Evin içine adımımı attığım anda, dikkatimi ilk çeken ağır bir sessizlik oldu. İçeride, bir zamanlar gösterişli olduğu belli olan, ancak şimdi yıpranmış mobilyalarla dolu bir salon vardı. Duvar kağıtlarının bazıları soyulmuştu, yerlerde ince bir toz tabakası vardı. Uzun zamandır kimsenin burayı temizlemediği belliydi. Buna rağmen, eve dair tuhaf bir çekicilik vardı; eski ama bir şekilde sıcak.
Kısa boylu, açık kahverengi saçlı adam eliyle oturma odasını işaret etti. “Oraya geç,” dedi. İtiraz etmeden, yöneldiğim koltuğa oturdum. Kollarımı kavuşturup bacağımdaki ağrıyı unutmaya çalıştım ama dikenin neden olduğu acı kendini sürekli hatırlatıyordu. Üzerimdeki şort, Galatasaray formamın şortu, dikenin kolayca geçmesine sebep olmuştu. Başımı kaldırdım, adam hâlâ beni izliyordu.
“Rahat ol, bir şey yapmayacağız,” dedi açık kahverengi saçlı adam, yumuşak bir ses tonuyla. Derin bir nefes aldım, ama içimdeki tedirginlik tamamen geçmemişti. O sırada siyah saçlı adam içeri girdi. Yüzünde kararsız bir ifade vardı. Diğer adama döndü. “Emin misin, Remus? Ya birine söylerse?” dedi, kaşlarını çatarak.
Remus, ona sakin bir şekilde cevap verdi. “Sorun olmaz, Sirius. Söyleyeceğini sanmıyorum.”
Bu konuşmadan, adamların isimlerini öğrenmiştim. Remus ve Sirius. İsimler kafamda yankılandı. Onlar kimdi? Ve neden buradaydılar?
Remus yüzünü bana çevirdi, bir an gözlerime baktı. “Bacağını uzat bakalım,” dedi. Bir an tereddüt etsem de söyleneni yaptım. Bacağımı uzatmamla birlikte, kanın daha belirgin hale geldiğini fark ettim. Yüzümü ekşittim. Remus, başını Sirius’a doğru çevirdi. “Bandaj getirir misin?”
Sirius bir şey demeden odadan çıktı. Remus bana döndü ve yumuşak bir ses tonuyla sordu: “Adın ne senin?”
Korkuyla yutkundum, çünkü onlara tamamen güvenmiyordum. Ama başka çarem de yoktu. “Eili… Eili Carol,” dedim.
Remus, hafif bir gülümsemeyle başını salladı. “Korkmana gerek yok, yemeyeceğiz seni,” dedi. İstemsizce gülümsedim. Bu adam, garip bir şekilde güven veriyordu.
O sırada Sirius elinde bir bandajla geri döndü ve Remus’a verdi. Remus dikkatlice bacağıma pansuman yapmaya başladı. İşini titizlikle yapıyordu. Sonunda, “Benim yapabileceğim bu kadar, Eili,” dedi ve geri çekildi. Bacağımın acısı azalmıştı.
Sirius, elinde benim çantamla odaya girdi. Çantayı sallayarak, “Bunu düşürmüşsün,” dedi ve bana doğru uzattı. Ama yüzünde hafif bir sırıtış vardı. “Bu arada, içinden biraz şeker aldım. Sorun olmaz, değil mi?”
Bir an donakaldım ama sonra omuz silkip, “Sorun olmaz,” dedim. Şekerlerin önemsiz olduğunu düşünüyordum.
Bir süre sonra kapı çalındı. Remus kapıyı açmaya gitti ve içeri tanıdık bir yüzle döndü. Madam Kate!
Onu görür görmez yerimden kalktım, şaşkınlıkla ona baktım. Yetimhanenin yöneticisiydi ve bana yıllardır annelik yapmıştı. Beni görünce hemen yanıma geldi ve sıkıca sarıldı. Endişesi her halinden belli oluyordu. Sarılmayı bırakıp Remus’a döndü. “Onu nerede buldunuz?” diye sordu.
Remus hafifçe gülümsedi ve başını eğerek cevap verdi: “O bizi buldu.”
Sirius ise hâlâ temkinliydi. Madam Kate’e dönerek, “Burayı arkadaşlarına falan söylemez, değil mi?” diye sordu.
Madam Kate, bana kısa bir bakış attıktan sonra Sirius’a cevap verdi. “Hayır, söylemez. Zaten pek arkadaşı olan biri değil,” dedi.
Ben araya girip, sessizce, “Hiç yok,” diye düzelttim. Bu sefer Remus ve Sirius’un yüzüne kısa bir bakış attım. İkisi de bu bilgi karşısında hafif bir üzüntüyle başlarını salladılar.
Madam Kate, bana dönerek, “Eili bu arada istediğin zaman buraya gelebilirsin” dedi. Ardından hafif bir gülümsemeyle ekledi: “Hem, bence Remus ve Sirius da mutlu olur.”
Başımı sallayarak kabul ettim ama içime sinmemişti. Daha yeni tanıdığım iki kişinin evine bir daha gitmek fikri garipti. Onlara rahatsızlık vermek istemiyordum.
Madam Kate, “İyiysen gidelim,” dedi. Artık daha iyiydim, bu yüzden teklifini kabul ettim. Koltuktan kalktım, kapıya doğru yürüdüm ve Remus ile Sirius’a teşekkür ettim. Grimmauld Meydanı 12 Numara’dan çıkarken, buranın varlığını kimseye söylemeyeceğime dair kendi kendime söz verdim.