İçeriğe geç

YILDIZLAR SÖNDÜĞÜNDE ✦

Bölüm 4 · 21 dk okuma

YILDIZLAR SÖNDÜĞÜNDE ✦

Bölüm 4

•3• karanlığa hapsolmuş çocuk ruhum

Yorumlarınızı okumayı ve her birine cevap vermeyi çok seviyorum. Lütfen iyi kötü tüm düşüncelerinizi benimle paylaşmaktan çekinmeyin! ♥

✦

✦ Bu bölümün şarkıları:

Belki (Akustik) - Dedublüman

Kül - Cem Adrian & Mark Eliyahu

Beni Vur - Deniz Tekin

✦

Anılarımda gezinen ruhum, bundan tam on dört sene öncesindeydi şimdi.

Esat'ın evindeki ikinci ayımdı. Arka bahçedeki çimlerin üzerinde uzanıyorduk; ben, Koral ve Özgür... Güneşli bir yaz günüydü. Üzerimde en sevdiğim kot eteğim ve çilek desenli tişörtüm vardı.

"Salondaki o büyük, siyah şeyin adının ne olduğunu biliyor musun Kumru?" diye sordu Koral. Bu esnada mavi gökyüzündeki bulutları kendimce şekilden şekle sokuyor, bana bir hikaye anlattıklarına inanıyordum. Parmaklarımın arasında yerden koparttığım dört yapraklı bir yonca vardı, Esat bunun 'iyi şans' anlamına geldiğini söylediğinden beri onu elimden hiç bırakmamıştım. Hayatta iyi şansa fazlasıyla ihtiyacım vardı.

"Neymiş adı?" diye sordum.

"Piyano. Bugün Esat bana nasıl çalınacağını öğretti. Çok hoşuma gitti. Yetenekliymişim, Esat öyle söylüyor. Belki büyüyünce piyanist olurum." Tek gözüm kapalıyken elimdeki dört yapraklı yoncayı havaya kaldırıp gökyüzündeki güneşle aynı hizaya getirmeye çalışıyordum.

"Büyüyünce..." diye mırıldandım yukarıyı izlerken. Bunu hiç düşünmemiştim. Bana hep erken ölecekmişim, hiç büyüyemeden sonsuza dek çocuk kalacakmışım gibi gelirdi çünkü. Hiç düşünmemiştim büyürsem ne olur diye... "Büyümesek?"

"Neden?" diye sordu Koral.

"Hep böyle kalsak... Üçümüz. Bir arada. Bu evde, bu bahçede. Hiç ayrılmasak ve hep oyunlar oynasak?"

"Hiç ayrılmayacağız zaten." dedi Koral gülerek. Elini benim üzerimden uzatarak, yanımda yatmakta olan Özgür'ün dağınık kıvırcık saçlarına daldırdı. Bizim aksimize o uzun zamandır sessizliğini koruyordu.

"Büyüyünce ne olacağımı bilmiyorum..." dedim tereddüt içerisinde.

"Çok güzel resim çiziyorsun. Ressam olursun sen de." dedi elini benim gibi havaya kaldırıp güneşi parmağıyla kapatarak. Bunu yaptığında güldüm, uzun süredir öyle durduğumun farkında değildim. "Hmm... Olabilir."

Sonra aklıma gelen fikir önce kendi kendime kıkırdamama, sonra bu kıkırdamaların karnımı ağrıtacak kadar büyük kahkahalara dönüşmesine sebep oldu. Elimi karnıma bastırarak kendimi tutmaya çalışırken zorlukla yerimden doğruldum. Koral'a baktım. Güneşin önüne gelerek yüzüne gölge düşmesine sebep oluyordum. "Ne oldu?" diye sordu bana tuhaf tuhaf bakarak. Ama kendimi tutamayarak kahkahalar atmaya devam ettim. Sanki birisi karnımdan çok fena gıdıklıyormuş gibi hissediyordum.

"Sana bir şey soracağım..." dedim en sonunda nefes nefese. Sonra dayanamadım ve yeniden gülmeye devam ettim. Bunu söylememle Koral yüzünde ciddi bir ifadeyle doğruldu. "Sor."

Onun sıcak kahve gözlerine baktım. Şaşkınlık ve merak vardı orada. Oturduğum yerde ona doğru yaklaştım. "Koral..." dedim.

"Efendim?"

"Benimle evlenir misin?" Gözleri kocaman açıldı ve yüzü sanki nefessiz kalmışcasına kıpkırmızı oldu birden.

"Doktor seni evlat edinecekmiş." dedi gözlerini kaçırarak. Sesinde tereddüt vardı.

"Evlat edinmek ne demek?" diye sordum.

"Yani o senin baban olacakmış artık. Müge Abla da annen. Artık bu evde yaşamayacaksın." Kaşlarım çatıldı bunu duyduğumda.

"Sen..?" dedim hayretle. Sonra omzumun üstünden yerde gözleri kapalı bir şekilde uzanmakta olan Özgür'e baktım. Hastaneden daha yeni çıkmıştı ve fazlasıyla yorgun gözüküyordu. "Özgür..? Özgür benim kardeşim. Ben Özgür'süz hiçbir yere gitmem!" diye karşı çıktım. Sonra kaşlarım daha da çatıldı. "Sensiz de gitmem ki! Hani hiç ayrılmayacaktık?"

