İçeriğe geç

YILDIZLAR SÖNDÜĞÜNDE ✦

Bölüm 3 · 26 dk okuma

YILDIZLAR SÖNDÜĞÜNDE ✦

Bölüm 3

•2• iyi insan rolleri

Selam! Ben geldim! Bölümü yayınlıyorum ama baştan söyleyeyim meraktan ölmek üzereyim. Bütün düşüncelerinizi, iyi kötü eleştirilerinizi duymak istiyorum, lütfen benimle paylaşmaktan çekinmeyin! ♥

Ayrıca bütün yorumları okuduğumu ve cevap verdiğimi de unutmayın.

Kapağı yeniledim. Hazırlamam yaklaşık beş buçuk saatimi aldı ama değdi bence! ♥ Yeni kapak hakkında ne düşünüyorsunuz?

✦

✦ Bu bölümün şarkıları:

Masum Hayatlar - Toygar Işıklı

Kirlenmiş Hayatlar - Toygar Işıklı

İki Yabancı - Teoman

✦

Omuzlarıma bırakılan sıcak battaniyenin altına girdiğimde anladım dışarının ne kadar soğuk olduğunu. Minnettarlıkla battaniyeyi bırakan ellerin sahibine baktım ama ondan, yani Koral'dan hiçbir karşılık bulamadım. Sert bakışları benimle göz göze gelmeyi reddediyordu şimdi. Odanın uzak bir köşesine geçti, omzunu duvara yasladı ve uzaktan uzaktan süzmeye başladı. Şöminenin karşısındaki tekli deri koltukta oturuyordum. Şömine alev alev yanıyordu ama ben donuyordum adeta! Battaniyeyi biraz daha sıkı sardım ıslak kıyafetlerimin üzerine.

Bu ev neredeyse hiç değişmemiş. Her şey bütün ayrıntılarıyla anılarımdaki gibi canlı hala. Yeşil koltuk takımı ve bu tekli deri koltuk, taştan şömine, eski ahşap zemin, geniş ve aydınlık pencereler, salon pencerelerinin önünü kapatan ve kısmi deniz manzarasının gözükmesini engelleyen ağaç dalları, salonla mutfağı birbirinden ayıran yüksek tezgah ve yüksek sandalyeler, kapının girişindeki sekiz kişilik yemek masası, odanın köşesindeki piyano, eski ama şık pikap ve duvarları süsleyen plaklar, ahşap basamaklar, kitaplıklar ve bu kitaplıklardaki eski kitaplar... Evet, neredeyse her şey hala hatırladığım gibi.

Tam üç odası vardı bu evin. Biri Esat'ın, biri Koral'ın biri de benimle Özgür'ündü biz çocukken... Bazı geceler Özgür'ün hastanede kalması gerekiyordu ve ben ağaç dallarının sabahlara kadar camlarına vurup durduğu o büyük odada tek başıma kalmaktan korkardım. Sanki gölgeler hareket ediyormuş, hiç bitmeyen kabuslarıma misafir oluyormuş gibi gelirdi. Bunun yerine alt kata inip salonda uyumayı tercih ettiğimi, bir gece mutfağa su almaya inen Koral keşfetti. O geceden sonra o da benimle birlikte şimdi gözlerimi diktiğim, karşımdaki bu yeşil koltukta uyumaya başlamıştı. Ve ben bir daha uyurken hiç korkmamış, hiç kabus görmemiştim. Çünkü onun her daim beni korumak için orada olacağını biliyordum.

Bakışlarımı kaldırdığımda beni izlediğini gördüm, ne düşündüğümü anlamıştı sanırım.

Keşke her şey çocukluğumuzdaki gibi masum kalsaydı Koral, öyle değil mi?

Güneş tam o koltuğa geçip karşıma oturduğunda düşüncelerim kaybolup gitti. Öne doğru eğilmişti merakla.

"Kardeşim nerede?" Bana söylediği ilk şey bu oldu. Adını bilmediğim diğer çocuk ise korumacı bir biçimde onun arkasında duruyordu, dirseklerini koltuğun arkasına yaslamıştı.

"Şu anda nerede olduğunu bilmiyorum ama kiminle olduğunu biliyorum." Çenem hala titriyordu, burnumun ucu donmuştu.

"Kiminle?" dedi arkasındaki çocuk. Sesi, yüzündeki ifade kadar sertti.

Derin bir nefes aldım. Bu iş biraz zor olacaktı. "Bildiklerimi anlatmadan önce kendimi güvence altına almak istiyorum." diye mırıldandım.

Bunu söylememle "Hadi oradan, siktir ya..." diye bir kahkaha attı çocuk. Koltuğun etrafından dolanıp Güneş'in yanına bıraktı kendini, sırtını arkaya yaslayıp rahat bir tavırla bacak bacağa attı ve "Koral haklı, hiçbir bok bilmiyor bu, Güneş'im." dedi kolunu onun omzuna dolayıp.

Güneş rahatsız olmuş biçimde onun kolunun altından çıktı. Ortam bu kadar gerginken nasıl böylesine rahat olabiliyordu bu çocuk? "Bildiğimi biliyorsun." dedim Güneş'e, hala elleri arasında sımsıkı tuttuğu o hırkayı işaret ederek. "Duru'nun hırkası bu, giderken benim odamda unutmuştu."

"Bence ben şimdi Mazhar Merkan'ı arayıp haber vereyim, eminim ki torununu öldüren katilin ayaklarımıza tıpış tıpış gelmesi onun ilgisini fazlasıyla çekecektir."

"Evet." dedim gözlerimi onun gözlerine dikerek. "Benim de talebim bu." dedim kesin bir sesle.

"Ne?" diye afallayıp bana boş gözlerle bakmaya başladığında devam ettim. "Bildiklerimi anlatmam karşılığında Mazhar Merkan ile görüşmeyi talep ediyorum. Sizden isteğim bu." diye kendimi açıkladım.

"Kafayı mı yedin kızım sen?" dedi inanamayarak. "Sen onun kim olduğunu biliyorsun, değil mi?" Bu gereksiz samimiyetinden hoşlanmamıştım. Ve ne sanıyordu beni, aptal mı?

"İtirafçı olmak istiyor Utku" diye mırıldandı uzak bir köşeden Koral... Gözlerimiz buluştuğunda sanki kafamdan geçen her şeyi anlamış gibi bakıyordu bana. "Dedemin yanına gidip bize anlatmayı düşündüklerinden daha fazlasını anlatacak, karşılığında da peşindeki adamlara karşı koruma ve hayat güvencesi isteğinde bulunacak. Tabii gerçekten peşinde birileri varsa..."

