İçeriğe geç

YILDIZLAR SÖNDÜĞÜNDE ✦

Bölüm 6 · 17 dk okuma

YILDIZLAR SÖNDÜĞÜNDE ✦

Bölüm 6

•5• son akşam yemeği

Bu bölümün son sahnesine geldiğimde ve o gereken derinliği yansıtabildiğimde; şöyle bir arkama yaslandım, parmaklarımı çıtlattım, boynumu kıtlattım ve dedim ki "Woah, kızım! Bu kitap çok iyi yerlere gelecek!"

Şaka bir yana, umarım siz de bölümü benim kadar çok beğenirsiniz.

Çok seviyorum sizleri. Benim için inanılmaz değerlisiniz. Bu yüzden her türlü iyi kötü düşüncenizi, eleştirinizi benimle paylaşmaktan lütfen çekinmeyin.

İyi ki varsınız!

✦

✦ Bu bölümün şarkısı: Fikrimin İnce Gülü

✦

"Dede!" diye seslendim büyük salonda. İçerisi kalabalıktı. Hiç tanımadığım insanlar en şık giysilerini giyip İstanbul'un en güzel tepelerinden birindeki bu büyük malikaneye, bu özel günü kutlamak için gelmişti.

Bugün benim dokuzuncu yaş günümdü. Temmuz ayının dokuzuydu.

"Dede! Neredesin?" diye seslendim bir kez daha, yüksek sesli güzel bir müzik çalıyordu. Büyük salon pahalı mobilyalarından, gösterişli kristal avizelerine kadar parıltılı süslerle bezenmişti. Hepsi pembe renkli seçilmişti benim isteğim üzerine. Zaten bugün her şey benim isteklerime göre oluyordu, çünkü bu benim hayatımdaki ilk doğum günü kutlamamdı. Müge Abla -ona artık Müge Abla dememi istemiyordu ama ben hala birine 'anne' sözcüğünü söylemeye alışamıyordum- sarı saçlarımı tıpkı sevdiğim gibi kıvır kıvır hale getirmişti. Böyle olunca tıpkı ona benziyordum, onun kızıl kestane rengi çok güzel dalgalı saçları vardı. Parmaklarıma pembe ojeler sürmüştü çünkü ben istemiştim. Üzerimde çok güzel kat kat, beyaz renkli, etek uçlarında çilek desenleri olan kısa bir elbise vardı. Bunu giydiğimde peri kızı gibi gözüküyormuşum, Koral öyle söylüyordu. O yüzden bugün bunu giymek istemiştim.

"Dede!" dedim bir kez daha. Dedem neredeydi? Ona anlatacak çok şeyim vardı! Ben az önce ilk defa çilek yemiştim!

Dedemin büyük evinin, çok ama çok uzaktaki bahçe kapısından başlayan ve koca bahçeyi saran çilek çalıları vardı. Bunların hepsine kendi eliyle baktığını, tıpkı bir evladı yetiştirir gibi özenle yetiştirdiğini söylüyordu. Esat'ın söylediğine göre İstanbul'un en güzel çilekleri onun bahçesinde yetişirmiş, herkes bunu böyle bilirmiş.

"İyi ama, çilek ne?" diye sormuştum Esat'a, bana bunu söylediği ilk gün. Şaşkınlıkla yüzüme bakıp "Çileğin ne olduğunu bilmiyor musun?" demişti. Hayır, bilmiyordum. Geldiğim yerde çilek denen bu kırmızı meyveden hiç görmemiştim. O gün Müge Abla bana en sevdiğim kot eteğimi ve çilek desenli tişörtümü hediye etmişti ve işte çilek konusu tam olarak buradan açılmıştı. "Tamam o zaman," demişti Müge Abla. "Doğum günü pastanı Mazhar Babamın çilekleriyle hazırlayacağız."

Bir hafta boyunca çilek denen kıpkırmızı, sulu meyvenin heyecanını taşıdım. Dedemin salonunun ortasındaki kocaman, beş katlı çilekli pastayı gördüğüm anda küçük dilimi yutacaktım az kalsın!

Bu benim hayatımda yediğim en güzel şeydi!

İşte dedeme bunu anlatmam lazımdı! Ben az önce çilek yemiştim!