"Ayrılmayacağız zaten. Ama eğer ikimizi de evlat edinirlerse ve kardeş olursak nasıl evlenebiliriz ki?" diye mırıldandı Koral. Gözlerini benden kaçırıyordu, parmaklarıyla yerdeki çimenleri kopartıyordu.

"Hmm... Doğru." dedim ona hak verirken.

"Doktor senin baban olsun, bana da sordu ama ben onu istemediğimi ve burada Esat'la kalmak istediğimi söyleyeceğim onlara."

"Özgür'ü de evlat edinsinler o zaman." dedim Koral'a.

"Ben istemiyorum..." diye mırıldandı Özgür en sonunda uzun sessizliğini bozarak. Gözleri hala kapalıydı, güneş onu fazlasıyla mayıştırmış gibi gözüküyordu. "Neden?" diye sordum üzüntüyle.

"Çünkü yakında öleceğim."

"Ne!?"

"Özgür saçma sapan konuşma!" diye bir ağabey edasıyla çıkıştı birden ona Koral.

"Hissediyorum..." dedi Özgür. "Yakında öleceğim, fazla zamanım kalmadı."

Onun öleceğini, öldüğünü düşündüğümde gözlerime yaşlar dolmaya başladı. O benim bu hayatta en ama en çok sevdiğim, en bağlı olduğum insandı. Evet, hastaydı biliyorum. Biliyorum ama ben onun iyileşeceğine inanmıştım her zaman. Sığınakta donmamak için battaniyenin altında birbirimize sokulduğumuz soğuk gecelerde... Yiyecek neredeyse hiçbir şeyimiz olmadığı, kendi yemeğimi yemiş gibi yapıp onun önüne bıraktığım zor günlerde... Özgür'ün ilaçlarını sırf ceza olsun diye onun ellerinden alan Kabil'in kapısına dayanmak için, kaldığımız koğuşun kapısında bir gardiyan gibi nöbet tutan Koral'la ettiğim kavgalarda... Ne olursa olsun onun iyi olacağına dair inancım her zaman tamdı.

"Ama iyileşiyorsun sen..." dedim. "Doktor öyle söylüyor. Yakında tamamen kurtulaca-"

"Her yerim çok ağrıyor, iğneler canımı yakıyor." dedi Özgür bitkin bir sesle. Gözlerini araladı ve bana baktı. Gözlerini açık tutmak bile zor geliyor gibiydi ona. "Çok yoruldum. Artık savaşmak istemiyorum."

Bu sözler karşısında söyleyecek hiçbir şeyim yoktu. O savaşmadan, ben onun için nasıl savaşabilirdim ki? Yanağımdan düşen bir damla yaşla Koral'ı buldu çaresiz gözlerim. Yardım istercesine baktım ona.

"Naz yapıyorsun Özgür. Saçmalamayı kes artık. Neredeyse iyileştin zaten sen." dedi Koral güçlü durmaya çalışarak. Naz yapmak ne demekti bilmiyorum ama kesinlikle haklı olmalıydı.

"Ama Koral-"

"Hem istesen de ölemezsin artık. Neden biliyor musun?"

"Neden?"

"Çünkü artık ben varım ve ne olursa olsun seni her daim koruyacağım." Göz ucuyla bana baktı Koral. Aramızda yaptığımız gizli bir anlaşma vardı. Bana söz vermişti Koral, bundan sonra kendi hayatı pahasına bile olsa kardeşimi koruyacaktı. Çok üzülmüş, çok canı yanmıştı Özgür'ün ama artık Koral kimsenin ona zarar vermesine izin vermeyecekti. Hiç kimsenin...

"Seni ölümden bile koruyacağım Özgür. Artık ölmen yasak." dedi Koral bana bakıp güven verircesine gülümseyerek.

Bunun anlamı, bana verdiği sözü her daim tutacak olmasıydı...

✦

"Hatırlıyor musun o günü? Hayatımın tek güzel zamanlarıydı. Hep bir arada olacağımızı, hiç ayrılmayacağımızı zannediyordum. Sanki sonsuza dek o bahçede oyunlar oynamaya devam edecekmişiz gibi gelirdi. Ama bir gün büyüyecektik. Ben ressam olacaktım. Koral da piyanist olacaktı. Sonra biz... Aman neyse, saçmalıyorum." dedim kendi kendime gülerek, bu esnada sol yanağımdan düşmek üzere olan göz yaşımı elimin tersiyle silmeye çalıştım ona göstermeden.

Mutlu görünmeye çalışıyordum ona karşı. Bu bir veda konuşmasıydı ve ağlayarak her şeyi mahvetmek değildi buraya gelirken ki amacım.

"Çok istemiştim Doktor'un beni evlat edinmesini." diye söze başladım derin bir nefes alarak. Nefessiz kalmışım gibi göğsüm sıkışıyordu çünkü. "Onu çok seviyordum, Müge'yi de. Sana söylemeye utanmıştım ama onların benim annem babam olacağı fikri beni çok heyecanlandırmıştı. Sonunda benim de herkes gibi sıcak bir evim, beni seven bir ailem olacaktı. Olmadı." Sesim çatladı son kelimede...