Bu esnada Esat mutfaktan çıkıp elindeki bir kupa sıcak bitki çayıyla yanıma geldi. Fincanı soğuk avuçlarıma bıraktığında ona teşekkür ettim, ama o da tıpkı Koral gibi suratıma hiç bakmadı. Odanın diğer köşesindeki piyanoya yaslandı ve yüzündeki şüpheli ifadeyle kollarını göğsünde bağladı.

Büyük bir kahkaha attı Utku. "Senin sikindirik bilgilerin dedemin umurunda bile olmaz, eminim seni aç köpeklere parçalatacaktır. Kızım yerinde olsaydım tam şu an arkama bile bakmadan koşa koşa kaçmaya başlardım. Ama sanırım bunu algılayacak kadar kafa yok sende."

Boş boş baktım ona sadece. Beni sinirlendirmeye yetecek kadar bile önemli değildi o an gözümde.

"Kim var peşinde?" diye sordu Esat uzaktan. Sesi gayet ciddiydi. Gözlüğünü parmağının ucuyla geriye doğru itti. Bunu yaptığını gördüğümde neredeyse gülümseyecektim ama bana olan soğuk bakışları ürkmeme sebep oluyordu. O hep en nazik, en sevecen olandı benim çocukluk hatıralarımda.

Başımı eğdim ve sertçe yutkundum. Elimdeki fincanı sehpaya bıraktım. İşaret parmağım sağ avucumun içindeki eski yara izinin üzerinde gezinirken bunu nasıl açıklayacağımı düşünüyordum. En sonunda uygun kelimeleri bulamadım ve bunun yerine avuç içimi havaya kaldırıp onlara gösterdim.

Esat'ın yüzündeki ifadesizlik yavaş yavaş koca bir şaşkınlığa dönüşürken elindeki fincanı sertçe piyanonun üstüne bırakıp hızlı adımlarla yanıma gelmişti. Elimi kendine çekip gördüğü şeyin doğruluğunu kontrol etmeye çalışırken fark etmeden canımı yaktı. Ufak bir inleme dudaklarımdan döküldüğünde "Şaka yapıyorsun, değil mi?" diye sordu kızgın bir sesle.

"Ne o?" diye mırıldandığını duydum Güneş'in.

"Bu eve gelmeye nasıl cüret edersin? Bizi tehlikeye attığının farkında mısın?" diye itiraz ediyordu Koral gergince.

"Bu şey mi... Hani..?"

"Evet." dedi Koral Utku'ya. "Ve tam da bu sebeple, hemen bu evi terk edecek."

"Hayır, öylece salamazsın onu dışarı." diye karşı çıktı Utku sert bir sesle. "Bu saatten sonra hiçbir yere gitmiyor. Madem isteği dedemle görüşmek, isteğini gerçekleştirelim biz de."

"Tam şu an bu kız yüzünden evin camlarını üzerimize taramayacaklarını nereden biliyorsun Utku? Bırak, zaten bundan sonra fazla yaşamaz. Ama ben sizin canınızı düşünmek zorundayım. O yüzden hemen şimdi gidiyor buradan."

"Hayır." dedik Utku'yla ikimiz aynı anda. Göz göze geldiğimizde hoşnutsuz bir ifadeyle baktı bana. Elimi Esat'ın elinden kurtardım ve üzerimdeki battaniyeyi kenara bırakarak ayaklandım. "Dışarıya çıktığım anda bulacaklar beni. Kaçacak yerim kalmasaydı buraya gelmezdim zaten." Esat'a dönüp baktım. "Ama en azından beni babanla görüştürürsen bir şansım olabilir, anlıyor musun?" dedim ona bütün içtenliğimle.

"Ne oluyor, birisi artık bana açıklama yapabilir mi?" diye sordu Güneş rahatsız bir tavırla.

"Macorra." dedi Koral. Tek kelime üç hece. Hayatımın en önemli kelimesi.

Bunu söylemesiyle odaya buz gibi bir hava doldu.

"Ne?" Güneş'in gözleri ikimiz arasında gidip geliyordu, ama diğerleri bakışlarını bir an olsun üzerimden ayırmıyordu. Sanki her an üzerlerine atlayıp saldırabilirmişim gibi bakıyorlardı bana. Halbuki evin girişinde çantamdaki Beretta-92 model tabancayı ve ceketimin cebindeki katlanır bıçağı onlara kendi elimle teslim etmiştim. Güven yaratmaktı amacım.

"Napoli merkezli mafya örgütü. İtalyadaki üç büyük mafya yapılanmasından biri." diye açıkladı kısaca Koral.

"Sen onlardan mısın?" diye sordu Güneş bana dönüp hayretle. "Kardeşimi siz mi kaçırdınız? Neden? Ne alakanız var bizimle?" Yaşlar dolmuştu gözlerine, kardeşinden bahsedince. Sonra sorduğu sorunun saçmalığını fark etti sanırım.

Öz dedesi Mazhar Merkan, ülkenin en büyük uyuşturucu ithalatçılarındandı. Napoli'de ve Sicilya'da üretilen malların ülkesine tedariğini o sağlıyordu.

"Benim bir alakam yok." dedim. "Ben çocuk ticaretiyle ilgilenen kanatta değildim, tanımıyorum onları. Ama kardeşinle ilgili mevzunun Macorra bağlantılı olduğu doğru."

Güneş'in gözleri yerdeki desenlerin üzerinde gezinirken titrediğini, alt dudağını dişlerinin arasına alıp ağlamamak için kendini fazlasıyla zorladığını gördüm.

"Bak." dedim onun dikkatini çekerek. Yerime oturdum, dirseklerim dizlerime yaslayarak öne doğru eğildim. "Şu anda dünyanın her yerinde, insan ticaretinde inanılmaz bir artış var. Ve insan ticaretinin üçte birini çocuklar oluşturur. Gelişmemiş ülkelerde bu oran daha fazladır. Fakat Türkiye'de mülteci ve göçmen sayısının hızla artması ve pandemi yaşanmasının getirdiği belirsiz süreç son iki senede insan kaçakçılarının önünü fazlasıyla açmış durumda. Özellikle de korumasız ve bir başına kalmış çocuklar şiddete, istismara ve sömürüye daha açık." Pür dikkat beni dinliyor, dinliyorlardı şimdi. "Macorra gibi organize suç örgütlerinin her ülkede daima bir uzantısı bulunur, içinde bulunduğu her sektöre dair. Türkiye'de insan ticaretindeki yerel çetelerin onlara hizmet ettiğinden eminim. Çocukları toplayıp yurt dışına satıyorlar, bu sayede illegal yollarla ülke dışına çıkartıp izlerini kaybettirmiş oluyorlar."

