Eylül o sabah gözlerini açtığında, penceresine buğulanmış halde yazılmış cümleyi hâlâ hatırlıyordu.
“Uyanış başladı.”
Buğu çoktan silinmişti ama etkisi geçmemişti. Her şey normalmiş gibi görünse de, dünya sessizce değişmeye başlamış, sadece onun fark ettiği bir değişimle. Güneş, eskiden olduğu kadar sıcak değildi. Kuş sesleri eskisi kadar neşeli gelmiyordu. İnsanların yüzleri bile... biraz daha solgun gibiydi.
Ve en kötüsü: Gökyüzü. Mavi görünüyordu evet, ama yıldızlar… orada bir şeyler oluyordu. Eylül, sanki göğün arkasında başka bir harita olduğunu hissediyordu. Dışarıyı izlerken derin bir iç çekti.
"Sanki dünya nefesini tutmuş da bir tek ben fark etmişim gibi," diye mırıldandı aynada kendi yansımasına bakarken.
Hemen okul üniformasını giyip, saçlarını toparladı. Kendi saçlarını bile düzene sokamıyordu ki yıldızları kontrol edebilsin. Son kez aynaya bakıp, okula gitmek için kapıya yöneldi.
---
Okula vardığında her şey normal görünüyordu. Mira yine kulaklığını takmıştı, kafasını hafif sallayarak müziğin ritmini hissediyor, öğretmenler koridorda sınavları konuşuyordu.
Mira'nın yanına yöneldi. Mira da onu görünce hemen günün dedikodularına başladı, nasıl bu kadar enerjisi bitmeden ayakta kalıyordu anlayamıyordu, onun hakkında düşündüğü tek şey mükemmel olması ve okuldaki herkesin gözdesi olmasıydı. Uzun kıvırcık sarı saçlarıyla, Eylül'ün kahve kontrol edilemez saçları tezat oluşturuyordu. Mira'yı dinlemeye çalıştı ama Eylül’ün dikkati hep bir noktaya, tek bir kişiye kayıyordu: Atlas.
Atlas, o gün sınıfta garip bordo bir kitap okuyordu. Kitap eskiydi, kapağı yıpranmış ve yazıları neredeyse silinmişti. Eylül, onu izlememeye çalışarak sırasına doğru yöneldi ama gözleri kitabın kapağında bir kelimeyi yakaladı:
"Asterion."
Bir isim miydi, kavram mıydı, bilmiyordu. Ama zihninde yankılandı. Sanki yıllar önce duyduğu bir şeyi hatırlamaya çalışmak gibiydi. Kendine hâkim olamadı, gidip onunla konuşmak istiyordu. Neydi bu gizem, neden her şey bağlantılı gibi geliyor, neden bu çocuğa bu kadar çekiliyor?
Hızlıca yanına gidip, Mira'yı geride bıraktı.
"Okuduğun kitapta ne var?" diye sordu sessizce.
Atlas başını kaldırmadan yanıtladı: "Göğe gizlenen sırlar."
Eylül ürperdi. O bir cümle bile, içinde cevap bekleyen yüzlerce soruyu uyandırmaya yetmişti.
Başını kaldırıp, pencereden gökyüzüne baktı. Her şey nasıl üst üste gelmişti? Tüm cevaplara hemen ulaşacak gibiydi sanki ama ne soracağını bilmiyordu. Rüyalar ve Atlas arasında bir bağlantı var mıydı yoksa tamamen beyninin oynadığı bir oyun muydu? Belki de tüm bunlar kalbinin bir oyunudur? Sırf güzel gözleri olan bir çocuktan etkilendiği için bir kılıf arıyordur?
Tüm bunlara zamanı yoktu, kendisine gelip yaklaşan sınavlara çalışmalıydı. Yıldızları zaten günlerce düşünmüştü, artık kendine odaklanmalıydı. Atlas'a hiçbir şey demeden uzaklaştı ve sırasına oturdu.
---
Derslerden sonra Leyla Öğretmen, Eylül’ü çağırdı. Sınıf boştu ama pencereler açıktı. Hafif bir rüzgar perdeyi hareket ettiriyor, sanki zaman bile dikkat kesilmiş gibi susuyordu.
"Eylül," dedi Leyla Öğretmen, masasının kenarına yaslanarak. "Hiç kendini rüyaların dışında biri gibi hissettin mi? Sanki bu dünyaya ait değilmişsin gibi?"
Eylül şaşkınlıkla baktı. Leyla öğretmeni severdi, bu yıl ilk kez dersine giriyordu ama bu soru da nereden çıkmıştı, bunu fark etmesi çok garip geldi. Ne kadar onu sevse de ona güvenip güvenemeyeceğini düşündü. İçinden bir ses doğruyu söylemesi gerektiğini söylüyordu. “Evet,” dedi sonunda. “Ama bunu nereden biliyorsunuz?”
Leyla öğretmen gözlerini kaçırmadı. “Çünkü bir zamanlar ben de öyleydim,” dedi. “Ama bende uyanış olmadı. O yüzden gözlemledim. Sizin gibi olanları. Yıldız Ruhluları.”
