İçeriğe geç

Yıldız Ruhlu

Bölüm 3 · 5 dk okuma

Yıldız Ruhlu

Bölüm 3

KIRILMA

O gece, saat tam 21:00’i gösterdiğinde Eylül evde yalnızdı. Annesi vardiya değişikliği nedeniyle gece çalışmaya gitmişti. Normalde bundan hoşlanırdı; sessizlik ona iyi gelirdi. Ama bu kez... sessizlik nefes alıyordu sanki. Yaşıyordu.

Camın arkasında bir silüet belirdi. Ama baktığında hiçbir şey göremedi. Yine de his oradaydı. Eylül ışıkları yakmak istedi, parmakları düğmeye gitti ama ışıklar zaten yanıyordu. Ve birer birer sönmeye başladılar.

Elinde titreyen notu sıktı: "Eğer ışık sönmeden önce gözlerini kapatırsan, seni yıldızlar bile koruyamaz."

Perdeyi çekti, camdan uzaklaştı. Titreyen elleriyle sırt çantasını açtı, haritayı çıkardı. Yıldız bu kez daha solgundu. Neredeyse yok gibiydi.

“Lütfen...” diye fısıldadı. “Ne yapmam gerekiyor?”

Tam o an, mutfaktan bir tıkırtı duyuldu. Sonra bir diğeri. Sanki biri evin içinde yavaşça dolaşıyordu. Ama bu... bir insanın ayak sesi gibi değildi. Daha çok, kuru dalların birbirine sürtünmesi gibi.

Eylül elindeki yıldız haritasına daha sıkı sarıldı. Adını fısıldadı:

“Asterion.”

Bir anda, haritanın yıldızları titremeye başladı. Ve bir parıltı, avuçlarının arasından gökyüzüne doğru yükseldi. O parıltıyla birlikte, odasının köşesinde bir siluet beliriverdi. İnsana benziyordu, ama değildi. Yüzü yoktu. Gözleri yoktu. Ama Eylül onu görebiliyordu. Ve o da Eylül’ü görüyordu.

Kapı çarptı, arkasından bir ses geldi:

“Eylül! Sakın hareket etme!”

Atlas’tı. Yanında Kağan da vardı. Kağan’ın elinde, ışıkla işlenmiş gibi duran bir sembol parlıyordu. Yavaşça ileri yürüdü, o siluete doğru.

“O bir Gözcü,” dedi. “İlk karanlık değil. Ama ilk uyarı. Seni denemeye geldiler.”

Eylül’ün sesi çatallandı: “Neyi denemeye geldiler?”

Atlas ciddiyetle baktı: “Senin kırılıp kırılmayacağını. Ama başardın. Çünkü Asterion’u çağırdın.”

Eylül ne anlama geldiğini bilmiyordu. Ama bildiği bir şey vardı: O anda, tüm geçmişi uzak bir hayal gibi görünüyordu. Artık sadece bir lise öğrencisi değildi.

O, yıldızların gözünü diktiği kişiydi. Ve bu sadece başlangıçtı.

Atlas ve Kağan, Gözcü kaybolduktan sonra uzun süre konuşmadı. Sadece odanın ortasında oluşan yanık izlerini izlediler. Atlas sonunda başını kaldırdı.

“Hazırsın,” dedi. “Artık seni saklayamayız. Göründün. Ve bu da demektir ki... onlar gelmeden önce sen kendini tanımalısın.”

Ertesi sabah, Eylül okul yerine terkedilmiş eski bir kütüphaneye götürüldü. İçerisi tozlu raflarla doluydu, ama ortasında gizli bir geçit vardı. Yer taşları, yıldız haritasındaki sembollere benzer şekillerle oyulmuştu. Kağan sessizce bastı taşlara, bir geçit açıldı. Eylül içeri girdiğinde, başka bir dünyaya geçmiş gibi hissetti.

Burası Astrariumdu. Işığın ve bilginin evi. Gökyüzüne ait olanların zamanla unuttuğu bir alan.

“Burası,” dedi Atlas, “Yıldız Ruhlular’ın eğitildiği yerdi. Ama yüzyıllardır kimse gelmedi. Ta ki sen...”

Eylül etrafına baktı. Tavandaki mozaiklerde tanıdık olmayan takımyıldızlar dans ediyordu. Ortadaki sunakta eski bir kitap duruyordu.

Kağan, ilk kez göz temasında bulundu Eylül’le. “Asterion burada konuşabilir. Artık seni duyacak.”

Eylül, sunaktaki kitaba dokunduğu anda gözleri karardı. Ama korkmadı. İçinde bir sıcaklık hissetti. Ve sonra... bir ses. Derin, yankılı, ama tanıdık:

“Sen beni çağırdın. Şimdi seni ben koruyacağım. Ama her güç bir bedel ister, Eylül. Hazır mısın?”