Güneş'in sessiz sessiz ağladığını fark ettim bu esnada. Onu kardeşi için böylesine ağlarken gördüğümde içimde bir şeyler koptu, herhalde bu odada onu en iyi ben anlayabilirdim. Farkında olmadan uzanıp elini tutmuşum. "Beni dinle." dedim derin düşüncelerinin onu hapsettiğini anladığımda. "Bir zamanlar ben de bu çocuklardan birisiydim. Kaçırılıp, tanımadığım bir ülkeye getirilip bir insan pazarının ortasına bırakıldım. Senelerce orada yaşamak zorunda kaldım ama en sonunda kurtulmayı başardım ve-"

"Nasıl kurtuldun?" diye sordu hala yaşlar akmaya devam eden buz mavisi gözleriyle. Utku'nun da Koral'ın da aramızda oluşan bu samimiyetten duyduğu rahatsızlığın farkındaydım. Gözlerim Esat'a kaydı, dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Sen pek iyi bir örnek sayılmazsın bence hayatım." dedi Utku iğnelercesine. "Baksana şu haline; mafya için çalışıyorsun, katilsin, üstelik her ne sebepten dolayı bilmiyorum ama söylediğine göre o hizmet ettiğin mafya şimdi peşine düşmüş halde. Her açıdan başarısızsın." Bu konu benim hayatımın güvenliği üzerineydi, nasıl böyle dalga geçiyor olabilirdi?

Derin bir nefes aldım. "Kaçmak istedim. Bu yüzden peşimdeler." dedim yüzüme gelen ıslak saçlarımı elimle geriye iterken. "Onlarla yaşamak, onlar için çalışmak ve bu kirli işleri yapmak istemiyordum. Bir şekilde kaçtım, kurtuldum sandım ama-"

"Macorra'dan kurtulamazsın." dedi Koral tekdüze bir ses tonuyla. Başımı kaldırıp tam gözlerinin içine baktım. İkimiz de bu gerçeğin farkındaydık. "Evet, aynen öyle."

"Ne bu Macorra..?" diye sordu Güneş. Dönüp Koral'a baktı. "Seni bile ürküttüğüne göre... Bu örgütü bu kadar özel yapan şey ne?"

Koral rahatsızca yerinde kıpırdandı. "İtalyan mafyaları dünyanın diğer yerlerindekilere benzemezler. 'Mafyalık' kavramını bulmuş adamlardan bahsediyoruz sonuçta. Yüzlerce yıllık köklü ailelere dayanırlar. Kendi hakim oldukları bölgelerde halk onları devletin bile üstünde sayar, onların kanunlarına biat ederler."

"Onların kanunları mı?"

"Evet. Kendi kanunları, kendi değerleri, kendi dilleri ve hatta kendi mahkemeleri bile vardır. Tabii yer altının gizli aristokratik yapılanması olduğunu ve aralarına neredeyse kimseyi kabul etmediklerini söylememe gerek yok." Şüpheyle bana baktı Koral. Söylediğim her şeyi sorguluyor, hiçbir şeye inanmıyordu. Anlaşılan aralarında en çok o beni zorlayacaktı.

"Onların arasına nasıl girdin?" diye sordu Esat ciddi bir ses tonuyla. Ona dönüp baktım. Yüzü sertti ama gözleri öyle söylemiyordu.

"Evet. Ben de bunu soracaktım. Anlatsana, nasıl başardın bunu?" dedi Koral. "Herhalde şu anda kişisel kariyer hedefinin zirvesinde falan olmalısın."

Gözlerim onu bulduğunda, sözleri tenime saplanan soğuk kurşunlar gibi canımı acıtmıştı. Üzülmedim, hayır üzülmedim dedim kendi kendime. Eğer hala atan sıcak bir kalbim olsaydı üzülebilirdim ama üzülmedim...

"Hakkımda hiçbir şey bilmiyorsun." dedim ona. "Bu hayatı, bu işi istediğimi mi düşünüyorsun?" Omuz silkti umursamazca. "Gerçekten bu kadar kötü bir insan mıyım sence?" Tam dudakları aralanmıştı ki ne söyleyeceğini, onun kardeşinin, bir zamanlar benim kardeşim olan kişinin katili olduğumu söyleyeceğini çok iyi bildiğimden ona fırsat vermedim. "Yaptığım hiçbir şeyi isteyerek yapmadım Koral." dedim kendimden emin bir biçimde. Özgür'den bahsediyordum tam olarak. "Hiçbir şeyi... Anlıyor musun? Hayatta ne zaman başka çarem kalmadıysa, verdiğim bütün kötü kararları o zaman verdim. Çünkü ya yapacaktım ya da öldürülecektim. Bu yüzden kaçmak istedim. Ama lanet olsun ki bu sikik herifler peşimi bırakmıyor!" Hızla ayağa fırlamıştım. Uzaklaştım onlardan. Sesim istemeden yükselmişti, kontrolümü kaybetmek istemiyordum.

Elimi sinirle ıslak saçlarımdan geçirdim. Arkamı dönüp ona baktığımda hiç etkilenmemiş gibi gözüküyordu, hala umursamazca bakıyordu bana. "Bu senin problemin, bizi alet etmeye çalışma." dedi sadece.

"Macorra'ya nasıl girdin?" diye sorusunu yinelediğinde Esat, dönüp ona baktım. Şu an o kadar umurumda değildi ki bu soru. "Ne önemi var?" diye geçiştirdim onu. Hayır Kumru, hala kendini kontrol edemiyorsun. Bu kadar duygusal davranma. "On altı yaşındaydım, kaçıyordum ve gidecek başka hiç ama hiçbir yerim yoktu. Tek çıkış yolumu orası olarak gördüm."

"Kimden kaçıyordun?" diye şüpheli bir soru daha yöneltti Koral. Kendi geçmişime yönelik bu kadar kişisel sorularla karşılaşmayı beklemiyordum bu akşam. Bu soruların hiçbirinin cevabına çalışmamıştım. Yanlış bir şey söylemekten korkuyordum.

"Konudan çok uzaklaştık." dedim kısaca. "Beni Mazhar Merkan'la görüştürmeyi kabul ederseniz size bildiğim her şeyi anlatırım. Kabul mu?"