Kendi kendime etrafta koşuşturup dedemi ararken içimde bu düşünceleri taşıyordum. Neredeydi dedem? Zaten pasta kesilirken de ortada yoktu... Heyecanımı ilk önce onunla paylaşmak istiyordum çünkü bu ailedeki en komik, en eğlenceli, en sevimli ve benimle en çok oyun oynayan kişi oydu. Onu çok seviyordum!

Büyük evin ön tarafına çıkıp baktım. Burası daha boştu, bütün konuklar salonda ve arka bahçede eğleniyordu. Ta' uzaktaki bahçe kapısındaki güvenliğin oradan başlayan yol evin ön kapısında, büyük bir süs havuzunu çevreleyerek son buluyordu. Süs havuzunun yanına gelince etrafıma bakındım, dedem burada da değildi.

Koşarak salondan geçiyordum ki Esat'ı, Müge Abla'yı ve Doktor'u gördüm. Odanın bir köşesine sinmişler, kendi aralarında sessizce bir şeyler konuşuyorlardı. Onlara doğru gitmeye karar verdim.

Doktor bir eli çenesinde hararetli bir şekilde bir şeyler anlatıyordu. Müge Abla'nın üzerinde çok hoş saten bir elbise vardı. Elbisenin sırt kısmı açıktı ve düzleştirdiği uzun saçlarını bir omzunda topladığı için sırt dekoltesi daha net gözüküyordu. Elindeki kadehi zarifçe tutarken onun da Esat'ın da arkası bana dönüktü. "... Gölcük yakınlarında terk edilmiş, harabe bir evin içinde bulmuşlar çocuğu. Nail'in anlattığına göre kimi kimsesi yokmuş, mahalledekiler bakıyormuş."

"Ailesi neredeymiş?" diye sordu Müge Abla.

"Depremde ölmüşler. Geçen yıla kadar yaşlı bir amcası varmış, onunla kalıyormuş. Geçen yıl o da vefat edince iyice ortada kalmış çocuk... Şimdi sokak çeteleriyle yatıp kalkıyor. Organ mafyasının hedef bölgesinde olduğu için tehlikede, özellikle o yaştaki kimsesiz çocukların peşine düşüyorlar."

Acaba bu benim dinlememem gereken bir konuşma mıydı? Büyükler bazen onlar önemli şeyler konuşurken duyduğumuzda bize kızardı, bu o anlardan birisi miydi acaba?

"Adı neymiş?" dedi Esat.

"Utku Kurdali." Bu esnada Doktor'un gözleri onların arkasından bana kaydı ve yüzündeki ciddiyetle öylece kalakaldı. Sonra da gerçekçi olmayan bir gülümseme yerleştirmeye çalıştı dudaklarına. "Kumru!" diye seslendi bana ve kollarını açtı. Koşarak ona gittiğimde beni bir çırpıda kucağına almıştı.

"Dedemi arıyordum, bulamadım. İlk defa çilekli pasta yedim az önce, bunu anlatacaktım."

"Öyle mi?" dedi Esat heceleri uzatarak. Ortamın kasvetini hızla üzerlerinden atarak bana bir şey belli etmemeye çalışıyorlardı. Bu esnada yanağımdan bir makas aldı. Onu seviyordum, onu çok seviyordum. O her zaman en nazik ve en sevgi dolu olandı. "Nasıl buldun?" diye sordu çocuksu bir heyecanla. "Bahsettiğim kadar iyi miymiş?"

Gözlerim kocaman oldu, az önce yediğim sözde bir -gerçekte dört- dilim çilekli pastayı hatırlamak bile beni heyecanlandırdı! "Çok daha iyiymiş! Bayıldım!" dedim kahkaha atarak.

"Belli..." dediğinde Müge, işaret parmağıyla yanağıma bulaşan pastayı sıyırdı ve parmağını ağzına götürdü.

Bir anda dönüp "Utku kim?" diye sordum Doktor'a. Gerildi. "Hiç... Bir arkadaşımın oğlu."