Geri çekilip derin bir nefes almaya çalıştım, başımı gökyüzüne kaldırdım. Yok, böyle olmayacaktı... Bir damla daha düştü gözlerimden, hemen sildim.

"Ben aslında..." diye söze girmeye çalıştım, yapamadım. Hıçkırıklara boğularak ağlamak üzereydim ve kendimi o kadar sıkıyordum ki artık konuşmak bile çok zor geliyordu.

"Off!" yüzümü ellerimin arasına gömdüm daha fazla dayanamayarak. Buraya gelirken ne konuşmalar kurmuştum kafamda... Neler söyleyecektim neler... Şimdi ise utanç içinde ağlamaktan başka hiçbir şey gelmiyordu elimden.

"Biliyor musun, ben gerçekten kurtuldum zannetmiştim..." dedim başımı kaldırıp karşımdaki büyük, beyaz taşa bakarak. "Esat beni yanına aldığından beri o kadar inanmıştım ki artık yeni ve temiz bir hayatımın olacağına... Bir daha onun yanına dönmeyeceğime, o sığınağı bir daha görmeyeceğime... Her gece kabuslarımda onu gördüm ama her seferinde dedim ki kendi kendime; Bir daha oraya dönmeyeceksin Kumru, o adamdan kurtuldun... Artık yeni bir evin yeni bir ailen var Kumru... Doktor'la Müge seni evlat edinecekmiş Kumru... Özgür'ü de evlat edinecekler Kumru, siz artık gerçekten kardeş olacaksınız..." Dayanamayıp yüzümü ellerimin arasına gömdüm yeniden. Hıçkırıklarla sarsılan omuzlarımı durdurmaya çalıştığım esnada karnımın sağ kenarına öyle bir sancı saplandı ki acı dolu bir inleme döküldü dudaklarımdan. Elimi karnıma götürdüm kendi kendime küfrederken.

"Neden diye sordum her seferinde. Hayatımın lanet olasıca berbat her gecesinde... Senelerce... Neden ben? Neden bir başkası değil? Neden siz sıcak yataklarınızda, güvenli evlerinizde yeni hayatlarınızın tadını çıkartırken ben buradayım dedim..." Gözümden düşen diğer yaşı da sildim elimle sertçe. "Biliyorum, çok bencilceydi bu yaptığım. Ama kendime engel olamıyordum. Her gece kendime bu soruları sorup, sonrasında cevabını hatırlıyordum." Boş bakışlarım etrafımdaki servi ağaçlarına takılıp kalırken zihnim çocukluğumda geziniyordu. Günlerce o kadar çok yağmur yağmıştı ki hiçbir zaman bitmeyecek sanmıştım. Altımdaki mermerin çamurlu olmasını umursamadan bir ayağımı kendime çekip üzerine oturdum. Dik durmaya çalıştım. Yapamadım, karnımdaki sancı buna engel oluyordu.

"Başıma gelenlere isyan etmeye hakkım olamazdı çünkü bu hayatı ben istedim, ben kabul ettim." Elimi kazağımın altından karnıma bastırırken bu acının geçmesi için af dileniyordum Tanrı'dan. Gözlerimi o büyük, beyaz taşa çevirdim yeniden. "Öyle değil mi Özgür?"

ÖMER ÖZGÜR MERKAN

D. 1.1.1998 - Ö. 13.9.2021

yazıyordu mezar taşında.

Doğum tarihi gerçek değildi, çünkü Özgür hangi gün doğduğunu bilmezdi. Ama ölüm tarihi gerçekti ve bundan tam üç yüz altmış beş gün öncesini gösteriyordu. Yani Monte Carlo'daki o ihtişamlı yaz sonu akşamını.

"Yemin ederim ki sizi terk edip Kabil'le gitmek hayatımda verdiğim en kötü karardı. Hayatımın bana zehir olan her bir günü, pişmanlıklarla doluydu. Ama başka çarem yoktu." derken sesim çatlıyordu. Konuşmak o kadar zordu ki artık... Sertçe yutkundum. "Çünkü... Onunla gitmeyi kabul etmemin karşılığı olarak Beren'in hayatını bağışlayacağını söyled-"

Tam bu esnada karın boşluğuma öyle bir ağrı saplandı ki, acı yakarışım boş mezarlıkta ağaçların arasında yankılanıp duruyordu...

Ve geçmişe ait bir toz bulutu, estirdi fırtına rüzgarlarını. Sonra da beni alıp bir başka anıya götürdü.

✦

"Kumru çık şuradan!" diye var gücüyle bağırdı Koral. "Kumru! Çık!"

Alevler, bağırışlar, çığırışlar, kara kara dumanlar... Tam bir kıyamet gecesi!

"Kumru!" diye bağırdı bir kez daha Koral. Görebiliyordum onu, koridorun ucunda... Uzakta... Ona doğru koşmak istiyordum ama ulaşamıyordum. Gece öylesine, karanlık öylesine derindi ki, yüzünü aydınlatan tek şeyin yukarıdan aşağıya inmeye başlayan alevler olması beni deli gibi korkutuyordu!