"Sorularıma cevap vermezsen istediğin hiçbir şeyi yapmam." dedi Koral kollarını göğsünde bağlayıp. "Farkındaysan dezavantajlı taraf sensin ve söylediklerimi yapmaktan başka çaren yok."

"Peki." dedim pes ederek. "Neyi merak ediyorsun?"

"Etmiyorum." diyerek beni düzeltti ters bir tavırla. "Sorguluyorum. Çünkü söylediğin hiçbir şeye inanmıyorum."

"Sence bu yalan mı?" dedim şaşkınlıkla sağ avcumun içindeki izi ona göstererek.

"Macorra'da yemin töreni nasıl yapılır, anlatsana biraz?" Boş boş baktım bir süre yüzüne. Evet, aralarında bana en inanmayan, en güvenmeyen ve beni en zorlayacak kişi kesinlikle Koral olacaktı.

Derin bir nefes alıp yerime oturduğumda "Yemin töreni mi?" diye mırıldandı Güneş bu terimi garipseyerek. "Bazı şartlar vardır." diye anlatmaya başladım. "Bunlardan ilki İtalyan olmak-"

"Sen İtalyan değilsin." dedi Utku.

"Ben İtalyan'ım." diye düzelttim onu. "Türkçem çok iyi olduğu için anlamadın. Sonrasında Macorra'nın içinden iki kişinin seni referans olarak göstermesi ve tavsiye etmesi lazım."

"Kimdi bunlar?"

"Ya ne önemi var?" diye çıkıştım Koral'a. Bu gece bu konuyu konuşmayı zerre kadar istemiyordum.

"Anlattığın şey o kadar saçma ki... Kim, neden seni İtalyan mafyasına dahil etmek isteyecek kadar önemli görsün ki?" dedi küçümseyerek. Bunu bir aşağılama yöntemi olarak kullanıyordu.

Çenemi dikleştirdim ona karşı. "Benim de kendimce bazı yeteneklerim var." dedim gözlerimi kısarak. Baktı, baktı, ifadesizce baktı. Sonra da söylediklerime hiç inanmadığını belli eden sahte bir kahkaha attı.

Onu görmezden gelmeye çalışarak Esat'a döndüm. En azından o söylediklerimle gerçekten ilgileniyordu. "On altı yaşımdayken, okuduğum liseye ve çevre okullara uyuşturucu satıyordum." diye gerçekleri tüm çıplaklığıyla ortaya koydum.

"Ne? Uyuşturucu mu satıyordun?" dedi hem şaşkınlık hem öfke içinde. Nedense onu çocuğu için endişelenen bir baba gibi hissettim o an. "Evet. Napoli'den tedarik edilen eroin, amfetamin-metamfetamin, bonzai ve kokain benzeri mallardı bunlar. Macorra'daki takım liderim Raphael o zamanlar satıcılık yapıyordu. Malları ondan alıyordum. Kaçmama o yardım etti."

Bunları anlattığımda yüzünde beliren o hayal kırıklığının tarifi yoktu. Hatta sadece o değil, diğerleri de ben sanki bu evdeki en kötü, en kirli şeymişim gibi bakıyordu o an. "Neden bana öyle bakıyorsunuz? Siz de aynı şeyi yapmıyor musunuz?" dedim dayanamayarak. "Dede dediğiniz adamın işi bu değil mi? Sırf siz hiyeraşinin en yukarısındasınız ve aşağıda neler dönüyor görmüyorsunuz diye masum olduğunuz anlamına gelmiyor bu."

"Biz uyuşturucu satmıyoruz senin gibi." dedi Utku itiraz edercesine. Bunu söylerken bile o kötü bakışlarını bir an olsun ayırmıyordu benden. "Satmıyorsunuz ama ailenizin bunu yapması karşısında susuyorsunuz. İkisi aynı şey. Susup görmezden gelerek kötülediğiniz bu maddenin size sunduğu zenginliğin ve refahın içinde yaşamayı tercih ediyorsunuz." Gözlerim evin içinde, eski ama bir o kadar da pahalı mobilyaların üzerinde gezinmeye başladı. "Benim hayatta kalmak için başka çarem yoktu, yapmak zorunda olduğum için yaptım. Ya siz? Sizin zorunuz ne?" dedim gözlerim tek tek hepsinin üzerinde gezinirken. Haklı bir öfke yavaş yavaş damarlarımda yükselmeye başlamıştı. "En azından ben ne olduğum konusunda dürüstüm. Sizin gibi iyi insan rolü yapmıyorum." En son Koral'da takılıp kaldı gözlerim. Haklıyım Koral, bunu ikimiz de biliyoruz.

Rahatsızca yerinde kıpırdandı ama söyleyecek hiçbir şey bulamadı. Uzun bir sessizlik geçti aramızdan.

"Bir şekilde kaçtım, Napoli'ye gittim ve orada Raphael'in henüz yeni kurmaya başladığı takımın yanında yaşamaya başladım. Aralarına girene kadar her türlü zorlu testten geçmek zorundaydım; silah kullanabilmek, bıçak kullanabilmek, acıya, sıcağa, soğuğa, ateşe, nefessizliğe, açlığa, susuzluğa dayanabilmek bunlardan sadece bazılarıydı. On sekiz yaşındayken bir gece ansızın uykumda kaldığım odayı bastılar ve ellerimi, gözlerimi bağlayıp boş bir alana götürdüler beni. Bunun anlamı ne, biliyor musun?" dedim Koral'ın kahverengi gözlerinin tam içine bakarak. Sanırım biliyordu. "Ya öldürüleceğim ya kabul edileceğim. Ben öldürüleceğimi sanmıştım. O kış gecesi gözlerim bağlı bir biçimde boş bir arazinin ortasında, yerde öylece dururken saatler boyu yaşadığım korkuyu hiç unutamıyorum. En sonunda biri geldi ve gözlerimin bağını çözdü. Elime bu kesiği atıp-" avucumdaki haç şeklindeki kesiği ona gösterdim bir kez daha. "-kanımı aziz Jeanne d'Arc'ın resminin üzerine akıtarak bana yemin sözlerini söyletti. Daha o yemini ettiğim gece pişman olmuştum bunu yaptığıma ama artık hiçbir şekilde geri dönüşümün olmadığını biliyordum. Neden biliyor musun Koral?" dedim onun üzerine giderek, tıpkı biraz önce onun bana yaptığı gibi. Gözlerini kaçırdı. "Kutsal yemini bozmanın cezası nedir biliyor musun?" dedim daha yüksek bir sesle.

