileğinde tutup çevirmeye yeltendim.

Uykuyla uyanıklık arası bir haldeyken; nerede olduğumu, kimlerle olduğumu çoktan unutmuştum...

Bir dizimin üstünde doğrulmuştum o anda. Neler olduğunu anlamaya çalışırken anlamsızca gözlerimi kırpıştırıyor, bu beklemediği hamle karşısında afallamış olan Koral'a bakıyordum. "Ne yapıyorsun?" diye sordu bana yavaşça.

Ne yapıyordum sahiden?

Hızla geri çekildim ve uyku mahmurluğuyla etrafıma bakındım. Bu esnada Koral bileğini ovalıyordu bana ters ters bakarak. "Dikişlerin mi acıyor?" diye sordu mesafeli bir sesle. Salondaki yeşil kanepede uyuya kalmıştım, etrafım düşündüğümden daha kalabalıktı. Güneş ile Utku merdivenlerin orada kendi aralarında bir şeyler konuşuyordu, bu tarafla ilgilenmiyorlardı. Esat mutfakta yemek pişiriyordu, yanında Beren'in annesi vardı. Yüksek tezgaha yaslanmış biçimde et doğrarken kaçamak bakışlar atıyordu bu tarafa. Ve en önemlisi, karşımdaki tekli deri koltukta oturan yeni birisi vardı.

Gözlerim ona takıldığında yüzümde nasıl bir ifade belirdi bilmiyorum ama içimdeki hislerin tarifi yoktu. Korku, endişe, heyecan, utanç..? Hepsinden biraz.

Geçmiş güzel anılarımdan bir ses yankılandı kafamın içinde. 'Adımı çok sevdiğini biliyorum ama benim adım bundan sonra anne, Kumru.' diyordu genç bir kadın sesi. Beren'in annesi. Sonra devam ediyordu. 'Asil'e de artık Asil Ağabey ya da Doktor değil, baba demelisin.'

Artık onun adı Asil Ağabey ya da Doktor değildi benim için, 'Beren'in babası'ydı.

Beren'in babası karşımda bacağını bacağının üstüne atmış halde, yüzündeki gergin bakışlarla oturuyordu. Paltosu üzerindeydi, yeni gelmiş olmalıydı.

"Kumru, dikişlerin mi acıyor?" diye sorusunu yenilediğinde Koral, ona baktım anlamayarak. "Hayır?"

"Uykunda ağlıyordun."

"Ne?" Parmaklarım istemsizce yanaklarıma dokunduğunda anladım, haklıydı. Kabus mu görüyordum acaba? Hatırlamıyorum ki hiçbir şey...

Üzerimde ince askılının varlığını hissettiğimde etrafımdaki insanların beni böyle görmesinden rahatsız oldum ve koltuğun kenarındaki hırkayı üzerime geçirdim.

"Nasıl oldun? Ağrı kesicinin etkisi geçmiş olmalı." dedi Beren'in babası. Yüzünü incelerken buldum kendimi. Çocukluğumda hatırladığım sevimli çehreye on dört yılın yorgunluklarının ve kırışıklıklarının eklenmiş halinden farksızdı. Esmer teni oldukça sağlıklıydı fakat siyah saçlarına aklar düşmüştü.

Evet karnımdaki kesik sızlıyordu ama göz ardı edilebilirdi sanırım. "İyiyim..." diye mırıldandım çekingenlikle. Nasıl davranmalıydım ki acaba..? O bana nasıl davranacaktı? Sonuçta ben onun oğlunun katiliydim.

"Bir bıçak darbesi sanırım, öyle değil mi?" diye sordu. Gözümün önüne gelen saçları elimle geri iterken etrafımda göz gezdiriyordum. Off... Mutfaktan çok güzel yemek kokuları geliyordu ve ben açlıktan ölmek üzereydim!

"Evet ama önemli bir şey sayılmaz." diye mırıldandım umursamazca ve Koral'a dönüp "Saat kaç?" diye sordum. Tuhaf tuhaf baktı bana. Bu esnada ayakta dikiliyordu, kolları göğsünde bağlanmıştı. "Sekiz." dedi.

Pencerenin dışında gece manzarası vardı. "Nasıl?" Yiyecek bir şeyler için mutfağa indiğimi, duvardaki fotoğraflara baktığımı, sonra da azıcık dinlenmek için bu kanepeye kıvrıldığımı hatırlıyorum ama bunlar olurken saat gece üç buçuk - dört civarıydı. Nasıl ya?