Yerin altına gömülü sığınağın üst katındaki ahşap köşkte büyük bir yangın çıkmış, bu öldürücü alevler her yeri sarmıştı. Son hızla alt katlara ilerliyordu kabusumuz. Sığınağın karanlığına hapsolmuş çocuk ruhlarımız şimdi ise başkalarının savaşında alevlere teslim olacaktı, eğer Koral bizim için orada olmasaydı.

"Kumru koş!"

Aramızda on adım ya vardı ya yoktu ama yerimden kıpırdayamıyordum. Öylece olduğum yerde donakalmıştım. Alevler ahşap merdivenlere sıçramadan sığınağın sağ kanadını boşaltmayı başarabilmişti Koral. Bu esnada da elime büyük bir anahtarlık tutuşturup beni sol taraftaki koğuşlara yollamıştı.

Herkesi çıkartmıştım yukarıya, bütün çocukları... Bundan emindim.

Emindim.

Evet, emindim.

Emin miydim?

Koral merdivenlerin ucunda bekliyordu beni. Anlam veremiyordu bu davranışıma. Alevler hızla yaklaşıyordu ve ben yerimden kıpırdayamıyordum.

"Kumru!" en sonunda bir tür şoka girmiş olduğumu düşünecek ki bana doğru gelmeye başladı. Tam bu esnada yanmaya başladığından beri ara tahtaları çatırdayan ahşap tavan öyle büyük bir gürültüyle koptu ki, Koral son anda geri çekilerek yanmaktan kurtuldu!

"Koral! İyi misin!?" diye seslendim. Ortalık toz duman olmuştu şimdi, kolumu gözlerime siper ederek onu görmeye çalışıyordum. Kalbim ağzımda atıyordu o esnada! Bana cevap vermediği her saniyede ölüyor gibi oluyordum. "Koral!" diye seslendim bir kez daha, öksürmeye başladığımda.

"İyiyim." dedi sonunda... O ana kadar dumanlardan mı yoksa korkudan mı böyle nefes nefese kaldığımı bilmiyordum. "Koral biri daha kaldı, onu bırakamam!" diye seslendim. Bana itiraz ettiğini duyuyordum ama anlayamıyordum artık onu, kulaklarım uğuldamaya başlamıştı.

"Sen git! Geleceğim hemen!" Sonra cevabını dinlemeden son hızla geldiğim yöne doğru koşmaya başladım. Evet bütün koğuşlara bakmıştım ama... Ama ceza hücresini kontrol etmek aklıma gelmemişti! Nasıl!? Nasıl düşünememiştim ben bunu!?

Emindim! Dün gece oraya kapatılan ufak bir kız çocuğu vardı ve hala orada olmalıydı!

Hayatımda hiç koşmadığım kadar hızlı koşarken bir çok düşünce geçti kafamdan. Ama en çok da suçluluk ve pişmanlıktı hissettiklerim...

Eğer o kıza benim yüzünden bir şey olsaydı kendimi asla ama asla affedemezdim.

Bu yüzden hiç tereddüt etmeden kendimi alevlerin içine attım.

O gece beni, sol koluma sonsuza dek taşıyacağım büyük bir yanık izi bırakan yangının içinden, peşimden benimle birlikte yangının içine gelen Koral kurtardı. Artık ikimizin de sol kolunda aynı lekeden vardı.

Ben ise bu yanık izinin karşılığı olarak; üzerine kilitlenmiş hücre kapısının arkasında, zehirli dumanların arasında, baygınlık geçirip kafa travması yaşayarak hafızasını kaybeden ufak bir kız çocuğunun hayatını kurtardım.

Bugün o kızın adı Beren Merkan'dı. Özgür Merkan'ın kız kardeşi, Doktor Asil Merkan'ın ve Müge Merkan'ın biricik kızıydı kendisi.

✦

Uzaklardan gelen araba seslerini dinlerken, titreyen parmaklarım karnımın sağ boşluğunda hissettiğim ağrının üzerinde geziniyordu... Düşündükçe hem midem bulanıyor, hem başımda kasırgalar kopuyordu.

"Özgür... Bugün senin ölüm yıl dönümün. Özür dilerim, her ne kadar anlamsız olsa da... Elimden özür dilemekten başka hiçbir şey gelmiyor." dedim hıçkırıklarımın arasından.

Ellerimdeki titreme artıyor, önce dirseklerime, oradan kollarıma doğru yayılıyordu... Arkamdan bazı sesler gelmeye başladığını fark ettiğimde gözlerimi mezar taşından ayırma gereği bile duymamıştım.

"Çok yoruldum omuzlarımda bu yükü taşıyarak yaşamaktan. Hayatım boyunca bu kara lekeden kurtulamayacağım. Keşke..." dedim hiçbir keşkenin faydası olmadığını bilmeme rağmen. "Keşke o gece, o silahı elime alır almaz kendimi vursaydım." Bir gözyaşımı titreyen elimin tersiyle sildiğim anda diğeri aktı, omuzlarım hıçkırıklarımla öylesine sarsılıyordu ki hiçbir faydası yoktu bunu yapmamın.

"Ama bak, iyi haber..." dediğim anda dudaklarımdan kısık ve acı bir inleme daha döküldü. Sanki göğüs kafesim parçalanıyor da kemiklerim akciğerime batıyormuş gibi nefes alamıyordum artık. "Bugün ikimizin de ölüm yıl dönümü olacak."