Bu sorunun cevabını bildiğini bal gibi de biliyordum. Anlaşılan dersine iyi çalışıyor, dedesinin izinden gitmek istiyordu. "Yakılarak infaz edilmek." Sesim çatlamıştı bunu söylerken. "Ve ben o yemini bozalı neredeyse bir yıl oluyor. Gerçekten, ama gerçekten artık kaçacak hiçbir yerim kalmadı..."

Gözümün önüne son bir yıl içinde yaşadığım her şey bir bir gelmeye başladığında, herhalde ölürken hayatının film şeridi gibi gözlerinden akıp gitmesi bunun gibi bir şey diye düşünmeden edemedim. Ülke ülke kaçmıştım resmen... Bütün Avrupa'yı dolanmıştım. Takip edilmesi zor olur diye arabayla, trenle, zaman zaman otostop çekerek küçük kasabalarda dolanıyor; büyük şehirlerden uzak durmaya çalışıyordum. Ama pasaport kontrolleri büyük sıkıntıydı, daha bir ülkeye giriş yaptığım anda benim orada olduğumu anlayabiliyorlardı. Bunları düşünürken sanırım biraz fazla daldım düşüncelerime, gözlerimin dolduğunu sonradan fark etmiştim.

"Şimdi beni biraz olsun rahat bırak, tamam mı? Güneş'in kardeşini ilgilendiren her şeyi anlatacağım ama bana kişisel sorular sormayı kes." dedim kesin ve net bir sesle.

Uzun süren bir sessizliğin ardından ilk konuşan Güneş oldu. "Neyse, senin de dediğin gibi konudan çok uzaklaştık zaten. Bunlar bizi ilgilendirmiyor, öyle değil mi Koral?" dedi dönüp omzunun üzerinden ona bakıp. Aralarında anlam veremediğim tuhaf bir bakışma yaşandı

"Kardeşim şu anda kiminle?"

"Alberto Esposito." dedim bir çırpıda.

"O kim?" dedi tabii ki doğal olarak Güneş.

"Bu ismi daha önce duydunuz mu?" diye sordum Koral'a, Esat'a ve Utku'ya bakarak.

"Tanıdık geliyor, duyduğumdan eminim ama çıkartamıyorum." diye mırıldandı Koral. Bakışlarını yerden kaldırmıyordu ama "Kağıt var mı?" diye sorduğumda anlayamayarak bana baktı. "Tarif etmesi uzun ama çizebilirim." dedim sabırsızca.

Biraz sonra önüme bırakılan saman kağıdını ve tükenmez kalemi elime aldığımda, yeterli ayrıntılarıyla birlikte birebir aynı bir portre çizim yapmaya başlamıştım bile. Robot çizim yapmak artık aşina olduğum bir şey haline geldiği için dakikalarımı bile almadı Alberto Esposito'nun yuvarlak ve etli suratını, kemerli burnunu, ince dudaklarını, kısılı ve çekik gözlerini çizmek.

Eskizimi sehpanın üzerine koyup parmaklarımla Güneş'e doğru ittiğimde hepsi yavaşça ona yaklaşıp eğildiler.

Esat önce çizime sonra Koral'a baktığında Koral'ın hafifçe başını sallamış olması dikkatimden kaçmamıştı.

"Tanıyorsun sanırım." dedim müdahale ederek.

"Gördüm daha önce, dedemin yanında... Depolara gelen sevkiyat kamyonlarını bu adam organize ediyordu. Ama bu söylediğim iki yıl kadar önceydi, sonra bir daha görmedim."

Kağıdı önüme çektim ve arkasını çevirip başka bir yüz çizmeye başladım. Birkaç dakika sonra önlerine uzattığımda bu suratın tanıdık geldiğine dair bir ifade belirti göremedim hiçbirinde. "Bu adamın adı Benito Giovanni Battista. Kendisini çok tanımıyorum açıkçası, daha önce toplantılarda gördüğüm oluyordu. Macorra'da çocuk ticaretinin başında bu adam vardır. Yerel çetelerin hizmet ettiği takım liderlerinin de üzerindedir. Her şeye o karar verir." Güneş'e çevrildi gözlerim. Biraz sonra söyleyeceklerim için kelimelerimi çok dikkatli seçmeliydim. "Kız kardeşini benim evime getirdiklerinde baygındı." dediğimde yüzünde beliren ifade gözlerimin önünden asla gitmeyecekti. Gözlerimi kaçırdım hemen.

"Bir sabah bu adam kapımı çaldı. Olağandışı durumlar dışında başka bir takım lideri tarafından ziyaret edilmeyiz, bu yüzden çok şaşırmıştım. Onunla birlikte arabaya gelmemi istedi. Arka koltukta ufak bir kız çocuğu yatıyordu. Onu almamı ve bir süre bu evde tutmamı, Raphael'in durumdan haberdar olduğunu söyledi. Bir de dedi ki, bu kız çok önemliymiş. Ona iyi bakmalıymışım. Takımdaki tek kadın ben olduğum için kardeşin -o zamanlar seni tanımıyordum ve Duru'nun senin kardeşin olduğunu da bilmiyordum tabii ki- benim odamda kalmaya başladı." Sustum. Devamını anlatmadım, duymak istemezdi sanırım.

"Bu söylediğin ne zaman oldu?" diye sordu Utku.

"Neredeyse iki sene önce." Esat ve Koral arasında bir bakışma yaşandı. Kızın kaybolduğu zamana denk geliyordu bu söylediğim.

"Peki... Peki hiçbir şey söylemedi mi Duru? Ağlamadı mı? Beni istemedi mi?" Bunu söylerken kendisi ağlıyor, gitgide sesi yükseliyordu.

"Ağladı tabii ki..." dedim kırgın bir sesle. "Çok ağladı. Türkçe bildiğini ve Türk olduğunu o zaman fark ettim zaten. Benim dışında kimseye derdini anlatamıyordu. Bu yüzden bir tek benimle konuşuyordu."

"Ne söyledi?" dedi Güneş birden öne uzanıp ellerimden tutarak, tıpkı benim ona yaptığım gibi. Fakat ne yazık ki ben bu sözlerin devamını getiremeyecektim. İkimiz için de iyi olmazdı bu. Yardım istercesine diğerlerine baktım.

"Mmm... Sonra ne oldu onu anlat asıl?" diye müdahele etti Utku.

"Beş gün sonra bu adam-" Kağıdın arkasını, yani ilk çizdiğim resmi gösterdim onlara. "-geldi ve Duru'yu götürdü."

"Sonra?" dedi Utku aldığı cevaptan tatmin olmamış bir halde.

