İçeriğe geç

YILDIZLAR SÖNDÜĞÜNDE ✦

Bölüm 2 · 27 dk okuma

YILDIZLAR SÖNDÜĞÜNDE ✦

Bölüm 2

•1• fırtınanın habercisi

Merhaba Okuyucu,

Bu dünyanın içine çekilmeden önce bilmen gereken şeyler var.

Öncelikle şu anda gıcırdayan o eski giriş kapısının önünde durduğun bu kitap, yaklaşık beş yıllık ince eleyip sık dokunan bir emeğin sonucu olarak burada. Evet, yanlış duymadın. Tam beş yıldan bahsediyorum.

Bu kitaptaki her karakterin acılarına, hüzünlerine ve göz yaşlarına sığdırdıkları derin bir hikayesi var. Onları arkadaşın olarak kabul et. Sev, öp ve sakla. Buna ihtiyaçları var.

Kitabın tutarlılığı üzerine çok çalıştım. Her bir karakterin kişiliğini birbirinden farklı bir özenle oluşturdum, kökleri sağlam olsun diye de uçlarına kırmızı ipten sıkı bir düğümler attım. Olaylara olası tepkilerini öngörebilmek adına gerekli psikolojik analizlerini yaptırdım. En çok yoğunlaştığım nokta bu oldu hatta... Çünkü onların da aslında eksiklikleriyle ve zayıflıklarıyla en az senin ve benim kadar gerçek insanlar olduğunu görmeni istedim.

Onlar artık öylesine gerçek ki, elindeki bu soğuk camdan uzanıp usul usul sana dokunduklarını hissedeceksin.

Bilmen gereken ikinci şey şu, bu hikaye aslında özünde kitapla paralel giden bir kamera önü ürünü olarak tasarlanmış olması.

Kitabın daha ilk bölümünden itibaren her şeyi kitabın içerisine yedirdiğim bir senaryo olarak planladım. Gerek anlatım biçimi, gerek sahne geçişleri, gerek kullandığım flashback ve bilinçakışı teknikleriyle beraber başından beri asıl hedefim bu kitabı senin önüne izleyebileceğin formda getirmekti.

Bu hesabı gizliliğimi korumak adına sadece bu kitabı yayınlamak için açtım. Kimliğimi sana uzun zaman boyunca açıklamayı düşünmüyorum, çünkü beni tanıyor olabilirsin. Bir süredir dizi film sektörünün içinden biriyim. Adımın değerine önem veriyorum fakat adımın bu kitabın gerçekliğinin önüne geçmesini, onu gölgelemesini istemiyorum. Bu hikaye tek başına, başka hiç kimsenin adına ve şöhretine ihtiyaç duymadan var olmalı. Bu kişi ben olsam bile...

Bu kitaba çok güveniyorum, bu sebeple ilerleyen zamanlarda gelebileceği noktayı da rahatlıkla öngörebiliyorum. Bir zamanlar bu hikayenin daha doğmamış küllerine şahitlik ediyordun burada, metroda yürürken önünden geçtiğin dizi afişini gördün mü? Zaman ne kadar da çabuk geçiyor öyle değil mi..?

Bilmen gereken bir başka şey, ben çok ince ve ayrıntılı düşünen bir yazarım. Kısa zannettiğin bir bölümün üzerinde bile bazen günlerce çalışırım. Çünkü yazdığım her kelimeyi büyük bir özenle seçerim. Özellikle de satır aralarına bol bol ipuçları saklamayı, spoilerlar vermeyi çok severim. Bu yüzden sözlerime dikkat et, seni kandırıyor olabilirim. Fakat seni kandırdığım zamanlarda bile aslında isteğim sakladığım beni, ben olarak görebilmendir. Bu yüzden dikkatli okuyucu bu kitabın bütün sırlarını çözebilir.

Son olarak, bu hikayenin tutarlılığı adına daha önce kimsenin kullandığını görmediğim bir teknik geliştirdim. Kapağında kapağında guguk kuşu ve azalea çiçekleri olan bir defterim var, içinde senelerdir karakter gelişimleri üzerine yoğunlaştığım notlarım var. Belki bir gün bunları seninle paylaşırım ama bugün değil.

Bu defterin içerisindeki notlarımda her karakterin astrolojik olarak simgesel bir karşılığı olduğunu göreceksin. Her birinin doğum tarihi, saati ve doğum yerini özenle seçtim. Sonrasında bu karakterler için doğum haritası analizleri yaptırdım. Karakterlerden biri kendi hikayelerine ait bu ayrıntıları ara ara seninle paylaşıyor olacak.

Unutma ki, ne olursa olsun sana çok değer veriyorum. Çünkü sen bu kitabın kapısını araladığın andan beri, artık ikimiz aynı hayallere aynı gerçeklikle sımsıkı tutunan, aynı acıları ve aynı mutlulukları paylaşan iki yakın dost haline geliyoruz. Bu kitabı okuyan tek bir kişi bile kalmasa, sırf sadece sen okuyorsun diye bütün emeğimi ortaya koyarak yazmaya devam edeceğim çünkü sen buna değersin.

Bu yüzden sana olan sevgimi her daim hisset. Benimle paylaşmak istediğin her şeyi duymak isterim. Unutma ki, sadece bir mesaj kadar uzağındayım.

Çok teşekkür ederim.

✦

✦ Bu bölümün şarkıları:

Aşk Mühürü - Toygar Işıklı

Her Gece - Perdenin Ardındakiler

Hey Şey Değişir - Toygar Işıklı

✦

Bundan yirmi üç sene önce Akdeniz'in ortasında özerk bir ada olan Sicilya'da doğduğum sabah, herhalde babamın hayatının en kötü sabahıydı. Sicilya'nın fakir bir bölgesinde duvarlarından sarkan mor salkımlarıyla ve bahçesindeki zeytin ağaçlarıyla nam salmış tarihi bir evin sokağından başlayıp önce ahşap oymalı büyük kapısına, taş merdivenlerine, tavanları yüksek koridorlarına, sonra eski duvarlarına, denize bakan büyük yatak odasına yayılan büyük bir keder kaplamış olmalıydı babamın içini.

Elinde boş bir şarap şişesiyle yerde otururken sırtını yatağa yaslamış boş gözlerle duvarı izliyor. Kulaklarını dolduran hırçın dalga sesleri... Bir de yatağın üzerinde, bütün hayatı boyunca esir olacağı yalnızlık hissini daha doğar doğmaz tadımlayan bebeğin acı inlemeleri...

Babamı hep böyle hayal ettim, annemin bizi terk ettiği sabah.