Beni kandırmaya çalışıyordu. "Organ mafyasından bahsettin. Eskiden ben de çok korkardım onlardan." Aslında kurduğum cümle benim için oldukça sıradan ve normaldi, peki neden bana yüzlerindeki o dehşet ifadesiyle bakıyorlardı şimdi. Uzanıp Doktor'un yanağına dokundum şefkatle. "Onunda mı hayatını kurtaracaksın?" diye sordum. "Lütfen kurtar."

Dudakları aralandı şaşkınlıkla, bir süre öylece afalladı... Sanırım bu esnada beni kandırmak için ne söylemesi gerektiğini düşünüyordu, en sonunda bundan vazgeçti. Dördümüz arasındaki derin sessizliğe karşın "Tamam..." diyebildi sadece, kısık bir ses tonuyla.

Gülümsedim ona. O da benim saçlarımdan öptü.

"Sen benim ağabeyimi tanımıyorsun değil mi?" diye sordu Esat birden, neşeli bir tavırla. Onun da neşesi gerçek değildi, hissediyordum.

Gözlerimi kırpıştırarak bakıyordum ona. "Tanıyorum..?" diye mırıldandım Doktor'u göstererek.

Esat güldü, "Onu değil. Büyük ağabeyimi?"

"Bir tane daha mı ağabeyin var senin?" diye sordum şaşkınlıkla.

"Hıhım..." diye mırıldandı. Mutlu değilken nasıl bu kadar mutlu rolü yapabiliyordu? "O da bugün gelmek istemişti aslında ama işlerinden dolayı gelemedi. Haftaya sizinle tanışmak için İstanbul'a gelmek istiyor." Siz derken beni, Koral'ı ve Özgür'ü kastediyordu. Sahi onlar neredeydi? "Hem biliyor musun, onun da tam seninle yaşıt bir kızı var."

"Öyle mi?" dedim kaşlarımı kaldırarak. Daha önce bundan hiç bahsetmemişlerdi. Yüzüme heyecanlı bir gülümseme yerleşti. Demek yeni bir arkadaşım daha olacaktı? Onu tanımasam bile içimde ona karşı kocaman bir sevgi oluşuvermişti bile. "Adı ne?" diye sordum merakla.

"Güneş."

Güneş... diye tekrar ettim içimden. Ne kadar da güzeldi ismi.

"Kumru sen Ayla'yı da tanımıyorsun değil mi?" Bu seferki soru Müge Abla'dandı. Olumsuz anlamda başımı salladım. "O kim?"

"Esat'ın nişanlısı. Yakında evlenecekler."

"Sen de mi evleneceksin?" diye sordum merakla. Yüzünü incelemeye başladım. Mutluluğu, tam olarak bu konu açıldığı anda gerçeğe dönüşmüştü işte...

"Evet. Sen onu tanımıyorsun çünkü kendisi şu anda yurt dışında, okuyor. Ama ben senden, Özgür'den, Koral'dan sık sık bahsediyorum ona."

"Hmm..." diye mırıldandım. Bu esnada dikkatim dağılmıştı ve elimi havaya kaldırarak parmaklarımdaki pembe ojelerle ilgilenmeye başlamıştım.

"Başka kim evlenecek ki Kumru?" dedi Müge Abla. Sesi çok tatlıydı onun.

"Ben." dedim dalgın bir tavırla. Keşke pembe değil de mor renk oje sürdürseydim ona. Ay ya da keşke bir elime pembe bir elime mor oje sürdürseydim!

"Ne!?" dedi üçü aynı anda. Sonra da birbirlerine baktılar komik bir şekilde. "Kiminle evleneceksin kız sen?" diye sordu Doktor, şakacıktan kaşlarını çatıyordu şimdi.

Omuz silktim. Kiminle olacaktı ki başka? "Koral'la tabii ki."

Birkaç saniye süren bir sessizlik yaşandı. Sonra da Müge Abla koca bir kahkaha patlattı! Diğerlerinin de ona katılması fazla sürmemişti.

Alay mı ediyorlardı benimle? Yüzüm asıldı yavaşça... "Neyse..." dedim. "Ben gideyim de bir Koral'a bakayim." Rahatsızca kıpırdaştığımda Doktor beni kucağından indirdi. Saçlarımı savurup yanlarından ayrılırken yüksek sesli kahkahaları hiç bitmeksizin devam ediyordu. "Ay, bozuldu galiba..." derken bile hala gülüyorlardı bana!