"Sonrasını bilmiyorum. Bir daha görmedim. Ama bazı haberler geliyordu kulağıma, kızı Alberto'nun yanına verip yurt dışına çıkartmışlar. Onun yanında kalıyormuş. Macorra'nın her ülkedeki sığınaklarının yerini biliyorum. Sistemin nasıl işlediğini, ticaret rotalarının nerelerden geçtiğini, bu işin içindeki herkesi... Özellikle Türkiye onlar için hayati bir bölge. Buradaki en önemli sığınak ise Eskişehir yakınlarında Kanlıpınar diye bir yerde. Buradan araştırmaya başlayıp Alberto'nun yerini bulabilirim."

"Bulabilirsin?" dedi Utku kaşlarını kaldırarak. "Yani bildiklerin sadece bunlar ve bir ihtimal, bir varsayım için mi bizi bunca zamandır oyalıyorsun?" dedi inanamayarak.

"Bir ihtimalden bahsetmiyorum, bir teklifte bulunuyorum." diye düzelttim onu. "Benim işim bu. İz sürücüyüm. Macorra'dayken peşinde oldukları insanları bulmam için görevlendiriyorlardı beni. Bazen haftalar hatta aylar sürüyordu ama başarısız olduğum hiç olmadı."

"Ne trajik!" dedi Utku neşeden uzak bir alayla. "Senin yüzünden kimin başına ne geldiyse aynısını sen yaşıyorsun şu an."

"Evet. Bu sayede bu kadar uzun zamandır hayattayım zaten. Birinin nasıl yakalanabileceğini çok iyi bildiğim için hala yakalanmadım. Ama hala peşimdeler ve hiçbir zaman vazgeçmeyecekler. Eğer yardım ederseniz onlardan kurtulabilirim." diye hatırlatmada bulundum. Ben bildiğim her şeyi anlatmıştım, şimdi sıra onlardaydı.

"Peki sonra ne olacak?" diye sordu Koral. "Dedemin yanına kadar çıkacaksın. 'Ben senin torununu öldürdüm ama dert etme çünkü kayıp olan torununu bulmayı düşünüyorum' diyeceksin. Ve o da karşılığında senin 'kendince yeteneklerine' güvenerek seni yanına alacak. Sen de Duru'yu arayıp bulacaksın. Ee..? Sonra?"

"Sonra?" diye mırıldandım anlamayarak.

"Sonra yani? Dedemin seninle işi bittikten sonra seni hayatta bırakacağını mı zannediyorsun? Gerçekten bu planın işe yarayacağına inanıyor musun ya?"

Derin bir nefes aldım ve gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum. "Önümde iki yol var. Biri bugün ölmek. Diğeri ertelenmiş bir tarihte ölmek, ama bir ihtimal kurtulabilme fırsatıyla birlikte. Söylesene, sence hangisini seçmeliyim?"

Sessiz kalmayı tercih ettiğinde devam ettim. Bu ihtimallerin hiçbirini düşünmediğimi mi zannediyordu gerçekten bunca zamandır? "Sonrası için kendime yeni ve temiz bir hayat kurabilmek için yeni bir kimlik kartına ihtiyacım var. Ayrıca bir de paraya tabii ki, banka hesaplarımın hepsine bloke getirilmiş. Üzerime kayıtlı mal varlıklarına da erişemiyorum, aksi takdirde hemen yakalanırım. Yani an itibariyle beş kuruş paramın olmadığı anlamına geliyor bu. Ayrıca bir de Interpol listesine girmeye yetecek kadar çok suç işledim ve bunların ortaya çıkması durumunda gerçek anlamıyla biterim."

"Yani Duru'yu bulup getirmek ve Macorra'nın sırlarını Türk mafyasına satmanın karşılığı olarak kendine yeni bir hayat istiyorsun?"

"Aynen öyle." dedim Koral'a. "Ben küçük kızla ilgili bildiğim her şeyi anlattım. Macorra'nın içindekileri tanıyan, ne zaman ne yapacaklarını bilen, kızı götürecekleri yerleri öngörebilen tek kişi benim. Eğer sözlerimi dikkate almazsanız çok pişman olabilirsiniz. Bu yüzden, daha fazla zaman kaybetmeyerek şimdi beni Mazhar Merkan'ın yanına götür Koral."

Koral gözlerinde çözemediğim tuhaf bir bakışla yüzüme baktı bir süre. Sonra yavaş ve uyuşuk bir hareketle sol bileğindeki kol saatine göz attı, ardından uzun uzun esnedi. "Hmm... Saat de geç olmuş. Bilemiyorum bu saatte dedem rahatsız edilmek ister mi?" dedi alay edercesine.

İmasını anladığım anda gözlerimi yumdum. Lütfen sakin ol Kumru, sakin ol.

Siktir ya... Siktir, gerçekten!

"Bir anlaşma yapmıştık."

"Hayır, yapmamıştık." dedi Koral.

"Ama..."

"Ben sana sorularıma cevap vermezsen istediğin hiçbir şeyi yapmam dedim. Sorularıma cevap verirsen istediklerini yaparım demedim."

Ağzım şaşkınlıktan açık kaldığında "Anlattıklarımın hiç mi önemi yok? Duru'yu bulabi-" gibi bir şeyler mırıldanmaya başladım ama bana izin vermedi.

"Tabii ki önemi var." dedi ve kollarını çözüp bana doğru yürümeye başladı usul adımlarla. Sehpaya bıraktığım çizimi aldı. "Teşekkürler, bu isimler bizim için faydalıydı. Ama bundan sonrasıyla artık biz ilgileneceğiz."

"Yapma." diyebildim sadece çatlayan sesimle. Kendimi ağlamamak için zor tutuyordum.

Çenesini dikleştirdi bana karşı. "Ne yapmayayim?" diye sordu hiç istifini bozmadan. Dudaklarım aralandığında söyleyebilecek kelimelerim yoktu ona karşı... Ama onun benim için kurşun gibi can yakan kelimeleri vardı. "Ne yapmayayim Kumru?" dedi bir anda yükselerek. Adımı her söylediğinde tuhaf hissediyordum nedense... Sanki tüylerim ürperiyor gibi oluyordu. "Seni bu evin kapısını çaldığın ilk an öldürebilirdim ama yapmadım. Sence senin yerinde bir başkası olsaydı, Özgür'ün katili bir başkası olsaydı ona da böyle merhamet gösterir miydim!?"

Özgür'ün adını duymamla bir damla yaş düştü gözlerimden. Kendimi en savunamayacağım, en zayıf olduğum noktaydı bu ve kesinlikle görebiliyordu bunu.