Zeytin ağaçlarının ve mor salkımların kokusu hiç olmadığı kadar acı geliyor olmalıydı o sabah. Güneş o sabah hiç doğmamış, karanlık kirli ellerini bizim taş evimizin üzerinden hiç çekmemiş, geceler son bulmaz hale gelmişti.

Babam beni hiç sevmedi ama en azından annemi çok sevdi.

Çocukluğumun hatırladığım ilk ve tek güzel yılları o koca evde katı kurallarla yalnız başıma geçti. Sicilya'nın eski ve fakir binalardan oluşan dar yokuşları aşılıp tepeye ulaşıldığında büyük kilisenin hemen yanında, şehrin her köşesinden gözüken tek gösterişli evdi belki de orası. Şimdilerde hatırlamakta zorlandığım anılarım bana mor salkım ve zeytin ağacı kokularını, ince kumdan sahiline vuran dalgalarını, Katolik kilisesinin beni hep ürküten çan seslerini anımsatıyor. Ve bu anıların her biri bana annemin bu hayatı nasıl istemediğini, babamın bu yüzden benden ne kadar nefret ettiğini fısıldıyor.

Arada bir gelirdi babam eve. Dünyanın hangi köşesindeyse o zamana kadar, beni hiç merak etmezdi. Haftalar, hatta aylar sürerdi bazen, ben yine de onu beklerdim. Dizlerini kendine çekmiş, taş merdivenlere oturmuş, belki bugün gelir diye bakışlarını bir an olsun kapıdan ayırmayan o küçük kız çocuğunun görüntüsü gözümün önünden hiç gitmiyor. Onun yalnızlığına ve kederine gömüyorum tüm acılarımı... Artık onu hiç hatırlamamak istiyorum, canımı acıtıyor.

Eve geldiği günlerde yanında getirdiği bir çanta parayı babaanneme verip yüzüme sadece şöyle bir bakış atardı. Ona gülümserdim, sarılmaya cesaret edemezdim. Bana hiç karşılık vermedi. Sadece ufak bir bakışma geçerdi aramızda... Ve ben o bakışmalara hiç olmadık anlamlar yükler, içimdeki sevgi boşluğunu hayallerimde sığındığım babamla kapatmaya çalışırdım.

O zamanlar ne iş yaptığını bilmiyordum. Babamın gerçekte kim olduğuyla yüzleşmem beşinci yaş günüme az bir zaman kaldığı günlerdeydi. Bir şeyler satıyordu o... Ne sattığını anlamıyordum ama kötü şeylerdi bunlar. İşleri iyi gitmemeye başladı bir süre sonra. Evimizin kapısına adamlar dayanıyor, ondan borcunu ödemesini istiyorlardı. Onlardan aldığı beyaz paketleri iade etmek istediğinde kabul etmiyorlardı. Bir gün bir silah çekip babamın boğazına dayadılar. Silahın ne olduğunu bilmemesi gereken bir yaştaydım ama biliyordum. Ardından dönüp bana baktılar. Merdivene çökmüş, korkudan titreyen ellerimle sımsıkı tutunduğum tırabzanların arkasından gizlice onları izliyordum. Babamın da mı elleri titriyordu? Neden? Babam korkuyor muydu? Babalar korkar mıydı?

Boğazına silahı dayamış olan adam yavaşça bir şeyler fısıldadı ve olduğum yönü gösterdi. Babamın bakışları bana kaydığında gözlerinde hiçbir ifade yoktu. Babalar bazı şeyler için korkmalı mıydı? Öyleyse neden şimdi korkmuyorlardı?

Sertçe yutkundum ve bu düşüncelerin hepsini atmaya çalıştım kafamdan. Olmadı.

Bu şekilde geldim İstanbul'a. Uzun ve zahmetli bir yolla, kötü şartlarda.

Yanağımı yasladığım soğuk ve nemli zeminden insanların adımlarını izlerken kendimi suçladım hep. Yerde yatmak karnımı ağrıtıyor, buz gibi hava boğazımın şişmesine sebep oluyordu. Sıcak yatağımı özlüyordum, kirli bir deponun zemininde öylece uzanırken... Gözlerimi sımsıkı yumuyor, Sicilya'nın daima denize çıkan dar sokaklarını hayal ediyordum. Ellerimle kulaklarımı sımsıkı kapatıyor, buradaki çocukların acı dolu çığlıklarını değil dalga seslerini duyduğuma kendimi inandırıyordum. Hayır, kendi kanım değil bu koku, mor salkım ve zeytin ağaçları...

Karnıma yediğim tekmelerin acısını, dudağımın kenarından akan kanın tadını umursamadan sırtımı yasladığım zeminden yukarıya baktım. Karanlığı değil, yıldızları görmeye çalıştım.

Dünyanın farklı bölgelerinde böyle insan, özellikle çocuk ticaretinin yapıldığı alanlar vardır, hayatımın yaklaşık dört yılı böyle bir yerde geçti. Bir çocuk için oldukça uzun bir süreydi bu. Genelde bir gelen birkaç hafta içinde ya bir pedofiliye, ya kuryeliğini yapması için organize bir suç çetesine veyahut organ mafyasına satılırdı. Eğer şanslıysa bunlar başına gelmeden kötü şartlardan, hijyensizlikten, soğuktan ve açlıktan çoktan hayatını kaybetmiş olurdu. Evet, bu iyi olan seçenekti.

Dillerini bilmiyordum, oradaki çocuklar gibi sokakta bulup kaçırdıkları bir kimsesiz değildim. Daha önce hiç tek başıma hayatta kalmaya çalışmamıştım. Onlardan farklıydım ama yaşayabilmek için çabuk adapte olmak zorunda kaldım.

Mutfakla ilgileniyor, getir götür işleri yapıyor, genellikle ortalığı temizliyordum. Kan lekeleri... Kan lekelerini sevmezlerdi.

Fakat orada dört sene kadar uzun bir süre kalmamın tek sebebi keşke bu olsaydı.

Dokuzuncu yaşıma yaklaşırken, artık oradaki en büyük çocuklardan birisiydim. Bütün hayatımın neredeyse yarısını yerin altındaki bu sığınakta geçirmiştim. Sanki buradan başka hayat yokmuş gibi geliyordu artık. O kadar umutsuz ve çaresiz bir haldeydim, o kadar çok deneyip yenilmiştim ki artık kaçmaya mecalim bile kalmamıştı. Kabullenmiştim her şeyi.