"Bugün günlerden ne?" diye sordum endişeyle.

"Perşembe." Ay, siktir! İki gündür uyuyor muydum ben!? Telefonumu bulmam lazımdı. Telefonum... Telefonum çok önemli... Kim bilir şu ana kadar kaç kez aranmış, her birini cevapsız bırakmıştım? İşte bu gerçekten büyük bir sorundu!

"Anlatmak ister misin?" dedi Doktor. Sesi hem ciddi hem şefkatliydi fakat bu şefkatin gerçek olmadığının farkındaydım. Bana sadece bir hasta gözüyle bakmaya çalışıyor olmalıydı.

"Neyi?" Aptal, yarandan bahsediyor! "Ha... Yok, şey... Dediğim gibi önemli bir şey değ-"

"Kan kaybından ölüyordun." dedi Koral.

'Hmm... Olabilir? Bir sorun yok benim için.' demek isterdim, demedim.

"Macorra... Peşinde olduğunu söylediğin o adamlar... Seni buldular mı?" diye soruyordu beni konuşmaya teşvik etmek için.

"Evet."

"Neden hayattasın o zaman?" diye seslendi merdivenlerin tırabzanlarında, yaslandığı yerden bu tarafı dinleyen Utku. Bu soruyu ölmediğim için beni suçlar gibi sormuştu. "Utku..." diye onu uyarırcasına mırıldandı Esat.

"Kaçtım." dedim sadece.

"Sana inanmıyorum." Bu seferki Koral Merkan cephesinden gelmişti. "Şu anda ölü müyüm sence?" dedim ona boş boş bakarak. Yüzündeki ifade o kadar komikti ki utanmasam gülecektim.

"Olayın nasıl olduğunu anlat. Neredeydin, nasıl kurtuldun onlardan?" dedi Doktor. Koral sormuş olsa geçiştirirdim ama bu adamın ciddiyeti çekinmeme sebep oluyordu. Sanırım gerçekten açıklama yapmam gereken o aşamaya gelmiştim artık. Ne söylemem gerektiğini biliyordum, daha önce çalışmıştım bu cümlelere.

"Pazartesi gece yarısı, kaldığım otele doğru yürüyordum. Dışarıda gözükmemek için sadece geceleri dışarı çıkmaya özen gösteriyordum. Boş sokakta yürürken takip edildiğimi hissettim ama uzun bir süre arkamı dönüp baktığımda kimseyi göremedim. Otelin önüne geldiğimde daha önce görmediğim iki siyah araba gördüm. Sokak bomboş olmasına rağmen tam otel kapısının önüne park etmişlerdi. Yaklaşmadan önce bir süre bekledim-"

Doktor ve Koral bitirmemi bekleyemeden aynı anda konuştu. "Nerede bu otel?" diye sordu Koral. "Arabaların plakası neydi?" dedi Doktor.

"Tarlabaşı." Doktora çevirdim gözlerimi. "34 B** 135 ve 34 D* 7227" Doktor cebindeki telefonu çıkartıp not alırken "Bir kez daha söyle." diyerek plakaları tekrar ettirdi bana.

"Uzun bir süre etraf sessizdi, ben de dışarıda donmak üzereydim. Bu yüzden içeri girdim, resepsiyonist ortada yoktu. Merdivenleri çıkarken de, odanın kapısını açarken de içimde çok kötü bir his vardı... Aslında kendi silahım ve bıçağım yanımda olsaydı... Off!" Başımı ellerimin arasına aldım.

"Bu mu?" dedi Koral. Ona baktığımda pantalonunun cebinden çıkarttığı şeyi gördüm, bana ait olan katlanabilir bıçağı. Sapı kırmızı tonlarda alacalı bir desendi, üzerinde de R harfi kazılıydı. "Geçen gece burada unutmuşsun."

"Biliyorum. Zaten o yüzden başıma bunlar geldi, eğer bıçağım yanımda olsaydı-"

"Kaç kişiydiler?"

"Yedi." Bunu söylememle yüzüme küçümser bir bakış attı.

"Eee..? Neden hala hayattasın o zaman?" diye seslendi Utku. Basamaklara oturmuştu, yanında da Güneş vardı. Ondan iki basamak aşağıda oturuyor, başını Utku'nun dizine yaslamıştı. Gözleri ahşap zeminde bir yerde takılı kalmıştı. Utku ise hoşnutsuz bir ifadeyle bakıyordu bana, burada olmamı istemediği belliydi.