Eylül tereddüt etti. Ama sonra başını salladı.

“Evet. Ne gerekiyorsa.”

Gözlerini açtığında, kitabın sayfaları kendi kendine dönüyordu. Ve her sayfada, kendi hayatından bir anı vardı. Çocukluğu. İlk korkusu. En büyük sırrı.

Atlas yaklaştı. “Asterion seni seçmiş. Bu, seni sadece karanlığa karşı bir savaşçı yapmaz. Seni... geçitlerin anahtarı yapar.”

“Geçitler?” diye sordu Eylül.

Kağan cevapladı: “Karanlık, bu dünyaya geçitler yoluyla sızar. Her biri bir duyguyla bağlıdır: korku, öfke, ihanet, yalnızlık... Sen her birini bulmalı ve mühürlemelisin. Yoksa geç kalan sadece sen olmazsın. Hepimiz kaybederiz.”

Eylül yutkundu. Omuzlarında ağırlık hissediyordu. Ama aynı zamanda ilk defa… bir parça cesaret.

“Ne zaman başlıyoruz?” diye sordu.

Atlas gülümsedi. “Geç bile kaldık.”

Astrarium’un derinliklerinde eski bir pusula gibi dönen bir cihaz vardı. Adı Lumen Dönencesiydi. Atlas, Eylül’ü onun karşısına getirdi. Parlak küre, yıldız haritasıyla eşleştiğinde bir yön belirledi: kuzeybatıdaki terk edilmiş bir sanayi bölgesine.

“İlk geçit orada,” dedi Kağan. “Orası, bir zamanlar kaybolan çocukların en son görüldüğü yer.”

Gece çökerken Eylül, Atlas ve Kağan’la birlikte sanayi alanına ulaştı. Binalar yıkıktı, camlar kırık. Havada metal ve yanık kokusu vardı. Ve... başka bir şey.

Bir titreşim. Hissedilen ama görülmeyen bir öfke.

“Hazır ol,” dedi Atlas. “Geçit, duygu tarafından beslenir. Onu tetikleyen şey... sende de varsa, seni içine çekebilir.”

Eylül öne çıktı. Göğsü sıkışıyordu. İçinde bastırılmış bir şey vardı. Görünüşte sakin olsa da, bir yük birikmişti yıllardır. Babasının gidişi. Annesinin her şeyi ondan beklemesi. Yalnızlığı. Anlaşılmamışlığı. Hep içine attığı şeyler…

Tam o anda, paslı bir kapı kendi kendine açıldı.

İçeride karanlık değil, kızıllık vardı. Duvarda kıvrılan siyah damarlar nabız atıyor gibiydi. Ortada, yere çivilenmiş bir sandalyede bir çocuk oturuyordu. Gözleri kapalıydı ama dudakları hırlıyordu. Derin bir öfkeyle.

“Geçit budur,” dedi Kağan. “Bu çocuk değil. Bu, onun öfkesinden yaratılmış bir yankı. Karanlık, en yoğun duyguyu maddeye dönüştürür.”

Eylül adım attığında, ortam değişti. Aniden kendini eski evlerinin oturma odasında buldu. Annesi bağırıyordu. “Yine mi geç kaldın Eylül? Neyi becerebiliyorsun ki sen?!”

Bu bir anıydı. Ama daha keskin, daha acımasız.

Eylül gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı. Bu sadece bir yankı, dedi kendine. Bu gerçek değil.

Ama aniden annesinin sesi değişti. Kalınlaştı. Fısıltılarla doldu. “Seni kimse sevmedi. Hiçbir zaman. Asterion bile seni seçmek zorunda kaldı.”

O an Eylül'ün avucundaki harita yandı. Altı köşeli yıldız parladı. Ve Asterion’un sesi bir kez daha yankılandı:

“Eylül. Öfkeyi bastırma. Onu inkâr etme. Onu anla. Onu serbest bırak. Ancak o zaman zincir çözülür.”

Eylül haykırdı. Tüm acısını, yılların yükünü bağırarak saldı. Kızgınlığını kucakladı ama ona teslim olmadı. Ve o anda, sandalyedeki çocuk gözlerini açtı. Gözlerinden yaş aktı. Karanlık damarlar çatladı, kızıllık dağıldı.

Geçit kapanıyordu.

Atlas hızla Eylül’ün yanına geldi. “İlk mühürleme... başarılı,” dedi neredeyse inanamaz bir sesle.

Kağan, yavaşça başını eğdi. “Ama dört geçit daha var. Ve hepsi, daha derinlere saklanıyor.”

Eylül’ün gözleri parlıyordu. Yorgun ama kararlıydı.

“İçimde daha fazlası var,” dedi. “Hepsiyle yüzleşeceğim.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.