"Senin ne işin var burada!?" dedi sert, soğuk ve yabancı bir ses. Daldığım düşlerimden, kalbi kırık düşüncelerimden irkilerek arkamı döndüm. Onu, onları gördüğüm anda içimde beliren o iğrenç mide bulantısıyla hemen ayaklandım. Olabildiğince çabuk kenara bıraktığım çantamı, yere düşerek çamurlanmış ceketimi alarak çekip gitmek istedim. Artık burada bir saniye bile kalamazdım, düşüncesi beni boğuyordu. Tam o esnada kolumdan sertçe yakaladı ve bir adım atarak önümü kapattı.

Benden daha uzundu, üstelik ayağında topuklu çizmeleri vardı. Krem rengi, şık ve güzel bir palto giymişti. Uzun, sarı saçları özenle fönlenmişti. Onunla en son bundan tam üç yüz altmış beş gün önce karşılaşmıştım ve gür kirpiklerinin çevrelediği koyu kahve gözleri, ufak kalkık burnu, yuvarlak yüz hatları ve biçimli, dolgun dudakları hala onu gördüğüm en güzel kızlardan biri yapıyordu..

Onun adı Beren Merkan'dı.

"Sensin değil mi? Tanıdım seni..." dedi bana küçümseyici bakışlarını yollarken. Sol kolumu, tam eski yanık izimin olduğu yeri canımı acıtmak istercesine sıkıyordu. Dudaklarımı birbirine bastırarak sessizliğimi korumaya çalıştım. Bu esnada gözlerim birer birer üzerlerinde gezindi. Beni burada görmeyi, hatta bir hafta önce evlerine yaptığım ziyaretten sonra bir daha görmeyi hiç beklemedikleri yüzlerindeki şaşkınlıktan belliydi. Koral, Güneş, Utku ve Esat... Anlaşılan o gece bahsettikleri gibi beşimiz arasında kalmamıştı.

"Sen ne yüzsüz... Ne utanmaz bir şeysin ya! Onca şeyden sonra hala ağabeyimin mezarına gelebiliyor musun!?" Esat bir adım atıp aramıza girmek istediğinde Utku onu durdurdu. Yüzündeki ifadeye bakılacak olursa gayet memnundu.

"Sana söylüyorum." diyerek kolum sarstı Beren. Ona ne söylesem nemalanıp üzerime saldıracağını bildiğimden dolayı susuyordum. Koral'ın elleri rahat bir biçimde ceplerindeydi. Güneş ise o gece olanlardan sonra benim yüzüme bakamıyordu. Yine de hepsinin kafasında ortak tek bir düşünce vardı ve bunu dile getirebilen tek kişi Beren'di.

"Bırak kolumu..." diye mırıldandım en sonunda, canımı acıtıyordu çünkü. Ama ona karşı çıkmaya ne isteğim ne mecalim vardı. Son birkaç günde neredeyse hiçbir şey yememiş, hiç uyumamış ve fazlasıyla kan kaybetmiştim zaten.

"Burada da boğazıma silah dayasana... Hadi!" dedi beni kışkırtmak istercesine. Tam bir gece önceki o Monte Carlo gecesinden bahsediyordu. Uzun bir koridorun ucunda, kollarımın arasında Koral'ın adını sayıklayarak çırpınıyordu, boğazına bir silah dayamıştım ve benden hiçbir kaçış yolu yoktu. Ellerim kanlıydı, bu kan Özgür'e aitti... Etrafımı saran adamlara karşı onu rehine olarak kurtardım ve o gece oradan canımı o şekilde kurtarabildim. Bir oradaki gücümü, bir de şu anki güçsüzlüğümü düşününce... Damarlarımda örtülü bir sinir yükselmeye başladı. "Yapamıyorsun ama değil mi? Çünkü tek başınayken hiçbir şeysin!" diyerek beni sarstığı bir anda kolumu ondan kurtarıp geri çekildim.

Sağdan gitmek istedim, önüme çıktı ve izin vermedi. Soldan gitmek istedim, yine önüme çıktı ve izin vermedi. "Ne istiyorsun?" diye sordum ona en sonunda. Parmağının sivri ucunu omzuma bastırararak beni geriye itti. "İntikam. Bunu bana verebilir misin?"

Böyle dediği anda boş boş baktım suratına. O an gerçekten bunun için yeterince mecalim olsaydı büyük bir kahkaha atardım.

Hayatımda onlarca, hatta yüzlerce silahlı adamla dövüştüm. Senelerce İtalyan mafyası için çalıştım, dünyanın her bir köşesinden sanat eserleri çaldım, çırptım, hırsızlık yaptım. Uyuşturucu bile sattım iki sene. Gerçekten karşıma o kadar tehlikeli insanlar çıktı ve her seferinde canımı kıl payı kurtardım ki...

Şimdi liseli bir kız beni kavgaya davet ediyordu.

Koca bir kahkaha atmak istedim hem de! Ama bunun yerine hafifçe tebessüm ettiğimde, görmesem de hepsinin bana deliymişim gibi baktıklarını hissedebiliyordum. Beren'in kaşları çatıldı.