Arka bahçeye çıktığımda etrafıma bakındım. Oldukça kalabalık olmasına rağmen yanında olmak istediğim insanlar orada olmadığı için bu kalabalıklar bana yalnızlıklar gibi geliyordu. Elimi güneşten korunmak için alnıma siper ederken onları gördüm! Bitki labirentinin etrafında koşarak yakalamaç oynuyorlardı!

Onlara yetiştiğimde çoktan içeri girmişlerdi bile. Nereden geliyordu sesleri bilmiyordum ama "Yakalayacağım seni Özgür, kaçacak yerin yok!" diye neşeyle bağırırken Koral, herhalde birkaç duvar arkamdaydı. Koşarlarken duvarlara çarpıyor, yaprakları hışırdatıyorlardı. "Yakalayamazsın!" diye seslenirken Özgür, sesinde onda daha önce hiç duymadığım türden bir neşe vardı. Kocaman bir gülümseme kapladı yüzümü.

Bu hayatta en çok Özgür'ü seviyordum. Ve doğum günü dilek hakkımı da onun yaşaması, mutlu olması ve hep benimle olması için kullanmıştım.

Sesleri arttığında ve Özgür gülerek çığlık attığında Koral bitmek bilmeyen bir kahkaha patlatmıştı çoktan. "Koral!" diye seslendim ona. Nerede olduğumu henüz bilmiyordu. "Özgür'ü yakalamak kolay, sıkıysa beni yakala!"

Mutluydum, çok mutluydum. Bu, hayatımın en güzel günlerinden biriydi. Ciğerlerim parçalanırcasına koşarken ve kahkahalar atarken bunu düşündüm. Yaşamak gerçekten çok güzel bir şeydi!

Aslında ben Koral'dan çok daha hızlıydım, yakalanmazdım ki eğer bacağım o dal parçasına takılmasa!

"Yakaladım!" diye zafer çığlığı attı Koral. Sırt üstü çimlerin üzerindeydim bu esnada ve o beni gıdıklamak için üzerime çıkmıştı. O kadar çok, o kadar çok, o kadar çok güldüm ki bütün İstanbul benim kahkahalarımla yankılandı!

"Kumru..?" diye telaşla doğruldu sonra Koral. Çok tuhaf bir şey görmüş gibi dikkatle bakıyordu yüzüme.

"Ne var?" dedim gülüşüme engel olamazken, kesik kesik nefesimle. Gökyüzü masmavi gözüküyordu yattığım yerde. Gökyüzü bile ne kadar güzeldi öyle!

"Yüzün! Yüzünün her yerinde kırmızı izler var! Yoksa... Yoksa senin çileğe alerjin mi var?"

✦

Islak saçlarım omuzlarımdan dökülüyordu, aynanın karşısındaydım.

Sakinlik ve dinginlik vardı içimde, uzun zamandır kendimi ilk defa böyle hissediyordum. Banyo yapmak, ruhumdaki kirleri arındıramıştı ama bir nebze de olsa iyi gelmişti.

Koral'ın odasındaydım, yerde oturuyordum. Dışarıda güneş batmak üzereydi, şehrin alacalı ışıkları vuruyordu camlara. Harika bir yaz sonu akşamıydı, hava tam rakı balıklıktı.

Aynadaki suretime gülümsedim.

Bu sakinliğim ölüm sakinliğiydi.

Benim içimdeki anlamsız huzurun aksine, alt katta bir kaos yankılanıyordu duvarlarda. Açık bıraktıkları bahçe kapısından onları duyabiliyordum. Çatal bıçak seslerine eşlik eden şey kahkahaları değil kavgalarıydı. Bu huzurlu ve güvenli yuvalarına seneler sonra ilk kez masumiyetsizliğin kara lekesi sürülmüş; karanlık, kapı altlarından, pencere kenarlarından koyu bir duman gibi içeriye sızıvermişti. Sebebi bendim, onların yuvasını ilk ben kirlettim.

Gözlerime ulaşmayan gülümsemem gamzelerimi belli edene kadar arttı. Kalbimdeki his hiç temiz değildi.