Elimdeki çay tepsisiyle deponun ön kısmındaki ufak ofise girdiğimde gözlerimi yerden kaldırmamaya özen gösteriyordum, onunla göz göze gelmemek için... Odada sesinden tanımadığım iki adam vardı. Muhtemelen ticaret için gelmişlerdi, çocuklara bakıp birkaçını seçip götüreceklerdi. Hep böyle olurdu. Çay tepsisini ortadaki sehpaya bırakıp kenara çekileceğim esnada "...şimdi sizi Vahit Ağabey mi yolladı?" diye lafı ağzında geveleyerek konuşan Kabil bir anda beni belimden tutarak kendine çekti. Dikkatli bakışlarını karşısındaki bu iki adamdan hiç ayırmadan yaptı bunu. Onun yakınına girdiğimde burnuma dolan o iğrenç koku ne yazık ki tanıdıktı. Midem bulanıyordu. Uzaklaşmak istedim ama çelimsiz ve zayıftım, benim aksime o çok güçlüydü.

"Evet, güvenilir olduğunuzu söyledi." dedi karşısında oturan adam Kabil'in aksine düzgün bir konuşma biçimiyle. Nazik bir ses tonu vardı.

"Doğru demiş demesine de... Ben nereden bileyim sizin bu anlattıklarınızın doğru olduğunu?" Kucağına oturttu beni. İçimden gelen kusma isteğiyle birlikte bağırmak, çığlık atmak, onun belimi saran büyük ellerinden kurtulmak istedim. Katlanamıyordum bana dokunmasına. Ama istediğim hiçbir şey için gücüm yetmiyordu.

"Bir şüpheniz mi var?"

Elimi yavaşça karnıma bastırdığı elinin üzerine koyup itmeye çalıştım, yapamadım.

"Yok, estağfurullah..." dedi Kabil. Oturduğu plastik sandalyede öne doğru eğilmişti. Sigarasına eşlik eden iğrenç bir kokusu vardı, hala daha onu hatırladıkça burnuma doluyor bu iğrenç koku! O pis ağzını, sararmış bıyıklarını düşündükçe çıldıracak gibi oluyorum! "Zaten şüphe edeceğim bir insan olsan bu kapıdan canlı çıkamazsın." dediğinde ağzını kocaman açarak bir kahkaha attı.

Elini bir kez daha itmeye çalıştım, daha sıkı tuttu beni.

Cesaret edip gözlerimi yavaşça yukarıya kaldırdığımda karşımda oturan boğazlı kazaklı, gözlüklü, kumral saçlı ve sakallı, otuzlu yaşlarının başında gibi duran bir adamla karşılaştım. Omzunun üzerinden dönüp ayakta dikilen arkadaşına baktı, içinde bulunduğu bu durumdan hiç hoşlanmadığı belliydi. Daha önce bu odada gördüğüm adamların hiçbirine benzemiyordu. Kabil'e de benzemiyordu.

"Ne kadar?" diye sordu Kabil'in kahkahasının bitmesini bekledikten sonra. İfadesiz bir yüzle bakıyordu ona. "Neden? Hepsini alacak mısın?" diye sordu Kabil alayla.

Adam ince dudaklarını birbirine bastırdı, gördüğü muameleden rahatsızlığını anlayabiliyordum. Gözleri odanın içinde gezinirken bana takıldı, sonra bakışlarını çekti. Ardından kendini tutamayıp yine bana, daha doğrusu Kabil'in bana doladığı koluna bakakaldı. Kabil diğer elindeki yaralı parmaklarının arasında tuttuğu sigarayı dudaklarına götürüp bütün odayı pis bir dumanla kapladığında kendimi tutamayıp öksürmeye başladım.

"Bu çocuk ne kadar?" diye gösterdi adam beni başıyla. Korkmam gerekirdi belki ama korkmadım, çünkü Kabil'in beni vermeyeceğini zaten biliyordum.

Yavaşça bana doğru eğilip dudaklarını kulak hizama getirdi. Bu hareketi bütün tüylerimi diken diken etmişti. İrkilerek geri çekilmeye çalıştım. Dilini damağında şaklatıp, "O satılık değil." dedi tuhaf bir ses tonuyla...

Gözlerimi onun nefesini hissettiğim yerden çekip karşımdaki adama baktığımda, yüzündeki ifadesizliğin gölgesine saklanan öfkeyi görebilmiştim. Derin bir nefes aldı, her şeye rağmen kontrolünü koruyabiliyordu. "Neden?"

Kabil yanağıma bir öpücük bırakıp sigarasından içmek için geri çekildiğinde, "Onunla sadece ben vakit geçirebilirim..." diye mırıldandı. "Başka bir kız çocuğu daha var, yeni geldi. Daha ufak bundan. Onu vereyim sana."

Bir anlığına içimde doğan umut ışıltısı nasıl söndüyse omuzlarım da öyle düştü... Adam sertçe yutkundu. Bakışları Kabil ile benim aramda gidip gelirken ne diyeceğini bilemiyor gibiydi.

"Ne kadar paran var?" diye sordu Kabil son nefesini aldığı sigarasını küllüğün içinde söndürürken. Kucağından kalkmaya çalıştım, izin vermedi.

Adam bakışlarını yukarı kaldırıp, "İki kız çocuğu istiyorum ben. Ne kadar?" dedi kararlılıkla.

"Uzatma, kes." dedi Kabil sertçe. "Öteki kızı getirirler istiyorsan. Ha, bir de... Bir oğlan daha var, biraz hastalıklı ama o da işini görür..." dedi imalı bir ses tonuyla.

Gözlerim kocaman oldu, dönüp Kabil'e baktım. Kimden bahsettiklerini biliyordum!

Adam gözlüğünü ortasından tek parmağıyla geri ittikten sonra "A-Anlamadım..?" gibisinden bir şeyler mırıldandı rahatsızlıkla. Bakışlarım arkasındaki arkadaşına kaydı. Ayakta, kollarını göğsünde bağlamış gergince bizi izleyen esmer bir adam... Hiç konuşmamayı tercih ediyordu. Ona baktığımı fark edince hafifçe bana gülümsemeye çalıştı ama başarılı olamadı. Ne düşünerek bunu yaptığını bilmiyorum.

"Hasta bir oğlan var diyorum..." dedi Kabil daha kuvvetli bir sesle. "O da işini görür. Ağlayıp zırlamaz, uslu uslu ne istiyorsan yapar. Al tepe tepe kullan."

Kardeşim hakkında yaptığı imalar kafamın içinde yankılanırken korkuyla omzumun arkasından dönüp kapının orada olduğunu bildiğim çocuğa baktım. Kaldığımız koğuşun nöbetçisi olarak seçilmiş; en büyük, en iri ve en merhametsiz olan çocuktu o. Elindeki sopasıyla bir an olsun başımızdan ayrılmaması için gardiyan gibi eğitmişti onu Kabil. O da burada zarar görmeden hayatta kalabilmenin tek yolunun bu olduğunu anladığı için, sanki kendi de insan değilmiş gibi, sanki onun canı da en az bizimki kadar yanmıyormuş gibi hiç acımazdı bize. Bu yüzden her daim korkardım ondan.

