"Lasciate ogni speranza voi ch'entrate."
✦
ʏɪʟᴅɪᴢʟᴀʀ ꜱᴏɴᴅᴜɢᴜɴᴅᴇ
"Benden önce her şey sonsuzdu;
Sonsuza dek süreceğim ben de.
İçeri girenler, dışarıda bırakın her türlü umudu."
✦
Böyle yazdığını söyler Dante cehennemin kapısında. Şimdi ellerimde kurumuş kandan bir bıçak, sokağın ucundaki o sessiz evi izliyorum. Zamanın bile beni unutacağı kadar uzun bir süredir hiç hareket etmeden karanlığın içinde dikilmeye devam ediyorum; güneşi ben batırdım, geceyi ben doğuruyorum.
Çünkü karanlık her yeri kapladığında yıldızlar daha parlak görünür.
Soğuk... Çok soğuk bir geceydi.
Gözlerimden yüzyılın bütün insanlarına adadığım acılarım geçmeye devam ederken bedenim bana hareket edecek cesareti hiç veremedi. Durdum, sadece durdum. Eğer biraz cüretim olsaydı o gece o bıçağı kendime saplar ve bu hikayeyi daha ilk sayfasında başlamadan bitirirdim, yapamadım. Bunun yerine insanların bana hiç bakmadan gelip geçtiği bu nefret ettiğim şehre ait kirli sokaklardan biri, bütün hissizliğimle beni alıp kendine katarak yerin dibine gömsün diye öylece bekledim.
Saatler, şehirler, insanlar akıp gitti. Ben bekledim.
Gözyaşım yok, hiçbir şey hissedemiyorum... Kalbime mühür vurmuşlar da, bu soğuk bedenime kan pompalamaktan yorgun düşen organım artık çalışmayı reddediyormuş gibi... Bu titreyen eller benim mi gerçekten? Bu dizler, bu nefes nefese parçalanmak üzere olan göğüs kafesi..?
Bir zamanlar pencerelerinden sokağa sarı ışık vuran bu küçük, iki katlı ev bana yuva olacak zannettim. O evin içinde yaşamayı hak edecek kadar 'iyi' insanları ailem zannettim. Ben, varoluşum gereği bu hayatın üvey evladı olarak, kapılarını çalıp yağmurun altında beni içeri alsınlar diye ağladığım o birileri sonunda kapıyı benim için açtı zannettim. Bir kez olsun, sadece bir kez olsun birileri ben yok sayılmayı hak eden sevilmeyecek bir varlıkmışım gibi yanımdan geçip gitmek yerine beni gördü, dinledi ve anladı zannettim. Belki de sadece kendimi kandırdım.
Dakikalar sonra tül perdeyle örtülü pencerelerden birinin önünde hareketlenmeler oluştu. Bir silüet sokak lambasının aydınlattığı karanlık bir odadan alt kata indi. Sonra tülü araladı, pencereyi açtı ve serin rüzgarın içeri dolmasına izin verdi.
Ve böylece onu görmüş oldum. Üzerinde kahverengi boğazlı bir kazak, kemik çerçeveli yuvarlak bir gözlük... Tıpkı çocukluğumdan beri üzerini örtmeye çalıştığım hatıralarımda kaldığı hali... İşte karşımda. Onun adı Esat'tı. Bir zamanlar onu bir baba kadar çok sevmiştim.
Görmedim, duymadım, hissetmedim ama biliyorum, geçmiş dediğimiz bataklıktan gelen bir toz bulutu gözlerimi acıta acıta esir etti beni. O toz bulutunun adı 13 Haziran 2008'di.
O gece de aynen böyle, hiç olmaması gerektiği kadar soğuktu.
Kanlı dizlerini kendine çekip pis, beton duvarın bir köşesine sinerek, dünyanın bütün yükünü taşıyormuşcasına ağır gelen başını Koral'ın omzuna yaslayarak "Ben buradan hiç kurtulamayacağım, beni öldürecek..." diye sessizce ağlayan ufak kız çocuğunu bir daha hiç hatırlamamak üzere içime gömdüğümü zannettiğim geceydi. Şöminenin karşısında, battaniyenin altındaydık. Küçük ellerimizdeki büyük kupaların içinde bitki çayları vardı. Alevlerin turuncu ışığı hem gözlerimi hem karanlık odayı aydınlatırken bundan sonraki hayatımı düşünüyordum. O gece ilk defa kendim için umut dolu bir hayal kurdum. İçinde aynı bunun gibi sıcak bir çay, sıcak bir şömine, sıcak bir ev, bir 'yuva' vardı. Çünkü ben soğuktan nefret ederdim ve soğuk ne zaman tüm yıkımıyla birlikte gelse beni korumak için orada olacak birileri olacaktı artık...
"Kurtulduk." diye mırıldandı Koral uzun sessizliğimizi bozarak. Başımı çevirip ona baktığımda hayatımda ilk defa onu gülümserken görmüştüm. Altın rengi saçlarına alevlerin ışığı vururken her daim çatık kaşlı, kaba ve sert olan bu çocuğa 'iyi bir insan olmanın' aslında ne kadar çok yakışacağını anladım. Hafifçe tebessüm ettim sadece.