Benim yerime Koral ona döndü ve cevap verdi. "Uyarı." Bu oyunun kurallarını bu kadar iyi biliyor olması beni her seferinde şaşırtıyordu. Sonra bana baktı şüpheyle, "Ama ne için?"

Gözlerimi kaçırdım. "Ne uyarısı?" diye sordu Utku. "Bilmiyorum. Farkında mısın Kumru bize bir şeyleri hep eksik anlatıyor." dedi ona.

Utku "Farkındayım." diye cevap verirken sesi imalı bir tondaydı. Sert bakışları üzerimde geziniyordu. "Bir şeyler eksik, bir şeyler yanlış, bir şeyler yalan... Hissediyorsun değil mi sevgili ağabeyciğim?" diyordu neşeden uzak bir alayla.

Koral kollarını göğsünde bağladı, 'Hadi artık, dökül.' der gibi bakıyordu bana. İkisi de her seferinde ama her seferinde söylediğim her şeyi sorguluyorlardı ve ben bundan nefret ediyordum!

"Bir şey saklamıyorum ben. Sadece bazı şeyleri anlatmaya değer görmüyorum o kadar..." diye savundum kendimi.

"O dikişler... Yaralandıktan sonra ne yaptın, kimin yanına gittin?" dedi Doktor hikayenin ortasındaki eksik parçayı bulabilmiş gibi

"Nasıl yani..?" diye sordum anlamayarak.

"O iğrenç dikişleri kim attı diye soruyor yani. Hiç hijyen diye bir şey duymadınız mı siz? Kan kaybından ölmesen bile enfeksiyondan ölebilirdin." dedi Koral. Kısılı gözlerinde şüpheyle bana bakıyordu. "Sana yardım eden birisi mi var?"

"Hayır!" diye çıkıştım. "Kendim diktim. Ne yapabilirdim ki başka? Çekmecede bulduğum dikiş iplerini kullanmak zorunda kaldım!" Zaten bir kısmı pembe bir kısmı siyah yamuk yumuk dikişler de bunu belli ediyor olmalıydı.

Sorgulamaları hiç bitmiyordu! Sıkıntıyla başımı ellerimin arasına aldım, buraya gelirken bu kadar köşeye sıkıştırılacağımı düşünmemiştim.

"Lokal anestezi için ilacı nereden buldun?" dedi bu sefer de...

Başımı hafifçe kaldırdım. Gözlerim Koral'ın bacaklarınından başlayarak sert duran yüzüne çıktı yavaşça fakat gözlerine bakamadım.

"Bulamadım."

Tek kelime. Kısa bir cümle. İşte hepsi bu...

O anda odaya çöken cehennem sessizliğinin tarifi olabilir miydi?

En sonunda bu sessizliğe son vermeye karar veren kişi Koral oldu. Hafifçe boğazını temizledi, "Sen, tam olarak kimden kaçıyordun?" dedi tuhaf bir sesle. Bu esnada bıçağım onun parmakları arasındaydı, gözlerini üzerimden ayırmadan yavaşça elinde çevirerek oynuyordu bıçağımla. "Şu, takım liderin... Neydi adı, Raphael?" Gözleri bıçağa kaydı, sonra aynı bakışla yüzüme bakmaya devam etti. Sanki 'Ben her şeyi biliyorum ama hadi beni kandırmaya çalış.' der gibi bir bakıştı bu.

"Hayır."

"Neden?"

"Ne neden?" İstemsizce yutkundum. Neden böyle başımda dikiliyordu ki? Neden her şeyi bu kadar çok soruyordu?

"Senin takım liderin oymuş ya... Kaçıp gitmiş olman neden onu ilgilendirmiyor?"

Kabul ediyorum, Koral gerçekten zeki bir adam. Fakat zekasına güvenen her insanın kibri var onda. Ve bu kibir elbet bir gün onları bitiren şey olur... Benden bir adım önde olduğunu mu zannediyorsun? Hayır, ben senden öndeyim.

"Çünkü Raphael öldü." dedim. "Bundan tam bir sene önce, Monte Carlo'da."

"O kumarhanede mi?" diye sordu Beren'in annesi. Uzun süren sessizliğini bozmasına sebep olan cümle bu olmuştu. İstemsizce başımı çevirip mutfağa baktığımda yüzündeki o ifadeyi gördüm... Pişmanlık boğazımdan akan sıcak bir sıvı gibi içime doluyordu o an. Ortamdaki gerginliğin hiçbir şekilde tarif yoktu... Oğlunu kaybeden bir anne ve baba, oğlunun katiliyle aynı odada, oğlunun öldüğü günü konuşursa ne hale gelir?