Senelerdir buradaydı o, tıpkı benim gibi, tıpkı burada edindiğim kan bağımın olmadığı kardeşim Özgür gibi.

Onun adı Koral'dı.

Kapının oradan içeride konuşulanları dinliyordu. Korku dolu gözlerimle karşılaştığında önce bir süre ifadesiz kaldı. Çırpınıp Kabil'in kucağından kalkmaya çalıştım ama başaramadım. Koral işaret parmağını yavaşça dudaklarına götürdü ve 'Sessiz ol.' dedi sadece ağzını oynatarak.

Gözlerime dolan yaşlarla ona bakıyordum. Nasıl sessiz olabilirdim ki?

"Koral!" diye seslendi Kabil. "Git Özgür'ü getir."

Özgür... Sıcak bir evin sıcak bir köşesinde bu hayata esir olmaktan kurtulmuşken ona sımsıkı sarıldığımda, bana "Onu sen yaşattın." diyeceklerinden henüz haberimin olmadığı erkek kardeşim.

Bir kumarhanenin alt katında yerde bulduğum silahı can havliyle hiç düşünmeden karşımdaki adamın sırtına doğrultup vurduğumda, öldürürken kim olduğunu bile bilmeyeceğimden henüz haberimin olmadığı erkek kardeşim.

İnsan kardeşini nasıl tanımaz?

İşte o gece benim hayatımın dönüm noktası oldu. Büyük bir yangın çıktı sığınakta, bir anda etrafımı tanımadığım silahlı adamlar sardı. Yükselen alevler, çığlık çığlığa çocuklar...Kıyamet gecesi gibi bir geceydi, hala hatırladıkça korkuyorum. Ama o gece hayat benim için, Özgür için ve Koral için yepyeni bir yol çizdi.

Kurtulmuştum oradan, kurtulmuştuk.

O geceden sonra yaşamaya başladım Esat'ın, yani Kabil'in ofisinde karşılaştığım o nazik adamın evinde. Bu iki katlı, bahçeli, oldukça eski ama sıcak evi evim belledim. Hayatta bir şeylere inanmak ve umutlanmak benim için hep zordu, inanmaktan korkardım çünkü umutlandığım şeyin hayal kırıklığı daha büyük olurdu. Ama hayatımda ilk defa gerçekten mutlu olabileceğime o zaman inandım. Özgür ve Koral'la şöminenin başında yere oturup tarçınlı kurabiye yediğimiz akşamlarda, Koral'ın bize bisiklet sürmeyi öğrettiği günlerde, Esat'ın veya Doktor'un elimden tutup beni gezdirdiği ormanlarda, Doktor'un eşinin doğum günüm için yaptığı çilekli pastada, bahçeye zeytin ağacı fidanı ektiğimizde...

Gerçekten farklı bir hayatım olacaktı artık...

Olmadı

Hayat, bu evin çatısının altına sığınmış çocuklar arasından en çok bana acımadı.

✦

Elim kapı ziline uzandıktan sonra bir süre durdum. Bu öyle uzun bir süreydi ki, bu süre boyunca ruhum defalarca kez cennetle cehennem arasında gidip geldi. İki tarafın da kapısını çaldım, içeri alınmak için bekledim. Fakat bunun yerine arafta sıkışıp kaldım ve yüz binlerce yıl kayıp bir ruh olarak dolanmanın ızdırabını çektim. En sonunda Tanrı bana acıdı ve sivri parmağının ucuyla beni Cehennem'in kapısına doğru itti. "İşte," dedi. "Senin ait olduğun yer burası."

Yalvardım ona. "İyi bir insan olmak istiyorum ben. Affedilmek istiyorum." dedim.

Dedi ki, "Sen öylesine kirlisin ki, cehennemde yürürken yollarıma bıraktığın izleri ben bile temizleyemem."

Pencereden dışarıya vuran sıcak sarı ışığın altında hareketlenmeler gördüm. Geçti bir silüet perdenin arkasından...

"Çok yoruldum... Biri artık beni evine kabul etsin istiyorum." dedim.

Kim olduğumdan habersiz adım sesleri bana doğru yaklaştı.

Dedi ki, "Seni ben bile kabul etmiyorum, rahat bırak temiz olanları."

Kapı yavaşça aralandı ve kahverengi boğazlı kazağı, kemik çerçeveli yuvarlak gözlükleri ve dağınık kumral saçları, sakallarıyla en eski çocukluk hatıralarımdan kalan bir adam karşıma dikildi.

Yalvardım Tanrı'ya... "Senden bir şey istemeyi bırakalı çok oldu, anladım beni sevmediğini... Ama n'olur bu sefer izin ver, bir evim olsun."

Cevap vermedi.

Geçmiş bir güz rüzgarı, kırıntılar, fotoğraflar, anılar, tozlar ve bulutlar... Sıcak bir evin aralık kapısının iki farklı tarafında dikiliyoruz her ikimiz. Birbirimize bakıyoruz çaresizce...

Sessizlik...

Uzuunnn bir sessizlik...

"G-gelmeyecektim..." diye söze başlamaya çalıştım. Soğuktan alt çenem titriyordu. Hala deli gibi bir yağmur yağıyordu ve ben o yağmurun altında dikilip öylece onları seyrederken saatlerimi geçirmiştim. Sert bir rüzgar esti arkamdan, ıslak saçlarımı canımı acıtmak istercesine suratıma çarptı.

"Gelmeyecektim aslında... Kendimi ikna etmek için çok sebep saydım kendime. Sonra..." Konuşamıyordum. Çenem tir tir titriyordu!

Ve ne yazık ki sadece soğuktan değildi bu.

Yanaklarımı ıslattı sıcak damlalar, o an anladım. Üşüyen bedenim değil kalbimmiş, ağlıyormuşum sadece...

"Sonra saydıkça fark ettim. Ben kendimi geri dönmeye değil, buraya gelmeye ikna ediyormuşum."

Gözlerimi yumdum. Yüzümü inceleyen o ifadesiz, dikkatli bakışları görmek canımı acıtıyordu. Neden bana öyle bakıyordu? Neden beni hala kapıdan kovmamıştı? Keşke beni görür görmez kapıyı suratıma çarpmış olsaydı. Bana öyle bakması canımı acıtıyordu!

Başımı eğdim utançtan. Titreyen vücudumu tutabilmek için tırnaklarımı kanatana kadar avuçlarıma batırdım, işe yaramıyordu.