"Sen haber verdin değil mi? Nasıl yaparsın böyle bir şeyi!?" diyordu Esat

"Asıl sen o kızı saklamaya nasıl kalkarsın Esat!? Aklını mı kaybettin? Haber vermeseydim de babam kendisi öğrenseydi ne olurdu sence?" dedi Doktor ona. Sesi her zamanki gibi otoriterdi ama odadaki herkesin aksine o, kendi öfkesini kontrol edebilen tek kişiydi.

"Onu öldürmeye geliyor." dedi Esat. Sesindeki bu şeyin adı neydi?

Huzurlu huzurlu saçlarımı taramaya devam ettim. Üzerimde kimin olduğunu bilmediğim bembeyaz bir elbise vardı. Kendime yakıştırmıştım dizlerimin üstünde biten bu elbiseyi. Beni rahatsız eden tek yanı askılı olmasıydı. Uzun kollu olmayan kıyafetleri giymeye alışık değildim.

"Senin gibi dışarıya salsam, tek başına ölecekti zaten." dedi Doktor. Sesi oldukça soğuktu Esat'a karşı.

Ayağa kalktım. Islak saçlarımı omuzlarımdan savurdum. Yüzüm makyajsız olmasına rağmen düşündüğüm kadar soluk görünmüyordu.

"Ama en azından-"

"Bu seni neden bu kadar ilgilendiriyor Esat?" diye birden bağırdı Doktor. "Yukarıdaki o kız benim oğlumun katili! Farkında mısın sen bu durumun!?"

Çıplak ayaklarımla odadan çıktım ve merdivenlerden inmeye başladım. Bu esnada Doktor, Esat'a bağırmaya devam ediyordu. "Bak şu kadının haline... Bak! Günlerdir gözünde yaş kalmadı!" Koltuğa çökmüş, başını ellerinin arasına almış karısını gösteriyordu. "Bu bizim için ne kadar zor bir durum, görmüyor musun!?"

Adımlarımda boynu kırılmış, ölmek üzere olan bir kuşun çaresizliğini kabullenmiş sakinliği vardı. Sakin, yavaş ve hafiftim... Tıpkı bir kumru kuşu gibi.

"Onu cezalandırmak için mi yaptın yani!?"

"Hayır. Ben sadece doğru olduğunu bildiğim şeyi yaptım Esat."

"Kendi adaletini sağladığını mı sanıyorsun? Eline silah alanı ölümün kenarına ittiğinde haklı olduğunu mu zannediyorsun?" Gözleri sırtı dönük olan ağabeyinden bana doğru kaydı, bu esnada merdivenlerin sonunda onları izliyordum. "Doğru olan hiçbir şey şiddette, ölümde, cinayette saklı olamaz. Haklı ya da haksız, suçun lekesine bir kez bulaştıktan sonra kimsenin kimseden farkı kalmaz." Sonra tam ağabeyinin gözlerinin içine baktı, gözlerindeki keder benim hüznümün aynasıydı. "Bu yüzden... O Özgür'ü öldürürken silah kullandı, sen ise onu öldürürken elindeki gücü kullandın diye kendini masum zannetme. Bir ömür boyu onun yükünü sırtında taşıyacaksın."

Doktor'un cevap vermesini bile beklemeden "Ben hazırım. Ne zaman gelecek?" diye sordum sakin bir sesle. Herkes bir anda dönüp bana baktı.

Bana... Huzurlu sakinliğim ve kefen kadar beyaz elbiseme...

✦

Nasıl öleceğimi daha önce hiç düşünmemiştim dersem yalan olur. Düşündüm, çokça kez. Hayatımın büyük bir bölümünde... Kafamda milyon tane senaryo canlandırıp, gözüme fazla uzak gözükmeyen bu senaryoların olası ihtimallerini tartışmıştım kendi kendime. Fakat itiraf etmeliyim ki bu kadar sakin olmasını hiç beklemiyordum.

Esat'ın arka bahçesinden, ayaklar altına serili gibi duran ihtişamlı boğaz manzarasını izliyordum. Masadaydım, tek başıma.

Sanki bu gece hiç olmadığı kadar sıradan ve keyifli bir geceymişcesine, masanın üzeri en güzel rakı mezeleriyle donatılmış bir haldeydi. Mazhar Merkan öyle severdi...