"Hayır, çıkışında." Devam ettim. Şimdi devam etmessem asla devam edemezdim. "Bütün paraları alıp kaçmayı başarmıştı. Benim arabamla otobanda son hız gidiyorduk, arabayı o sürüyordu. Onunla ilgili bir terslik vardı aslında, bir şeyler sezmiştim ama..."

"Sonra ne oldu?" dedi Koral tereddütle kaldığım görünce. Gözümün önünde bir sene önceki o korkunç yaz sonu gecesi canlanıyordu ve bu durum kelimenin tam anlamıyla tüylerimi ürpertiyordu.

"Peşimize takılmışlardı, bizi kovalıyorlardı. Raphael bir şekilde ustalıkla atlattı onları. Daha doğrusu ben öyle zannettim. Hiç beklemediğimiz bir anda büyük bir kamyonet çıktı karşımıza. Raphael son anda direksiyonu sağa kırarken şarapnellerden yuvarlandık. Sonrasını hatırlamıyorum zaten."

"Kazada o öldü ama sen hayatta kaldın..?" diye sordu Koral.

"Hayır. Daha doğrusu ben kendime geldiğimde araba takla atmış haldeydi, camlar kırılmıştı. Ön konsolla koltuk arasına sıkışmıştım ve her yerimde kesikler vardı. Bir şekilde kapıyı kırarak çıkmayı başardım. Ama Raphael orada yoktu..."

"Nasıl yani?" dedi bana. Anlayamadığı için kaşları çatılmıştı. Bu ana kadar ayaküstü sıkıcı bir hikaye dinler gibi dinliyorken beni, bu andan itibaren yavaşça karşımdaki koltuğa oturdu ve bana doğru eğildi.

"Bilmiyorum işte..." dedim omuz silkenken. "Araçtan çıkmayı başardığım esnada zaten etrafımı Macorra'nın arabaları sardı. Gerçekten o gece sabaha kadar her yer arandı, tarandı ama Raphael'in ölüsüne de dirisine de dair hiçbir iz bulunamadı. Bu yüzden haftalarca sorgu odasında işkence yaptılar. Yerini bildiğimi ama sakladığımı düşünüyorlardı. Halbuki, hiçbir şeyden emin olmadığım kadar eminim, yaşamıyor. Eğer yaşasaydı beni geride bırakmazdı."

"Neden böyle bir şey yapasın ki?" Koral'ın sesinde gerçek bir endişe ve merak seziyordum şimdi, muhtemelen kendisi bile farkında değildi. Güzel, iyi gidiyorsun Kumru.

"Zaten uzun bir süre boyunca ben de sebebini anlayamadım. Meğer o gece arka planda bilmediğim şeyler dönüyormuş..." Bu düşünceler beni ürkütüyordu. O an istemsizce ben de Koral'ın bana eğildiği gibi öne doğru eğiliyormuşum. Fark etmemiştim. "Macorra'da çok katı bir rütbe hiyeraşisi vardır. Eline ne kadar çok para geçerse geçsin, sadece çok az bir kısmı sana kalır. Büyük pastayı yukarıdakiler alırlar. Raphael uzun zamandır onlardan para kaçırıyormuş. Bu yüzden Macorra'daki patronları onun peşine düşmüş. Bilmiyordum."

"Diğerleri... Onlara ne oldu?" Üşüyordum, içerisi mi soğumuştu ne? Gerçekten üşüyor muydum?

"Bilmiyorum..." dedim kısık bir sesle. "Sanırım hepsi her şeyin farkındaydı. O gece planlı bir şeyler vardı ve ben bu planın dışında tutulan tek kişiydim. Dolayısıyla kabak da benim başıma patlamış oldu." dedim Türkçede bana hep komik gelen bu deyimi kullanarak.

"Macorra Raphael'in yerini bildiğim konusunda çok ısrarcıydı. Haftalarca..." Gözümün önüne geldi o karanlık zindanlar, sanki birer anı değil de gerçek gibiydiler. Sanki ben hala oradaydım, ruhum oraya sıkışmıştı ve hiçbir zaman çıkamayacaktım. "Beni bir zindana kapatıp haftalarca işkence ettiler." Koral'ın o güzel gözlerinin içine baktım. "Ve inan bana, İtalyan mafyasının bu konuda ne kadar iddialı olduğunu tahmin bile edemezsin Koral.."