Nefes almaya çalıştım sonra. Boğazımdan geçen hırıltılı nefesin bıraktığı etkiyle acı dolu bir inleme döküldü dudaklarımdan. "Ahh..." Tanrı nefes almamı bile istemiyordu artık.

Yaşlar gözlerimden hızlı hızlı dökülürken burnumu çekip yanaklarımı elimin tersiyle silmeye çabalıyordum anlamsızca, yetişemiyordum ki...

Ne başımı kaldırıp onun gözlerinin içine bakmaya, ne de tek bir söz daha söylemeye cesaretim kalmıştı.

Uzun bir sessizlik daha.

Yağmur, biraz daha yağmur...

Beni sevmeyen bu şehrin bütün insanlarının acılarını omuzlarıma bir yük gibi bırakan yağmur...

Sıcak bir yuvanın kapısının iki farklı tarafında duran iki yalnız ruh...

"Bir şey söyle." diye fısıldadım. "Bir şey söyle... Orada öyle durma. Tüylerim ürperiyor sen orada öyle durdukça, o görünüşünle." *

Cehenneme sürüklenmeden önce çok kez gidip cennetin ağır tokmaklı kapılarını çaldım ben. Kabul edilmeyi bekleyen çaresiz bir ölümlü gibi çöktüm yere en sonunda, oturdum, dedim ki Tanrı'ya, "Ya kov beni cennetinden, ya da içeriye kabul et beni. Ama ruhumu böyle arafta bırakma."

Şimdi yine anıyorum onun adını. Diyorum ki, "Ya kov beni cennetinden, ya da içeriye kabul et beni. Ama ruhumu böyle arafta bırakma."

Tanrı bana bir kez daha cevap vermiyor.

"Ne söyleyeyim?" dedi Esat kısık bir sesle ve ilk defa sessizliğini bozmuş oldu. Çocukluğumdan kalan sıcak, şefkatli sesti bu. Çaresizce bakıyordu bana. Omuzlarım sarsılana kadar hıçkırıklara boğuldum. "Bil-bilmiyorum..." diyebildim sadece.

Derin bir nefes almak için başımı kaldırdığım sırada onunla karşılaştım, Esat'ın arkasında dikilip dikkatli bakışlarla beni izleyen bir çift gözle.

Onun adı Koral'dı.

O kirli bir bataklığa saplanmış hayatımı kurtaran, hasta kardeşimi sonsuza dek korumak için bana söz veren, bisiklete binmeyi ve tarçınlı kurabiyeyi çaya bandırmayı öğreten, gerçek olmayan korkunç canavarlardan değil insanların içindeki şeytanlardan korkmamı söyleyen çocuktu.

Şimdilerde Koraltan Merkan diyorlar ona. Ama ben artık onun kim olduğunu bilmiyorum.

Gözlerimiz uzun bir süre boyunca kenetli kaldı. Belki de bu hallerimiz değil, bundan on altı sene önceki biz birbirine bakakalmıştı. Şimdi karşımda uzun boylu, iri yapılı, kumral saçlarına özenle fön çekilmiş, üzerinde pahalı ve şık bir gömlekle dikkat çeken yetişkin bir adam yoktu. Bir toz bulutu aldı yuttu onu. Geçmişten birini getirdi. Çok daha gerçek, çok daha tanıdık birini... Yüzünde yara izleriyle, kirleriyle, ama gözlerinde hiç sönmeyen ışıltısıyla bana bakan ufak bir çocuğu... Bana uzanıyor, gecenin ortasında üşürken beni üzerindeki battaniyenin altına çekiyor bu çocuk. "Korkma," diyor. "Kurtulduk."

Kurtulmadık Koral. Sen kurtuldun.

Onunla bir sene önce de karşılaştık. Dünya'nın uzak bir köşesinde, Monte Carlo'da bir kumarhanede. O gece büyük bir çatışma çıktı ve ben çıkan çatışmada Özgür'ün ölümüne sebep oldum. Şimdi ise yüzsüz bir şekilde kapısını çalıp karşısına dikilebiliyorum...

Lütfen beni kapıda bırakma Koral, hayatım tehlikede.

Esat arkasında bir noktaya gözlerimin uzun bir süre takıldığını fark ettiğinde Koral'ın varlığını anlamıştı. Ona dönmeden hafifçe omzunun üzerinden baktı. Ne yapacağını bilemiyor gibiydi o an.

"Esat," dedi Koral. Hatıralarımda canlı kalan ses tonu değildi bu. Bir yabancıya aitti. "Kapıyı kapat."

Esat çaresiz bir kabullenmişlikle başını yere eğdi. Gözyaşlarımdan buğulanan gözlerimle ona bakarken ne yapacağını anlamaya çalışıyordum. Kapıyı... Kapıyı kapatmayacaktı değil mi..?

Son bir kez baştan aşağıya süzdü beni, eli kapı koluna gitmeden hemen önce.

Sıcak bir yuvanın kapısının iki farklı tarafında duran üç yalnız ruh...

"Yapma!" diye bağırdım ağlarken. Ne olduğunu anlamadan o birden yüzüme kapanmak üzere olan kapıyı itmeye çalışmıştım. "Esat, lütfen beni dinle. Anlatmam gereken şeyler var. Lütfen..." Çaresizce, bunun benim son şansım olduğunun bilinciyle aklıma gelen her şeyi söylüyordum. "Peşimde adamlar var. Fazla vaktim kalmadı. Bir senedir kaçıyorum ama yakalanmak üzereyim, lütfen..." Yutkunmaya çalıştım, ağlarken konuşmak çok zordu. "Lütfen..." dedim bir kez daha. Bir faydası olmadı.

İçeriden tanımadığım bir ses "Ne oluyor orada?" diye seslendi ve hemen ardından esmer bir çocuk koridorda belirmişti.

Esat kapıyı kapatacakken ona bir kez daha engel olmaya çalıştım.

"Esat... Küçük kızı aradığınızı biliyorum, size yardım edebilirim!" Söylediğim son sözle Esat'ın eli olduğu yerde donakaldı.

"Kim bu?" diye soracaktı ki Koral'a...

"Esat kapıyı kapat!" diye bir gürleme geldi birden içeriden! Ben bile olduğum yerde irkildim. Ama görmezden gelmeye çalıştım onu, Esat ilk defa tam olarak gözlerimin içine bakıyordu şimdi. "Onu gördüm, nerede olduğunu biliyorum. İnan bana..." dedim oldukça sakin bir ses tonuyla. İşte bana aynen yüzündeki bu ifadeyle, bu duygularla bakmasını istiyordum. Kalbinin aynen böyle yumuşamaya başlamasını istiyordum. Bana inanmasını istiyordum.