Ufukta batmakta olan güneşin aydınlattığı gölgeli şehirde, gözümde gitgide küçülen insanların ve köprü ışığının altında içinde bulunduğum bu andan başka hiçbir şey düşünemiyordum.

Cırcır böceklerinin sesleri, arada bir esen tatlı yaz meltemiyle birleşince az kalsın bu gecenin huzurlu bir gece olduğuna beni inandıracaktı.

Aslında hissettiğim bu sakinlik ve dinginlik sadece fırtına öncesi sessizlikti.

Dirseklerimi masaya yasladım ve sol kolumdaki yanık izini okşamaya başladım. Eskiden hiç farkında olmadığım bu hareketi aslında sadece kendimi güvende hissetmediğim anlarda yaptığımı bana Raphael fark ettirmişti. Ona göre bir stres veya endişe belirtisi değilmiş bu, 'Bir eve ihtiyacım var' demekmiş benim dilimde... Bilmem, belki de haklıdır. Zaten o hep haklıdır.

Gözlerim yakınımızdaki boğaz köprüsünden geçip gitmekte olan arabalara takılı kaldığında kulaklarım evin içindeki hareketliliği dinliyordu. Sırtım eve dönüktü, manzaraya bakıyordum. Karşımda sadece tek bir sandalye vardı ve boştu. Anlaşılan bu iki kişilik bir akşam yemeği olacaktı.

Endişeli ve meraklı hallerin bastıramadığı fısıltıların arasında, boydan boya attıkları hızlı adımlarda, tüllerin arkasından yollanan gizli bakışların yansımasında hissediyordum kendimi. Salondaki kırmızı pikapın kapağı açıldı sükunet içinde, gölgelerin arasından birisi elindeki plağı özenle yerleştirdi. Ve o andan itibaren pikaptan yayılan naif, hoş ve cızırtılı bir müzik sesi bütün evi, bütün bahçeyi, bütün İstanbul'u kapladı.

Mum ışıklarının aydınlattığı böyle güzel bir rakı sofrasının tek eksiği bu olabilirdi zaten.

Hayatımda duyduğum en hüzünlü şarkı değildi bu fakat bana tıpkı böyle hissettirmeye başladı. Sanki göğüs kafesimi kocaman elleriyle parçalamışlar da kalbimi avuçları arasında ezmişler gibi.

Çimenlerin üstünde birkaç adım sesi ve hemen ardından masanın üzerine bırakılan şık bir çilek kasesi...

Çilek kasesini tutan bu ince ve uzun parmaklı zarif eller gözlerine bakmaktan kaçındığım sahibine ancak bir piyaniste ait olabilecek kadar çok yakışabilirdi. İşte kalbimi avuçlarında parçalayan eller bunlardı...

Ben gözümü karşıdan hiç ayırmadım ama o karşıma geçti ve sandalyeye oturarak görüş açımı kapattı.

Fikrimin ince gülü diyordu şarkı, kalbimin şen bülbülü...

Sesindeki hüzün beni bitiriyordu.

O gün ki gördüm seni... Yaktın ah yaktın beni...

Şimdi beni sıcak kahve gözlerine hapseden bu bakışların sahibinin adı Koraltan Merkan'dı. Uzun ve kıvrık gür kirpikleri vardı onun, bakışlarında hep bir anlam hep bir derinlik vardı... Sadece bakmıyor, bakışlarıyla konuşuyor gibiydi adeta. Büyüyüp yetişkin ve duygusuz bir adama dönüşmek ondan sadece bunu alamamıştı işte.

Sıcak yaz meltemiyle kıpraşan mum ışığının yüzüne yansıttığı gölgeler arasından onu izlerken daha önce çizdiğim hiçbir resmin onun kadar güzel olmadığını fark ettim. Hayır, kusursuz değildi. Fazlasıyla kusurluydu hatta. Fakat onun varlığına eşlik eden bütün bu kusurlar bir araya geliyor ve öylesine uyumlu bir güzellik yaratıyordu. Çenesinin ucundaki ufak yara, dudağının kenarındaki ince kesik, burnunun mükemmel olmayan düz şekli ve hatta sol kaşının sağ kaşından birazcık daha yukarıya konumlandırılmış olması... Bunların hepsi öyle bir ahenk içindeydi ki... Bu yüzden ona bundan başka bir yüzü yakıştıramıyordum bile.