"Burada da öldürmeye çalışsana beni? Tıpkı ağabeyimi öldürdüğün gibi..." dedi daha kışkırtıcı bir tonda. Tekrar sağa yönelmeye çalıştım, kolumu aynı yerden bir kez daha yakaladı. İstesem onu kolayca alt edebilirdim ama yapmıyordum.

"Silahsız dövüşmüyorum ben. Başka bir zamana artık..." dedim sanki çocuk kandırır gibi. Sesim kulağa fazla neşeli geldiğinde ne kadar sinirlendiğini anlayabiliyordum.

"Hadi ya..." dedi beni omuzlarımdan sertçe itmeden hemen önce. "Ama ben dövüşüyorum."

Bir anda atağa geçmesini beklememiştim. Bu yüzden itiraf etmeliyim ki biraz afalladım.

Esat'ın, "Beren, tamam yeterli bu kadar." dediğini duydum.

Gözümün önüne gelen saçlarımı geriye ittim sakince. Neye güveniyordu bilmiyorum. Ona zarar vermeyeceğime mi yoksa veremeyeceğime mi? Bu benim güçsüz ve bitkin görüntümden mi kaynaklanıyordu yoksa bu sefer kalabalık tarafın onlar olmasından mı? Koral'a kaydı gözlerim. İstifini hiç bozmadan kısık gözlerle ikimizi izliyordu, elleri cebinde oldukça rahat görünüyordu. Beren belki de onun kuvvetine güveniyordu...

Titreyen elimden kayıp çamurlu toprak zemine düşen çantamı ve montumu almak için eğildm. "Biliyor musun, iyi ki o kaçtığın herifler hala bulamamış seni! Çünkü seni dedemin önüne atmak bence harika bir fikir. Onun sana yardım edeceğini falan zannediyormuşsun, bence bunu bir dene. Sana uygulayacağı misafirperverliği görmeyi o kadar çok istiyorum ki..."

Doğrulduğum esnada kazağımın yakasından yakalayıp kendine çekti beni. Ellerim titriyordu ama korkudan veya telaştan değil. Kelimenin tam anlamıyla öfkeden! Yine de ona dokunmamak için büyük bir özen gösteriyordum

O bileğini alıp hızlı bir hamleyle çevirerek hemen şuracıkta ağlayarak diz çöktürebilirdim ona. Ama yapmadım. Ona dokunmadım.

"Beren! Ne yapıyorsun?" diye uzaktan seslendiğini duydum bir kadın sesinin. Biri bize doğru yaklaşıyordu, Beren'in umrunda bile olmadı. Sanırım bu esnada Esat da bir şeyler söylüyordu ama duymuyordum.

"Senin etlerini lime lime edecek." diye fısıldadı dibime kadar sokulduğunda. Yüzü bu kadar yakınımdayken pahalı parfümünün rahatsız edici kokusunu alabiliyordum. "Ve yemin ederim ki bu ağabeyimin ölümü kadar hızlı olmayacak. Her bir anının acısını hissedeceksin."

Ona dokunmamak için gösterdiğim özen karşısında ellerim gerçekten de titriyor, sıktığım dişlerim çenemi ağrıtıyordu. Toprak zeminin dışında yankılanan topuklu ayakkabı seslerini duyuyordum.

Beren bir kez daha canımı acıtarak çekti yakamdan. "Sonra derini soyacak. Yavaş yavaş... Sen hala bunu hissedebiliyorken..." Birinin onu kolundan tutup benden uzaklaştırmaya çalıştığını, bu esnada Esat'ın da dahil olduğunu anladım ama gözümü onun üstünden ayıramıyordum. Artık onun sesinden başkasını duymuyordum bile. "En sonunda, eğer sana bir damla merhamet gösterecek olursa, kaçınılmaz sonunla buluşturacak seni." Kaşları havalandı ve yüzüne çözemediğim, tuhaf ve hırslı bir ifade yerleşti. "Çünkü bence, sen yakılarak infaz edilmeyi fazlasıyla hak ediyorsun."

Hemen ardından kendimi yerde buldum!

Ben ne olduğunu bile anlayamadan kız birden beni yere itmiş ve üzerime çıkmıştı! Sanki algılarım kapalı gibiydi o an. Islak toprağa değen sırtımı, üzerime abanmış olan bedenini, saçlarımda ve yüzümde gezinen tırnaklarını hissetmedim bile! "Beren, yapma! Ne yapıyorsun!?" ya da "Beren bırak kızı!" gibi bağırışları duyuyor, Beren'in "Seni öldüreceğim!" çığlıklarını dinliyordum. O bana saldırdıkça kollarından tutarak üzerimden çekmeye çalışıyorlardı sanırım, başaramıyorlardı.

En sonunda Koral Beren'i yakalayıp havaya kaldırarak benden uzaklaştırdığında Beren hala ağlayarak çığlık atıyordu! Kendini kaybetmişti resmen ve beni asıl ürküten şey bana saldırması değil, onun bu derece kendini kaybedişiydi...

Yerde dirseklerimin üzerinde doğrulmuş bir halde nefes nefeseyken, Koral'ın Beren'i nasıl zorlukla zapt ettiğini izledim. Bütün çırpınışlarına, ağlamalarına ve ona bile saldırıyor olmasına rağmen bir şekilde Beren'i kollarının arasında tutabiliyordu.