"Nasıl..?" diye sormaya yeltenmişti Esat kısık bir sesle, ama Koral öyle bir öfkeyle gelip kapıyı suratıma çarptı ki şimdi olduğum yerde donakalma sırası bana geçmişti! Neye uğradığımı şaşırdım. Sadece... Sadece öyle bakakaldım işte...

"İnanma ona!" diye bağırışlar geliyordu içeriden. "Kandırmaya çalışıyor bizi görmüyor musun?" Esat ne diyordu bilmiyorum ama öteki çocuk Koral'ı sakinleştirmeye çalışıyordu.

Alnımı kapıya yasladım yavaşça, kalbimdeki bütün acıları alıp oraya akıtmak istedim. Sıcak bir yuvanın dışında bırakılan tek yalnız ruhtum şimdi ben...

Karşılığında Esat Koral'a ne söyledi bilmiyorum ama hemen ardından Koral "Çünkü o Özgür'ü öldürdü! Anlıyor musun!? O kız Özgür'ün katili!" diye bağırdı.

Elimi kaldırdım ve yavaşça beni dışarıda bıraktıkları kapıya yasladım avuç içimi. Canım acıyordu. Söylediği her bir söz cam kırığı gibi tenime batıyordu. Derin nefesler almaya çalışırken omuzlarımı sarsan hıçkırıklarım artmış oluyordu sadece.

Bu soğuk ve ıslak kapıya dokunmak, bir eve dokunmak kadar güzel hissettirir miydi?

Beni neden içeri almıyorsun Koral? Bir zamanlar burası benim de evimdi.

Bir adım geri çekildim, bir adım daha, bir adım daha... İçeriden bağırış sesleri gelmeye devam ediyordu. Eğilip basamaklara oturdum, dizlerimi kendime çekip kollarımı sardım. Sırılsıklamdı yer ama umurumda değildi, ben de öyleydim zaten.

Eski, çok eski bir hatıranın son kalan kırıntıları zihnimi işgal etmeye başladı.

O hatırada da aynen böyle dizlerimi kendime çekip kollarımı etrafına sarmıştım. Çocukları cezalandırmak için kullandıkları hücrelerden birinin içinde, kendi kanımın üzerinde oturuyordum. Üzerimde kirli iç çamaşırları vardı sadece. Ağlamıyordum o gece, çünkü daha fazla ağlayacak gözyaşım kalmamıştı. Tepkisiz bir halde, yerde öylece oturuyordum...

"Bilmiyorsun," dedim Koral'a. Başını duvara yaslamış, ayaklarını uzatmış öylece duruyordu. O da en az benim kadar ifadesiz bir halde karşısındaki duvara bakıyordu. "Özgür'e çok kötü şeyler yapıyor, bilmiyorsun..."

Dudağının kenarı patlamıştı. Başını yavaşça bana çevirip baktı donuk gözlerle. Ağlamıyorduk, hayır ikimiz de ağlamıyorduk.

"Sana yaptıkları kadar kötü mü?" diye sordu. Canı çok acıyor olmalıydı. Benim daha çok acıyordu.

"Evet." dedim utançla başımı dizlerime gömüp saklanmaya çalışarak. "En az o kadar kötü."

Ağlamayacağım, dedim kendime. Ağlamayacağım, ağlamayacağım... Ağlamamak için kendimi o kadar çok sıkıyordum ki titriyordum. Görüyordu bunu. Hemen ardından ise daha fazla dayanamayarak bağırarak, yaşadıklarım gözümün önüne geldikçe çığlık atarak ağlamaya başlamıştım! O pisliğin bana dokunuşu, tenimde bıraktığı izleri, beni bağlamasını, canımı yakarken bundan zevk alması... İçimdeki her şeyi kusmak ve bana bıraktıklarından kurtulmak istiyordum ama yapamıyordum.

"Kurtulacağız..." dedi Koral halsiz bir biçimde. Konuşmakta zorlanıyordu. O öyle söyleyince daha çok ağladım, ciğerim koparcasına bağırarak... Bir faydası yoktu ki.

"Ben buradan hiç kurtulamayacağım. Beni öldürecek!" dedim başımı onun omzuna yasladığımda.

Hemen ardından hücrenin kapısına öyle sert vurdular ki ikimiz de olduğumuz yerde korkuyla titreyerek dönüp oraya baktık.

Metal kapıya üç sert vuruş...

Aşina olduğum susturulma uyarısı...

Senelerce, senelerce, senelerce zihnimde yankılanan o ses...

Başımı dizlerimin arasına gömerek anılarımdan kurtulmak istedim. Yapamadım. Boğazımı saran ve beni bir çamur bataklığına çekmek isteyen eller gibiydiler.

Tam bu esnada sokağın ucundan hızla yaklaşan bir araba sesi duymaya başladığımda gözlerim aralandı. Biraz sonra arabanın farları evin bahçe duvarına vuruyor haldeydi ve ben ne yapacağımı bilemeyerek orada durmaya devam ettim. Takip mi edilmiştim? Benim için mi gelmişlerdi acaba? Bu düşünce midemi allak bullak etti. Korkmalı mıydım, kaçmalı mıydım?

Evden hala kavga sesleri yükseldiği için, Koral'ın bitmek bilmeyen bağırışları sokağa kadar taştığı için sanırım fark etmediler. Şimdi Esat da, diğer çocuk da ona aynı şekilde karşılık veriyordu.

Araba park ettiğinde dönüp eve baktım, bahçe kapısına baktım, sonra bir daha eve baktım. Avuç içlerim karıncalanmaya başlamıştı. Ayaklandım yavaşça.

Biraz sonra bahçeden içeriye genç bir kız girdiğinde, onun şaşkınlık dolu mavi gözlerini gördüm. Kapının önünde, basamaklarda oturan yabancı birisiyle karşılaşmayı hiç beklemediği belliydi.

"Eğer o kızı içeriye almaya kalkarsan yemin ederim ki olacakların önüne ben bile geçemem Esat!" Koral öfkeden deliye dönmüş bir biçimde bağırırken kızın bakışları benimle ev arasında gidip geliyordu.

İlk görüşte tanıdım bu kızı. Siyah, omuz hizasında küt saçları ve kahkülleri vardı. Geniş alın yapısı, belirgin ve yuvarlak elmacık kemikleri ve hatta bembeyaz teni aynı fotoğraflarındaki gibiydi. Buz mavisi güzel gözleri, kemerli burnu ve dolgun dudakları da öyle... Benden daha kısa ve benden daha zayıftı. Ama ayağındaki platform topuklu botları sayesinde, şimdi ikimiz böyle karşı karşıya ayakta dikilirken, o benden daha uzun görünüyordu. Aramızda yaklaşık beş metre vardı. Beni yağmurdan korumaya yetmeyen ince kıyafetlerimi, ıslak ve dağınık saçlarımı süzdü. Onun da üzerinde siyah, deri bir trençkot vardı.