Bana bir adım yaklaştı ve aramızdaki mesafeyi kapattı. Tekli deri koltukta oturuyordum. Bir elini koltuğun sırtına, bir elini kol kısmına koydu ve bana doğru yavaşça eğildi. Ürküyordum, hayır hatta korkuyordum... Ne yapacağını hiçbir şekilde kestiremiyordum.

"Eğer Özgür'ün katili bir başkası olsaydı ne yapardım biliyor musun?" dedi daha kısık bir sesle, yukarıdan kibirli bir halde bakarken bana. Aramızda az bir mesafe vardı ve tenine sinen, bildiğim bütün dillerdeki kelimelerin tarif etmeye yetmeyeceği bir koku çarptı burnuma. Nefesim kesildi. Dudaklarından dökülen sesin kadife gibi yumuşak bir melodiye ait olduğuna inanabilirdim, eğer bu kadar canımı yakmasalardı...

Üzerime eğildi, dudaklarını kulak hizama getirdi. Fısıldadı. Dedi ki bana... Eğer Özgür'ün katili bir başkası olsaydı... Eğer bir başkası olsaydı... Ona... Ne yapacağını söyledi.

Kalbimin göğüs kafesime nasıl hızla çarptığını hissettiğim an, yüzümde beliren korku ifadesiyle ona bakakalmıştım. Şaşkınlıktan aralanan dudaklarımı bile sonradan fark ettim. Ben düşüncelerimi onun bana fısıldadığı cümleye esir olmuş hale bulduğumda, o benden uzaklaştı. Beni paramparça eden sözcükler, onu hiç etkilemiyordu bile. Bir mermer kadar soğuk ve ruhsuz, bir o kadar da duygudan yoksundu.

"Şimdi anladın mı?" dedi tuhaf, kısık bir ses tonuyla.

Gözlerimi kaçırdım. Kulaklarım hala uğulduyor, bedenim sebebini bilmediğim bir biçimde titriyordu şimdi. Sanki yağan karın altında soğuktan donarak ölmek üzereymişim, sanki içimden yükselen alevler beni yakıp kavuracakmış gibi. Halbuki üşüyen bedenim değildi, kalbimdi.

Ne sanmıştım gerçekten? Onu bıraktığım gibi bulabileceğimi mi? Hayat beni bu kadar değiştirmişken onun aynı insan olarak kalacağını mı zannetmiştim? Onun hala kabuslarımdan korumak için salondaki kanepede benimle birlikte uyuyacak o çocuk olduğunu mu sanmıştım? Yoksa sığınağın yandığı gece, kendi canını tehlikeye atıp benim için alevlere dalan o çocuk olduğunu mu? Hayatım boyunca yanımda olup beni koruyacağını sandığım kahramanım olduğunu mu?

Bunların hepsi eski, geçmiş düşüncelerdi. Artık ikimiz de o masum çocuklar değildik. Hayatın bir daha asla bir araya getiremeyeceği iki düşmandık hatta belki...

"Hadi git artık..." dedi arkasını dönüp yürümeye başladığında. Beni yıkıp parçalamıştı, bir enkaz haline getirmişti ve o enkazın ardından sapasağlam çıkıp gidebiliyordu. "Bir daha sakın ama sakın karşıma çıkmaya cesaret etme. Bu sana ilk ve son merhamet gösterişimdi. Benden ve ailemden uzak dur."

Göz yaşları yanaklarımdan sel olmuşcasına dökülürken çaresiz bir halde Esat'ı buldu gözlerim. Yüzündeki ifade sanki bunların olacağını daha ben bu kapıdan ilk girdiğim andan beri biliyormuş gibiydi.

"Beni kandırdın..." kelimeleri döküldü dudaklarımdan. Yavaşça ayağa kalktım.

"Sen de beni." dedi hemen ardımdan. "Sonra da kardeşimi öldürdün."

"Özgür benim de kardeşimdi!" dediğim anda beni susturmak için öyle bir bağırdı ki... "Sakın!" dedi. "Sakın Özgür'e 'kardeşim' demeye, onun adını bile ağzına almaya cesaret etme yoksa seni buna pişman ederim!"

Bir anda üzerime yürümeye başladığında hissettiğim korkuya rağmen dimdik durmaya devam etmek, en az avuçlarıma batan tırnaklarımın acısına dayanmak kadar zordu. "İsteyerek olmadığını biliyorsun, sen de oradaydın!" Duygusal anlamda o kadar yoğundum ki o an, hıçkırıklarımla sarsılan omuzlarımın farkında bile değildim.

Bundan tam bir sene önce, yani hayatın bizi birbirimizden ayrı düşürüp çok farklı yanlara sürüklemesinden tam on dört sene sonra karşı karşıya gelmiştik onunla. Bir kumarhanedeydik, Monte Carlo'nun en güzel sahillerinden birinde. Böyle harap ve bitap değildim. Üzerimde pahalı mücevherlerimle, kan kırmızısı elbisemle ve elimde salındırdığım bir kadeh beyaz şarabımla... Dalgaların kayalıklara vurup ruhumu acıtmasını dinliyordum. Çıplak sırtım ona dönüktü, halbuki onun kim olduğunu bile bilmiyordum. O da benim kim olduğumu bilmiyordu.

Biz o gece sadece iki yabancıdan ibarettik.

Bir şarkı çalıyordu, H'istoire d'un amour. Hayatın bana getireceklerinden fazlasıyla bi'haber biçimde baştan sona bütün anılarımı gözlerimin önünden geçirirken geleceğimi düşünüyordum, kendime kuracağım yeni hayatı... Buralardan çekip gidip, hiç kimsenin bilmediği bir yere yerleşecektim. Her şey iyi, her şey güzel olacaktı.

Ama öyle olmadı.

Tam üç saat sonrasında, çıkan çatışmanın ortasında yerde bulduğum ilk silahı alıp karşıma çıkan adamın sırtına dayayıp tetiği çektim. Çok, çok kısa bir andı bu. Düşünmedim bile. Eğer bunu yapmasaydım o beni öldürecekti, başka çarem yoktu.

Sırtından vurduğum o adam, kanlar içinde yere yığıldığında anladım ki... Anladım ki, ellerimden bir daha asla çıkmayacak lanetli bir lekeye bulaşmıştım. Bunun adı kardeş kanıydı.

"İsteyerek veya istemeyerek... Bu gerçeği değiştirir mi?"

"Benim kim olduğumu değiştirir ama..." dediğim anda o kısılı gözlerindeki nefret bir anda harmanlandı sanki.