Saçlarını okşayıp sımsıkı sarılarak sakinleştirmeye çalışıyordu onu.

Bense... Buradaydım işte. Burada. Bu çamurun içinde, böyle... Tek başıma.

Şoka girmiş bir halde gözlerimi ikisinin üzerinden ayıramazken, biraz önce yaşananlar kafamda tekrar tekrar bozuk bir film gibi oynuyordu. Esat'ın dizlerinin üzerine çökerek beni yerden kaldırmaya çalıştığını bile sonradan fark ettim.

"Kumru... Kumru!" diye beni kendime getirmeye çalıştı omuzlarımdan sarsarak. Sanırım bir şeyler söylemeye çalışıyordu bana.

Beren'in etrafına toplanıp onu sakinleştirmeye, iyileştirmeye çalışanları izledim.

Ve, ben... Buradaydım. Yerde. Bu çamurun içinde. Tek başıma.

Güneş Beren'in yüzünü ellerinin arasına aldı, her ne söylüyorsa işe yarıyordu çünkü Beren ağlamaya devam ederken bile dinliyordu onu.

"Kumru, duyuyor musun beni?" dedi Esat bir kez daha.

Koral bir an olsun Beren'i kollarının arasından bırakmadı.

Esat beni sarsmaya devam etti. Hala anlayamıyordum bana ne söylemeye çalıştığını, gözlerimi takıldığı noktadan kopartamıyordum ki...

Sanırım o kadın Beren'in annesiydi. Ona karşı o kadar korumacıydı ki bu ihtimalden başka bir şey gelmedi aklıma. Bir insan ancak çocuğu için bu kadar çok endişelenebilirdi.

Bana döndüğünde gördüm, yüzü hala gençliğindeki gibi güzeldi. Müge'ydi onun adı. Bana en sevdiğim kot eteğimi ve çilekli tişörtümü hediye eden kadındı o. 'Adımı çok sevdiğini biliyorum ama benim adım bundan sonra anne, Kumru.' diyen kadındı...

Artık onun adı sadece 'Beren'in annesi'ydi.

Beren'in annesi, Beren'i sakinleştirebilmek için güzel saçlarından okşamaya başladı. Kimse benim için endişelenmedi.

"Kumru!" diye bağırdı Esat bir kez daha. "Kanıyor!"

Gözlerim önce yavaşça ona döndü, sonra da aynı yavaşlıkla baktığı yere baktım. Kırmızı bir leke beyaz yün kazağımın üzerini kaplamıştı.

Siktir!

Birden korku doldu damarlarıma! Siktir! Koca bir siktir gerçekten! Yerimden fırladığım gibi çantamı ve ceketimi kaptım, doğrulup ayağa kalkmaya çalıştım. "Kumru, dur! Hareket etme!" diyordu Esat bana ama onu dinlemiyordum. Tam bu esnada dengem bozuldu ve oturduğum yere geri düştüm. Başım dönüyordu...

"Karnın kanıyor!" dediğinde bende bir tuhaflık olduğunu çoktan anlamıştı. Sesindeki telaş ve endişe gerçekti ve sırf bu yüzden beni de aptallaştırıyordu... Eğer tek başıma olsaydım şu an gayet akılcı davranabilirdim ama Esat'ın bu hali mantıklı düşünmeme engel oluyordu. Yapabileceğim en iyi şey buradan gitmekti.

Esat'tan uzaklaşmaya çalıştım, bana izin vermedi. "Kumru? Kumru duyuyor musun? Karnın kanıyor! Kan kaybediyorsun- Kumru! Sana söylüyorum!" Bana uzanıp bakmak istediğinde oturduğum yerde geri geri giderek uzaklaşmaya çalıştım ondan.

Başımı eğip baktığımda gerçekten de biraz önceki kırmızı lekenin şimdi daha büyük olduğunu gördüm. Gerçekten koca bir siktir ama ya...

Buradan otele gitmek için yeterince vaktim var mıydı acaba? Hayır, hayır yoktu... Off! Kaldığım otel buradan çok uzaktı.

Esat bir kez daha uzanmaya çalıştı bana, kaçtım. "Kumru anlamıyor musun beni?" Aramızda çıkan bu arbedenin sesi yükselmiş olmalıydı ki Beren'in annesi "Ne oluyor Esat?" diye seslendi Esat'a.

Esat onu duymadan, toprağın üstüne koyduğu diziyle bana bir adım daha yaklaştı ve ben bir kez daha geriye kaçıp ondan uzaklaştım.

Beren'in annesinin yanımıza gelmesiyle diğerleri de yavaş yavaş dikkatini buraya yöneltmişti.

Esat bana doğru bir adım daha attı ve hızla kaçtığım esnada sırtım Özgür'ün mezarına çarptı. Tam anlamıyla nefesim kesildi o anda! İç güdüsel biçimde elimi karnıma götürdüğümde beklendik bir ıslaklıkla karşılaştım. Başımı eğip bakmamla beyaz kazağımın fazlasıyla kırmızı bir renge büründüğünü görmek içime büyük bir korkunun dolmasına sebep oldu!

Tıpkı dün gece bu bıçak darbesini aldığım andaki gibi...