O güzel ama soğuk gözlerinin arkasında oynayan gölgeleriyle, "Sen kimsin?" dedi bana sakin ve ifadesiz bir biçimde. İçerideki kavganın benim yüzümden yaşandığını çoktan anlamış olmalıydı.

Dudaklarım aralandı ama söyleyecek bir şey bulamadım. Zaten çenem titriyordu soğuktan. Bu esnada bana doğru yürümeye başladı. "Geçmişte kim olduğu umrumda değil! Hatırlamıyorum, unuttum onu! Anlıyor musun beni!?" diye bağırdı Koral ve ikimiz de dönüp o yöne doğru baktık.

"Bana bağırma! Sana sadece derdi neymiş bir öğrenelim dedim. Bu kadar öfkeden deliye dönmeni gerektirecek bir şey söylemedim!" diye çıkıştı Esat.

Kızın gözleri bir arkamdaki kapıya bir bana bakarken bir şeyleri çözmeye çalışıyordu. Omzumdaki çantayı karıştırmaya başladım. Konuşacak kelimeler bulamıyordum ama en azından gösterebilirdim. Yağmur hala yağmaya devam ediyordu. En sonunda elime geçen fermuarlı, plastik poşeti kıza doğru uzattım.

"Bu ne?" diye sordu.

"Esat sen aptal mısın?" dedi evin içinden başka bir ses. Bu sanırım içeride gördüğüm o yabancı çocuğa aitti. Koral'a destek çıkıyordu. "Gerçekten inandın mı bu söylediğine?"

"İçine bak." dedim usulca. Bir posta getirmiştim ve işte şimdi onu sahibine teslim ediyordum.

"İnandığımı söylemedim! Sadece bir dinleyelim, belki gerçekten bir şeyler biliyordur dedim." Bakışlarım omzumun üzerinden eve doğru kaydı. Pencerenin önünde hızla hareket eden gölgeler gözüküyordu, benim yüzümden başlayan hararetli bir tartışmanın içindeydiler. Dudaklarımı birbirine bastırdım.

Kız poşetin fermuarını açıp içindeki ufak çocuk hırkasını çıkarttı. Gözleri şaşkınlıkla aralandığında şoka girmiş bir halde bana bakıyordu.

"Bu... Bu..." diye başladı ama devamını getiremedi.

"Kumru'ya bir kez daha kanacak kadar aptal değilim ben!" diye bağırdı Koral ve hemen ardından büyük bir cam kırılma sesi geldi. İkimiz de o yöne baktığımızda karanlıkta, yerde duran sert bir cisim gördüm.

"Senin adın Kumru mu?" diye sordu kız bunu duyduğunda. Yüzünde tarif edemediğim türden bir ifade vardı. Şüphe mi, şaşkınlık mı... Bilmiyorum.

"Evet. Adım Kumru." dedim. "Bak..." Kelimelerimi özenle seçmeye çalışıyordum ama çok zordu. "Kardeşinin başına gelenleri biliyorum. Beni dinle." Bir adım atıp aramızdaki mesafeyi kapattım. Elindeki örme hırkayı hayatı pahasına sımsıkı tutuyordu şimdi. Ağlamamak için kendini var gücüyle sıkıyordu. "Ben daha önce senin kardeşini gördüm, onunla aynı evde kaldım." Tam gözlerinin içine bakarak tane tane konuşuyor, bana inanmasını istiyordum. "Şu anda kiminle olduğunu biliyorum ve sana yardım etmek istiyorum."

"Duru nerede?" diyebildi sadece, titreyen sesiyle. Göz yaşını elinin tersiyle sildikten sonra "Nerede gördün onu?" diye sesini yükseltti. Kardeşinin başına gelebilecek bütün kötü şeyleri aklından tek tek geçirdiğinden emindim o an. "Neden bana yardım etmek istiyorsun?" dedi sonra da şüpheyle.

"Çünkü benim de yardıma ihtiyacım var." dedim tüm samimiyetimle. "Hayatım tehlikede, uzun zamandır kaçıyorum ama artık kaçacak yerim kalmadı. Yakalanmak üzereyim, fazla vaktim yok."

"Kimden kaçıyorsun? Duru'yla ne alakan var?" Bana karşı gardını almıştı, mesafeliydi ama bir o kadar da çaresizdi. Kız kardeşi senelerdir kayıp olan bir ablanın çaresizliğiydi onunki...

"Hepsini anlatacağım. Zaten bunun için buraya geldim." Etrafıma bakındım telaşla. "Ama bak, dışarıda olmam bile hayatımı tehlikeye atıyor. Lütfen içeride konuşalım."

Tam "T-Tamam..." dediği anda arkamdaki kapı aralandı . "Güneş." dedi Koral sert bir sesle. "İçeri geç."

"Koral..." diye söze başladı Güneş ama devamını getiremedi.

"Ne dedi sana? Kardeşini bulmana yardım mı edecekmiş? İnandın mı sen de bunlara?" dedi hırsla. Dönüp ona baktım. Evet Koral, Güneş bana inanmaya başlamış gözüküyor. Tıpkı senin arkandan beni kaçamak bakışlarla süzen Esat gibi. "Yalan söylüyor. Onun kim olduğunu bilmiyorsun Güneş, çabuk yanıma gel." dedi korumacı bir tavırla, ama Güneş hiç hareket etmedi. Bunun yerine elindeki yün hırkayı onu gösterdi. "Duru'nun hırkası bu." dedi sakince.

"Ya nereden biliyorsun, saçmalama! Geç içeri!" diye bağırdı ona Koral, bu esnada öfkeyle elini saçlarına geçirmişti.

Güneş "Kardeşimin hırkası işte Koral, biliyorum! Bak!" deyip beyaz hırkanın sol bileğindeki ufak lekeyi gösterdi. "Bu hırkanın kolunda aynı bu leke vardı. Duru'nun hırkası bu."

Koral'ın alevler çıkan gözleri bana çevrildi. "Nereden buldun bunu?" dedi buz gibi bir sesle.

"Anlatacağım..." Sesim çatladı konuşurken. O kadar uzun zamandır dışarıda, yağmurun altındaydım ki artık boğazım ağrımaya başlamıştı. Kesin hasta olacaktım... Esat'a çevirdim en çaresiz, en yardıma muhtaç bakışlarımı. Eğer bu evden bir kişi bana merhamet gösterecekse, bu kişi sadece o olabilirdi. "Ama lütfen, önce beni içeri alın. Dışarıda tehlikedeyim, saklanmam lazım."