Bu benim için hep böyleydi, hatırlayamadığım en eski çocukluk anılarımdan beri.

Ateşli dudakların, diyordu şarkı. Gamzeli yanakların...

Bakışlarım suçlu bir çocuk gibi onun dudaklarına kaydığında kendimi kıskançlığın pençelerinde buldum. Alt dudağının dolgunluğu, üst dudağının o güzel kıvrımı ve en önemlisi dudaklarının yakıp kavuracak türden ateşpare rengi bile benimkinden güzeldi. O bütün bunları hak edecek ne yapmıştı?

Ne kadar uzun süre onu böyle izlediğimin farkındaydı ama bir kez olsun gözlerini gözlerimden ayırmadı. Belki ben değil, belki pencerelerin tüllerin arasından gizlice izleyen bütün gözler farkındaydı. Biraz sonra öldürülme ihtimali çok yüksek olan birine göre üzerimdeki bu sakinliğin ve dinginlik ne kadar tuhaf görünüyor olmalıydı! Ama kendimi hiç olmadığım kadar hafiflemiş hissediyordum, sanki teslim olmak üzere olan bir kurban gibi...

Göz göze geldiğimizde ona gamzelerimi belli edecek kadar çok gülümsedim.

Ateşli dudakların, diyordu şarkı. Gamzeli yanakların...

Küçük, çok küçük bir anlığına dikkati dağıldı fakat çabuk toparladı.

Kafasından geçen düşünceleri merak ettiğim kadar hiçbir şeyi merak etmiyordum o an.

O gün ki gördüm seni, yaktın ah yaktın beni...

Fakat o duruyordu. O sadece duruyordu. O duruyordu, ben duruyordum, zaman duruyordu.

Sanki o an birbirine kenetlenmiş bu bakışlarımız çocuk gözlerimize aitti. Sanki o an bana böyle acı acı bakan o değil de onun çocukluğu gibiydi. Gözlerimin önündeki güçlü duruşuyla, sert yüz hatlarıyla, şık ve pahalı giysileriyle yetişkin bir adam durmuyordu artık. Bir rüzgar aldı onu ve yerle bir etti. Bana böyle bakan kişi üzerindeki yırtık giysileriyle, kirli ve yaralı yüzüyle fakat hiç değişmeyen sıcak kahve gözleriyle ufak bir sokak çocuğuydu.

Kafasından geçen düşünceleri hala merak ediyor musun? diye sordu içimdeki ses. O da senin için aynı şeyi düşünüyor...

Bu sefer daha içten bir şekilde gülümsedim hatıralarımın en güzel köşesine sakladığım çocuk Koral'a.

Artık bizden geriye bir şey kalmamıştı. Biliyordum. Fakat belki de hiç yaşanmamış anılarda, gizli saklı arka sokaklarda, sabahın ayazında ve gecenin karlı soğuğunda; bizim birbirine düşman edilip öldürülmüş çocukluklarımızın ruhu hiçkimsenin bilmediği bir yerlerde hala el ele geziyordu.... Bu ihtimale sımsıkı tutunmak, buna inanmak istedim.

Koral dirseklerini masaya yaslayarak öne doğru eğildi. Çenesini birleştirdiği ellerinin üzerine yerleştirmişti. Dudakları susuyordu fakat gözleri konuşuyordu. 'Git.' diyordu sanki bana. 'Git. Neden hala buradasın?'

Belli belirsiz omuz silktim, 'Gidemem ki... Bundan başka çarem yok.' dedim ona içinden.

'Seni öldürmeye geliyor.' diyordu sanki bana. Gözlerindeki telaş bundan başka bir anlama gelemezdi.

'Biliyorum.' dedim acı acı gülümseyerek. 'Fakat belki olur da şansım tutar...'

'Kumru... Sana neden 'Kumru' adını verdiğimi hatırlıyorsun değil mi?' diyordu sanki bana. Yoksa gözlerindeki bu hüzün gelebilir miydi başka bir anlama?