"Neyin var?" diye sordu Beren'in annesi yanıma eğilip. Nazik ve telaşlı ama bir o kadar da soğuk bir sesti bu. Bakışlarım onunla Esat arasında gidip gelirken zihnimde bir çok şey vardı ama bunlardan hiçbirisi mantıklı açıklamalar değildi...

"Şokta." dedi Esat cevap vermediğimi görünce. Sonra da emin olmak istercesine adımı seslendi birkaç kez ama sessizlikten başka bir şeyle karşılaşmadı.

"Koral! Koral buraya gel hemen!" diye seslendi Beren'in annesi.

Şu anda canımın çok acıyor olması gerekmez miydi, tıpkı dün geceki gibi... Hiçbir şey hissetmediğime ve hiçbir şey yapamadığıma göre herhalde Esat haklıydı.

Kendi kanımla kaplanan sağ elimden ayıramıyordum gözlerimi fakat birinin bana yaklaştığını hissettiğimde an başımı kaldırıp ona baktım. Çatık kaşlarıyla neler olduğunu çözmeye çalışıyordu. Esat'a bir şeyler sordu, anlamadım. İki adım uzağımdaydı sadece. Sırtım hala mezara dayalıydı ve hareketsiz bir biçimde derin nefesler alarak kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum.

İlk defa yaralanmamıştım ki! Kaçıncıydı bu? Sayısını hatırlamıyorum bile.

Peki neden böyle olmuştum o zaman?

Çünkü hayatımda ilk defa yaralıyken kendimi böylesine yalnız hissediyordum. Yardımıma koşup beni iyileştirecek hiç kimse yoktu yanımda. Nasılsa birisi beni kurtaracak düşüncesi yoktu. Bunun yerine benden nefret eden, acı çekmemi ve ölmemi isteyen insanlar vardı etrafımda.

Diğerlerine kaydı gözlerim. Utku Beren'e sımsıkı sarılırken sırtını bu yöne doğru çevirmişti. Sanırım Beren hala sinir krizinden dolayı ağlamaya devam ediyordu, bu esnada Utku da onun omzunun üzerinden bize bakarak olanları anlamaya çalışıyordu. Sorarcasına Güneş'e çevirdi gözlerini, Güneş 'Bilmiyorum' anlamında omuz silkti.

"Kumru şimdi sakin ol..." dediğini duyduğum anda Koral'ın, gözlerim onunla buluştu. "Duyuyorsun beni değil mi?" diye sordu emin olmak istercesine. Yavaşça bana doğru eğildi, parmaklarını kanla kaplanan kazağımın uçlarına yaklaştırdı. "Yarana bakacağım sadece. Eminim ki önemli bir şey değildir ama yine de bir bakalım-"

Konuşmasına fırsat vermeden hızla ayaklanıp kaçmaya çalıştığımda telaşla adımı seslendikleri duyuyordum. Başım dönüyor, çok fena midem bulanıyordu. Yerden çantamı almak için uzandığımda Koral bileğimi yakaladı.

Eli sert değildi, sıcak ve yumuşaktı bu sefer. Beni evinin bahçesinden atmak için kolumu nasıl acıttığı geldi aklıma...

"Kumru sakin ol, bir şey yapmayacağım." dedi ondan duyduğum en nazik ve yumuşak tonla... Bir an şüphe edip suratına bakmak istedim, gerçekten konuşan kişi Koral mı diye....

Bileğimi ondan kurtarıp, çantamdan sonra ceketimi de yerden alarak ondan uzaklaştım. Evet, gerçekten de başım çok fena dönüyordu. Otel... Otele gitmeliyim...

"Kumru lütfen izin ver, Koral yarana baksın. Durumun ciddi gözüküyor." diyordu Beren'in annesi.

Hayır, durumum ciddi falan değil. Bunu ilk defa yaşamıyorum ki, alışkınım ben! demek istedim ona. Demedim.

Birkaç adım atıp onlardan uzaklaşacağım esnada Koral birden önüme çıkıp bana engel oldu. "Neden kaçıyorsun?" dedi aynı ses tonuyla.

Dudaklarım aralandı. Gözlerim, sıcak kahve gözlerinde ilk defa nefret dışı bir şeyle karşılaşmıştı fakat adını koyamıyordum bu şeyin.

Böyle karşımda dikilirken ona demek istedim ki... İstedim ki...

Koral, sen...

Sen...

Sonrası...

Karanlık.

Sadece karanlık.

✦

Bu bölümü yazarken çok keyif aldım, umarım siz de okurken almışsınızdır. Beğendiyseniz lütfen yorumlarınızı ve oylarınızı eksik etmeyin çünkü beni bir sonraki bölümü yazmak için en çok motive eden şey bunlar oluyor. ♥

Yazarken en çok merak ettiğim soruları sormak istiyorum size:

✦ Koral, Özgür ve Kumru'nun çocukluğu size ne hissettirdi?

✦ Beren'le ilk defa karşılaştınız, ne düşünüyorsunuz?

✦ Kumru Özgür hakkındaki sözlerinde sizce samimi mi? Yoksa Koral ona inanmamakta haklı mı?

Çok teşekkürler, seviyorum sizleri! Kendinize dikkat edin!

Instagram & Tiktok: @inspiretothemuse

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.