Gözleri gözlerime esir olmuş gibi kopamadı benden bir süre. Sonra bir anda geri çekilip boğazını temizledi, uzaklaştı. "Bu yüzden kaçmak zorundaydım, başka çarem yoktu." Etrafıma bakındım. Odaya çöken o derin sessizlik ve hüznün tarifi yoktu o an. Bir mezarlık gibiydi içerisi ama herkes yaşıyordu, ölen tek kişi bendim. "Bu eve geldim, çünkü yine başka çarem yoktu." dedim bakışlarım tek tek hepsinin üzerinde gezinirken. "Neredeyse bir yıldır kaçıyorum. Dünyanın hangi köşesine gitsem buldular beni, her seferinde kıl payı kurtuldum ellerinden ama artık kaçacak hiçbir yerim yok. Görüyorsun," dedim karnımdaki bandajı göstererek. Düşünceler hızla zihnime akarken gözlerim dolmaya başlamıştı. "Sonunda yakalandım. Raphael'in yerini öğrenmek istiyorlar ama benim onlara 'Bilmiyorum, yaşadığını düşünmüyorum.' dan başka verecek cevabım yok." Sesim titriyordu şimdi. "Bakın..." dedim derin derin nefesler almaya çalışarak. Bir damla göz yaşı aktı yanaklarıma. "Başıma gelen her türlü kötülüğü hak ettiğimi düşünüyorsunuz, farkındayım." Kimse itiraz etmedi bu söylediğime. Çenemi dikleştirdim onlara karşı. Bir damla gözyaşı daha aktı gözümden. "Fakat ister inanın, ister inanmayın. Ben Özgür'ü isteyerek öldürmedim." Keşke sesim şu anda böyle titremiyor olsaydı. "Eğer sırtına silah doğrultmuş olduğum kişinin Özgür olduğunu biliyor olsaydım, o anda silahı çevirip kendimi vururdum. Böylece bu hikaye de hiç başlamadan bitmiş olurdu." dedim çaresiz bakışlarımı önüme eğdiğimde.

Nasıl devam edebilirdi ki böyle bir an? Ne söylersem söyleyeyim bana inanmayacaklardı, öyle değil mi? Çünkü ben bu hikayenin kötü karakteriydim. Onlar iyi ve mutlu insanlardı, ışığın olduğu taraftanlardı. Benimse parmak uçlarım karanlığın lekelerine bürünmüş haldeydi. Eteklerimden akan çamurlarla onların temiz ve güzel hayatlarına dahil olmak için kapıyı çalıyor, kabul edilmediğim için kızıyordum.

Kapıyı çalıp bekleyecek, bekleyecek ve bekleyecektim. Fakat onlar o kapıyı hiçbir zaman açmayacaktı.

Tam bu esnada kapı çaldı. Evin kapısı. Ve kimseye söyleyecek hiçbir şey bırakmadı.

Fakat kimse kapıyı açmaya gitmedi.

Sessizlik. Uzun bir sessizlik. Derinliğimize, kasvetimize ve kederimize eşlik eden tek şey buydu.

Bir kez daha kapı daha çaldı. Ve kimse kapıyı açmaya gitmedi, yine.

Ben açtım.

Ayak ucuna bırakılmış olan bir kase taptaze kırmızı çilekle bakışırken ne yapacağımı bilmiyordum. Aldım ve üzerindeki notu okudum.

Diyordu ki,

Sevgili Kumru'ya en sevdiği çileklerimden,

Yarın akşam,

Güzel bir rakı balık sofrasında.

Mazhar Merkan

✦

Hop! Ben geldim!

Eveeet, ne düşünüyorsunuz? Söyleyin bakalım.

✦ Dört bölümden edindiğiniz izlenimlerden yola çıkarak Koraltan Merkan karakteri hakkındaki düşünceleriniz neler?

✦ Tartışma esnasında Doktor, Kumru'nun anestezik ilaçlara bağışıklığı olduğunu söylerken sizce neyi ima ediyordu?

✦ Koral Kumru'nun geçmişini sizce neden bu kadar irdeleyip duruyor?

Sizleri çok seviyorum. Okuduğunuz ve değerli düşüncelerinizi benimle paylaştığınız için çok teşekkür ederim! Kendinize iyi bakmayı unutmayın.

Instagram & Tiktok: @inspiretothemuse

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.