Bu sefer kalbi hızlanmadı neredeyse yerinden fırladı. Yıldız ruh da ne demekti şimdi?
“Yıldız Ruhlu mu? O da ne?”
Leyla öğretmen, çantasına yöneldi, topukluların sesi hiç bu kadar rahatsız edici olamazdı. Çantasından eski bir kutu çıkardı. İçinden sararmış bir harita açtı. Gökyüzü haritasıydı. Ama bildiğimiz gibi değil. Bazı yıldızlar parlıyor, bazıları kararmıştı. Ortalarında ise bir işaret vardı: Altı uçlu, yanıp sönen bir yıldız. Haritaya gözlerini kırpmadan bakakaldı.
“Seninki bu,” dedi Leyla öğretmen. “Yandığında, dilekler uyanır. Ama bazı dilekler, insanlardan gelmez.”
Eylül haritaya bakarken, gözleri bir an bulanıklaştı. Harita hareket etmeye başladı. Yıldızlar yer değiştiriyor, şekiller çiziyor, ve sonunda tek bir kelime ortaya çıkıyordu:
“Asterion.”
Aynı kelime. Atlas’ın kitabındaki.
Neler olduğunu anlamak istiyordu artık. Neyin içinde bulmuştu kendini? Devam etmesini bekler gibi Leyla öğretmenin gözlerinin içine baktı. Leyla öğretmen gülümsedi ama konuşmadı. "Seninki derken ne demek istiyorsunuz?" dedi Eylül. Leyla öğretmenin gülümsemesi yavaşça söndü ve sözlerini seçer gibi devam etti "Yakında anlayacaksın emin ol".
Çıkardığı haritayı katlayarak eski hâline getirdi, özenle deri çantasının derinliklerine geri koydu. "Yakında tüm gizemler çözülecek, o zamana kadar sabırlı ol." Ne demekti şimdi bu? İyice kafası karışmıştı. Atlas, Leyla öğretmen, yıldızlar, orman... Kendi kendine konuşarak Leyla öğretmenin hemen arkasından sınıftan çıktı.
Mina sınıfın dışında onu bekliyordu, "Ne oldu ki? Sana ne dedi Leyla hoca?". Eylül ona anlatmak istiyordu, hem de her şeyi ama daha kendisi de anlayamamıştı ki. "Emin değilim, yıldızlar hakkında konuştu." Bir an duraksadı ve devam etti, "Sence yıldızlarla aramızda bir bağ olabilir mi? Yani reenkarnasyon gibi?" Mina anlamsızca Eylül'ün yüzüne baktı. Bir şeyleri çözmeye çalışıyor gibiydi. "Nasıl yani bir yıldızla reenkarne mi oldun sence?"
Eylül kaşlarını çattı, " Hayır, emin değilim. Belki de olabilir. Olamaz mı?" Mina gülmeye başladı. "Bilmem, belki de olabilir."
Günün geri kalanında bunu konuşmadılar ama ikisi de bu konuyu düşünüyorlardı, özellikle de Eylül.
---
O gece Eylül, rüya görmedi. Ama odasında bir ses yankılandı. Rüyada değil, uyanıkken. Bir erkek sesi. Soğuk ama tanıdık.
“Asterion seni izliyor. Gölgeler uyanmadan önce biz uyanmalıyız, Eylül.”
Yatağından doğrulduğunda, penceresinin camında ikinci bir kelime vardı:
“Kırılma.”
Ve dışarı baktığında, gökyüzünde bir şey gördü. Bir yıldız kayması değildi. Bu, gökte bir çizik gibiydi. Sanki göğün yüzeyi yırtılmıştı. Ve oradan bir şey… bakıyordu.
Titreyen elleriyle perdeyi kapatmaya çalıştı ama elleri durdu. O gözlerin varlığını hissedebiliyordu. Sanki rüyadaki ormandan çıkıp gelmişlerdi.
---
Sabah olduğunda okul sessizdi. Hava tuhaftı, elektrik yüklü gibiydi. Mira bile kulaklığını takmamıştı, gözleri dalgındı.
Atlas, ona yaklaşmadan önce durdu. Bir not uzattı. Fısıldar gibi konuştu:
“Sakın yalnız kalma. Bu gece kırılma gerçekleşecek. Ve ilk karanlık seni bulacak." Eylül, notu açtı. İçinde sadece bir cümle vardı:
“Eğer ışık sönmeden önce gözlerini kapatırsan, seni yıldızlar bile koruyamaz.”
Yüreği hızla atarken gözlerini Atlas’a kaldırdı. Ama Atlas çoktan uzaklaşmıştı.
Ders boyunca hiçbir şeye odaklanamadı. Defterine sürekli aynı kelimeyi yazdı:
Asterion.
Gün batarken, gökyüzü bu kez her zamankinden farklı bir şekilde kararıyordu. Sanki karanlık gökten değil, yerin altından yükseliyordu.
Ve Eylül, hayatının bir daha asla eskisi gibi olmayacağını biliyordu.