O esnada kilidi açılan dış kapının ardından gelen tanıdık sesi işittiğimde aniden oraya dönen başımla birlikte yüzüme koca bir gülümseme yerleşmişti. "Özgür!" diye haykırdım birden neşeyle. Ne ara üzerimdeki battaniyeyi atıp fırladığımı, elimden düşmek üzere olan kupayı son anda Koral'ın yakaladığını bilmiyorum bile. Tek hatırladığım Doktor onu ameliyat ettiği için günlerdir uyutulan erkek kardeşime, hayatımdaki en değerli şeyime kaybetmekten korkar gibi sıkıca sarıldığımdı... O benim en değerli şeyimdi ve ben hayatta en çok onu kaybetmekten korkuyordum.
Ağlıyordum, sanırım ağlıyordum evet... Ama bu gözyaşları saf mutluluktandı. Bir şeyler mırıldanıyordum, hatırlamıyorum. Bana cevap vermeye çalışıyordu ama ona kendini yormaması gerektiğini anlatıyordum. Ben konuşmasa bile anlardım ki onu... Böyle demiştim ona.
Başım onun omzuna yaslıyken, Özgür'ün arkasında duran Doktor'la göz göze geldim. Doktorları sevmezdim, doktorlar çocuklara hep kötü şeyler yapardı. Ama sanırım onu yavaş yavaş sevmeye başlamıştım, o beni çok sevdiğini söylemişti çünkü. "Onu sen yaşattın." dediğinde gülümsemem kocaman bir kahkahaya dönüştü. Hem gülüyor hem ağlıyor, ama Özgür'e sımsıkı sarılmayı asla bırakmıyordum.
Onu sen yaşattın.
On dört sene önce.
Benim gibi bir insanı bile cennetin varlığına inandıracak kadar güzel gözüken bu huzur dolu anı geçmişin bataklığından gelen kirli toz bulutunun beni kendime getirmesiyle kaybolup gitti, geriye sadece kapı eşiğinde beklediğim o cehennem kaldı.
İçeri girenler, dışarıda bırakın her türlü umudu...
Toz bulutu yüzüme çarpa çarpa gerçekleri verdi bana. Huzur gitti, artık huzur yok... Sadece bir kumarhanenin alt katında çıkan çatışmanın ortasında dikilen iki yalnız insan var. Onlardan birinin elinde bir silah... Düşünmüyor, çekip sırtından vuruyor karşısındakini.
Bu kişi benim.
Ve gözlerimin önünde kanlar içinde yere yığılan kişi Özgür.
Onu sen öldürdün.
Sadece bir sene önce.
Ben cehennemin kapısının eşiğinde oyalanıp kaçmaya çalıştıkça Tanrı sivri parmağıyla sırtımdan içeri itti beni. Burası senin olman gereken yer, dedi.
Benden önce her şey sonsuzdu. Sonsuza dek süreceğim ben de.
Ne zaman başladığını bile anlamadığım bir sağanak bastırmıştı şimdi, gözlerimden akan sıcak yaşlarla birlikte hırsını benden alırcasına canımı yakıyordu.
Aynı tül aralandı yine, pencere kapandı. Başımı eğdim, zorlukla yutkundum. Ben istemediğim sürece kimse beni göremezdi, karanlıklar beni severdi. Ellerimin tersiyle göz yaşlarımı sildim, sonra da titreyen avuç içlerime bastırdım tırnaklarımı. Sıkılaşmış nefesimi kontrol altına almaya çalıştım. Dizlerim... Dizlerim neden titriyor? Üşüdüğümden mi? Elimdeki bıçağı alıp kendime saplarsam kalbimdeki bu acı geçecek mi?
Geri dönebilirim, evet geri dönebilirim...
Korkuyorum, hem de deli gibi!
Kaçsam, gitsem bu şehirden? Hep yaptığım gibi, dünyanın hiç bilmediğim başka bir köşesinde bulsam kendimi. Hiç tanımadığım bir insanın adını, dilini, kimliğini giysem üstüne. Her şeyi gömsem yine geçmiş bataklığıma..?
Evet... Hayır!
Evet...
Sence gerçekten geri dönebilir misin Kumru? Adımlarının seni getirdiği yolun sonunda, geri dönebilmeye cesaretin var mı senin?
Hayır. Ama o kapıyı çalmaya da cesaretim yok.
Özgür'ün de ölmeye cesareti yoktu Kumru.
Yürüdüm, yürüdüm ve yürüdüm... Bu şehir, bu sokaklar, canımı acıtan bu sert yağmur ve bu insanlar benden nefret ediyordu. Yolun karşısına geçtim, çaldım o kapının zilini
Çünkü karanlık her yeri kapladığında yıldızlar daha parlak görünür. Ve ben o yıldızları söndürmeye geliyorum.
11.11.2022