Bana dedi ki, "Sen benim hayatımda gördüğüm en tehlikeli kadınsın ve hiç kimse, hiçbir şey bunu değiştiremez."

Canım acırdı, eğer hala acıyabiliyor olsaydı...

Pes ettim, kabullendim. Haklıydı belki. Bana böylesine geri dönüşü olmaksınız büyük bir nefret beslerken, intikam almak yerine canımı bağışlaması bile büyük ve zor bir şey olmalıydı onun için.

Zaten bu plan en başından beri fazlasıyla aptalcaydı.

Benimle konuşurken, bana bağırırken sesini hep kontrollü ve tek düze tutabiliyordu Koral, benim gibi ağlamıyordu ama arkasını döndüğü anda gördüm ki; yüzündeki ifadesizliği sinirden titreyen ellerine borçluydu. Sanki elinden her an bir kaza çıkabilirmiş, öfkesini kontrol edemeyecekmiş gibi benden uzaklaştı. Gitti, merdivenlere çöküp oturdu.

"Defol git şimdi, bir daha karşıma çıkma." dediğinde yüzünü titreyen eliyle kapatmıştı. Bunu söylediği anda sesi o kadar bitkin ve yorgun gelmişti ki kulağa... Neden birden böyle olduğunu anlayamadığımdan yavaşça diğerlerine dönüp baktım ama hiçbir ipucu bulamadım. Güneş kollarını göğsünde bağladığında buz mavisi güzel gözleri şüpheli bir ifadeyle ikimizin arasında gidip geliyordu. Kafasından geçen düşünceyi o anda çok ama çok merak ettim.

Utku itirazda bulunmak istedi. "Ne yani cezasız mı kalacak? Öylece salacak mıyız onu dışarı-"

"Bence de gitmen hepimiz için iyi olur." diyerek böldü onu Güneş. Bunu söylerken bana değil arkamdaki Koral'a takılıp kalmıştı gözleri.

Beni içeri o kabul etmişti. Kardeşiyle ilgili bir umut vermiştim ona, Duru'yu bulacağımı söylemiştim. Şimdi nasıl olur da..? "Ama... Ama ben sana yardım ettim." diyebildim sadece.

"Olabilir." dedi Güneş tekdüze bir sesle. Gözleri hala aynı noktadaydı. "Teşekkür ederim, verdiğin bilgiler çok işime yarayacak. Ama bir kardeşimi kurtarman, ötekini öldürdüğün gerçeğini değiştirmiyor." Hiç beklemediğim kişiden, Güneş'ten de red yediğim anda kalbimde beliren hislerin; o öfkenin ve hırsın hiçbir tarifi yoktu. Bana inanmıştı, bana güvenmişti. Ben de onun bana güvenmesine güvenmiştim. Kalbimizde aynı acıyı hissettiğimizi sanmıştım.

Buz mavisi gözleri, hakkını verircesine soğuk bir ifadeyle beni buldu en sonunda.

"Bildiklerimi anlatmam karşılığında beni-"

"Ben öyle bir şey söylemedim." dedi keskin bir sesle.

"Ama... Ama..." İtiraz etmek istiyordum ama hıçkırıklarım konuşmama engel oluyordu.

"Koral haklı. İsteğini gerçekleştirip seni dedeme götürseydik, bu senin son gecen olurdu. Bunu yapmıyorsak eğer, sebebi kardeşim hakkında bize sunduğun hayati bilgiler. Merak etme, bu gece bu eve gelmiş olman beşimiz arasında bir sır olarak kalacak. Ailemden bir başkasının kulağına gidecek olsaydı çoktan yaka paça dedemin önüne atılmış olurdun, bundan emin olabilirsin."

"Güneş..." diye bir kez daha itiraz etmek istedi Utku ama Güneş fırsat vermedi. "Şimdi ben fikrimi değiştirmeden hemen buradan git." Cümleleri sıcacık odanın içinde buz gibi bir kar fırtınasının soğuk rüzgarlarını estirecek cinstendi.

"Sana güvenmiştim..." dedim.

"Güvenmeseydin." Kollarını göğsünde bağladı ve bir adım atıp aramızdaki mesafeyi kapattı. "Unuttun mu? Biz iyi insanlar değiliz Kumru, biz sadece iyi insan rolü yapıyoruz." dedi beni, kendi cümlelerimle vurarak.

Yanaklarımdan düşen bir damla yaşı elimin tersiyle silip Esat'a baktım. Suratındaki ifadeyi görmemem için arkasını dönmüştü. Şimdi o bile merhamet göstermiyordu bana. "Gidecek gerçekten hiçbir yerim kalmadı. Yakalanmak üzereyim. Bu kapıdan çıktığım anda yemin ederim ki beni bulacaklar."

"Bu senin problemin." dedi Güneş.

"Umarım." dedi Utku.

Esat ise sustu. Esat hep sustu.

Yanağımdan düşen diğer göz yaşını da elimin tersiyle sildim ve merdivenlere çökmüş olan Koral'a baktım. Bir silah gibi kullanabileceğim kelimeler geliyordu dilime ama yoktu onları söylemeye cesaretim. En sonunda dedim ki ona, "Keşke... Keşke beni o gece hiç kurtarmasaydın alevlerin içinden." Yüzüne örttüğü titreyen sağ eli yavaşça indi, kahverengi gözleri şaşkınlık içerisinde beni buldu. "Çünkü yemin ederim ki yaşadığım hayat öylesine berbat, öylesine korkunçtu ki... Hiç yaşamamış olmayı dilerdim."

Şu yirmi üç senelik ömrüm boyunca hiçbir cümleyi bu kadar içtenlikle söylediğimi hatırlamıyorum.

Kapıyı çarptım ve çıktım.

Dışarıda büyük bir fırtına başlayalı çok olmuştu.

✦

Umarım beğenmişsinizdir! Yorum yapıp oy verirseniz bir sonraki bölümü yazmak için çok motive oluyorum, lütfen unutmayın. ♥

Yazarken en çok merak ettiğim soruları sormak istiyorum size:

✦ Kumru'nun başına gelen olaylar hakkında ne düşünüyorsunuz?

✦ Merkanlar'dan bu hareketi bekliyor muydunuz?

✦ Koral, Güneş ve Utku'yla tanışmak size nasıl hissettirdi?

En önemlisi:

✦ Koral, Kumru'ya onun canını bu kadar acıtacak ne söylemiş olabilir?

Çok çok öpüyorum hepinizi! Kendinize iyi bakın.

Instagram & Tiktok: @inspiretothemuse

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.