Gözlerim boğazın karanlık sularına kaydığında elimi çenemin altına koydum. 'Hatırlıyorum' dedim ona. İçimi hoş, temiz bir his kaplamıştı. 'Kanatlanıp uçarak gidebilmem için.'

Bunu söylediğimde zihnimde Koral'ın çocuk dudaklarından dökülen o sesi canlanmıştı. Sanki hala o yıllardaydık. Gülümsemem kocaman bir hale geldiğinde zorla alt dudağımı ısırarak saklamaya çalışıyordum bunu fakat nafile...

Doğruydu bu. Benim gerçek adım Kumru değildi ve bana bu ismi veren kişi Koral'dı.

Tekrar ona baktığımda ne yazık ki onun benim kadar neşeli olmadığını gördüm. 'Git, o zaman.' diyordu Koral. 'Fazla geç olmadan git.'

Son bir kez gülümsedim ve dedim ki, 'Olmaz Koral, artık kanatlarım yok. Yaralı bir kumru kuşuyum artık, buradan başka hiçbir yere gidemem.'

Belki de bütün bunlar sadece benim zihnimin bir uydurmasıydı. Belki gözlerimizle konuşmuyorduk, sadece öylesine bakışıyorduk. Fakat yine de bu ihtimale inanmak istedim.

Kederli bakışları yüzümde gezinen parmak uçları gibi hissettirirken, 'Gördüğüm ilk günden beri, olmuşum inan deli...' diyordu şarkı.

Ben Koral'ı ilk ne zaman görmüştüm? Zihnimi yokladım fakat öylesine eski, öylesine geçmiş bir gün olmalıydı ki bu... Her şeyi hatırlayan ben bunu hiçbir şekilde hatırlayamıyordum. Keşke hatırlasaydım, seni ilk gördüğümde ben nasıldım? Bilsem seni çocukluk hatıralarımın en güzel köşesine kilitleyeceğimi, yine de tanımak ister miydim seni?

'Gördüğüm ilk günden beri,' dedi bir kez daha şarkı... 'Olmuşum inan deli'

Bahçe kapısının sokağa bakan yüzünde bir araba sesi duyuluyordu şimdi.

'Git.' dedi Koral. Dedi, bu sefer gerçekten dedi! Gözlerini gözlerimden hiç ayırmadan sessizce dudaklarını oynattı ve 'Git.' dedi. 'Şimdi.'

Başımı hafifçe olumsuz anlamda salladım ve Azrail'im bahçe kapısını aralayıp içeriye adımlarken ben o sandalyede oturmaya devam ettim.

Dante cehennemin dokuz katı olduğunu söyler İlahi Komedya'sında. Çember şeklinde dokuz kat, her biri farklı günahlar içindir. Dokuz katın dibine doğru inildikçe, toprağa gömüldükçe günahların büyüklüğü artar.

En dipteki çukur 'ihanet edenler'e ayrılmıştır. Dünyadaki ilk cinayeti işleyip kardeşini öldüren Kabil bunlardan biridir. Çünkü 'kardeşini öldürmek' bir ihanettir.

Dokuz adım.

Bahçe kapısından bu masaya tam dokuz adım...

Gözlerimi bir an olsun Koral'ın çocuk gözlerinden ayırmadım. Bir el uzandı ve onun omzuna dokundu. O da gözlerini bir an olsun benim çocuk gözlerimden ayırmadı.

Zaman durdu, şehir durdu, şarkı son buldu.

Mazhar Merkan'ın Koral'ın omzundaki eli uyarırcasına sıktı onu.

Benden önce her şey sonsuzdu, dedi Dante.

Sonsuza dek süreceğim ben de...

İçeri girenler, dışarıda bırakın her türlü umudu.

Koral kalktı, kalkarken çilek kasesini alıp uzağa bıraktı ve hemen ardından karşımdaki sandalye yeni sahibini buldu.

✦

Bu bölümde size soru sormayacağım çünkü böyle bir son sahneden sonra ben bile söyleyecek bir şey bulamaz halde öyle boş boş tavanı izlerken, sizin benim sorularıma cevap vermenizi nasıl bekleyebilirdim ki?

Seviyorum sizleri. Çok seviyorum hem de. Lütfen bunu sakın unutmayın!

Instagram & Tiktok: @inspiretothemuse

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.