Neşeden uzak, ürkütücü bir kahkaha attı Koral. "Gerçekten seni içeri alacağımı düşünecek kadar kafayı yedin mi sen?"

Güneş'in gözleri Koral ile benim aramda gidip gelirken "Neden içeriye almıyorsun Koral? Görmüyor musun kız donmuş dışarıda." dedi onun bu tavrına anlam veremeyerek. Elindeki hırkayı sımsıkı tutmaya devam ediyordu.

Koral onu duymamış gibi, hala gözlerinden çıkan o yakıcı alevleriyle bana bakıyordu. gözünü bir an bile kırpmıyor, benim üzerimden ayırmıyordu. Sanki beni gözünün önünden bir an olsun ayıracak olursa, sevdiklerine, ailesine zarar verecekmişim gibi davranıyordu...

Bir zamanlar ben de senin ailenden birisiydim Koral. Neden beni içeri almıyorsun?

Onun öfkesinin aksine ben o kadar naif duruyordum ki... Üşüyordum, ıslaktım ve çaresizdim. Omuzlarım tir tir titrerken yaşlar dolan gözlerimle ona bakıyordum sadece. Gözlerimin önünden tüm iyi çocukluk anılarımız geçerken merak ediyordum, hayat ikimizi de alıp nasıl böylesine uzak köşelere fırlatıvermişti?

"Güneş." diye bir ses onu uyardı. Adını bilmediğim, benim için yabancı olan o çocuğa aitti bu yumuşak ses. Esat'ın da, Koral'ın da Güneş'e söyleyemediği gerçeği hepimizin yüzüne vururcasına bir çırpıda söyledi. "Bu kız, Özgür'ün katili."

Koral en sonunda dayanamayıp ikimizin arasına girdiğinde Güneş'i arkasına aldı, sakladı. Güneş şoka girmiş bir halde bana bakakalmıştı. "Git artık buradan, anlatacağın yalanlar kimsenin umurunda değil. Git ve kardeşlerini öldürdüğün başka aileleri kandırmaya çalış biraz da, olur mu?" dedi alayla karışık bir öfkeyle.

Bir gözyaşı döküldü yanaklarımdan usulca. Bir şeyler söylemek, orada öylece durmamak istedim ama kendimi savunamıyordum bile... "Yalan söylemiyorum." Konuşmaya başladığımda gözyaşlarıma engel olamaz hale gelmiştim. "Güneş'e anlattıklarım doğru. Ben gerçekten onun kardeşini gördüm, onunla kaldım bir süre." Sesim çatlıyordu! Lanet olsun sesim çatlıyordu! Ne olurdu sanki böyle zavallı gibi ağlamasam! "Şimdi kiminle olduğunu biliyorum-"

"Siktir git Kumru, hadi..." dediği gibi beni kolumdan tutup öyle bir sürükleyişi vardı ki... Daha önce kalbimin hiç bu kadar kırıldığını hatırlamıyorum bile...

Ona direnecek gücüm yoktu. Çok kuvvetliydi, kolumu saran eli canımı acıtıyordu. Bana dokunuşu eline bulaşan bir kirmişim gibiydi.

Adım onun nefret dolu dudaklarına bu kadar yakışıyor olmasaydı keşke.

Beni bahçeden dışarıya atacaktı tam, ama bir şey onu durdurdu. Bir ses.

"Koral." diye seslendi Güneş arkamızdan. "Bırak onu. İçeriye geçsin, söyleyeceklerini dinlemek istiyorum."

"Güneş saçmalama." Koral ona döndüğünde yüzünde hayal kırıklığı vardı. "Buna sen karışamazsın." dedi Güneş mesafeli bir sesle. Sonra buz mavisi gözleri bana çevrildi. Bakışları soğuktu ama sözleri beni sıcak bir yuvaya davet ediyordu. "İçeri geç. Üşümüş gözüküyorsun, sana sıcak bir çay verelim. Konuşacaklarımız var."

Böylece, bu eski evin kapıları benim için bir kez daha aralanmış oldu. Son bir kez...

Ve tüm ahşap oymalarıyla, taştan duvarlarıyla, cam kırıklarıyla, can kırıklarıyla, göz yaşlarıyla, kahkahalarıyla, huzurlu akşamlarıyla, neşeli akşamlarıyla, şömine başındaki akşamlarıyla, tarçınlı kurabiyeleriyle ve bitki çaylarıyla; gerçekten bir aile olmanın kan bağı gerektirmediğini bu çatının altında yaşayanların gösterdiği bu ev, beni son kez kabul etti.

Kapı aralandı ve içeriye adımımı attım. Tam o anda büyük bir gök gürültüsü duyuldu, yakında gelecek fırtınanın habercisiydi bu.

*Bu replik Ölüleri Gömün oyunundan Martha'nın tiradına bir göndermedir.

✦

Bölüm sonu merakı!

İlk bölüm hakkında ne düşünüyorsunuz? Deli gibi merak ediyorum lütfen anlatın! Yorumlarınızın hepsini okuyorum ve olabildiğince cevap vermeye çalışıyorum.

Öncelikle bazı kurallardan bahsetmek istiyorum.

Ben asla oy verme sınırı falan koymam. En başında da dediğim gibi tek bir kişi bile okuyor olsa sırf onun için yazmaya devam ederim, böyle şeylerin önemi yok. Fakat yorumlarda düşüncelerinizi benimle paylaşıyor olmanız inanın yeni bölüm yazmak için o kadar motive edici oluyor ki! Umarım çekinmeden sevdiğiniz ve sevmediğiniz her şeyi benimle paylaşmaya alışırsınız ♥

Bölümlerin yayın günü olarak pazartesiyi düşünüyorum ama ilginize bağlı olarak kitap ilerledikçe haftada iki güne çıkartabilirim.

Son olarak bölümü yazarken içimi kemirip duran bazı soruları size yönlendirmek istiyorum.

✦Yıldızlar Söndüğünde kitabını nasıl keşfettiniz?

✦ Kumru'nun geçmişi ve yaşadığı iç çatışmalar hakkında ne düşünüyorsunuz?

✦ Kumru gerçekten gördüğü muameleyi hak ediyor mu sizce? Yoksa Koral haksız mı?

✦ Kumru'yla Esat arasında sizce nasıl bir bağ var?

✦ Kumru'nun başına ne gelmiş olabilir ki Merkanlar'ın evinden uzakta büyümüş olabilir?

Sizlere ne kadar çok değer verdiğimi tahmin bile edemezsiniz! Her şey için çok teşekkür ederim! ♥

Instagram & Tiktok: @inspiretothemuse

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.