Üç gün.
Sadece üç gündü.
Ve ben, Mert'le tam dört kez karşılaşmıştım.
"Bu kampüs gerçekten bu kadar mı küçük?"
Yoksa evren bana ince ince sinir mi oynuyordu?
Telefonumu çantama koyarken Asya yanıma geldi.
"Bana bak."
"Baktım."
"Bugün yüzün düşüyor."
"Ders sabah sekizde."
"Ben de aynı derse girdim."
"Evet ama sen kahve içiyorsun."
Asya elindeki bardağı havaya kaldırdı.
"Kutsal iksir."
"Bana da lazım."
"Ismarlarsan alırım."
"Sen bana alacaktın."
"Arkadaşlığımız daha çok yeni."
"Ne cimri çıktın."
"Ekonomi öğrencisiyim."
İkimiz de güldük.
Asya'yla tanışalı daha birkaç gün olmuştu ama sanki aylardır arkadaşmışız gibi hissediyordum.
Konuşması hiç bitmiyordu.
Ben de nedense onu dinlemekten sıkılmıyordum.
"Bugün kantine gidelim mi?" diye sordu.
"Olur."
"Harika."
Tam merdivenlerden inmeye başlamıştık ki önümde yürüyen biri aniden durdu.
Fark etmedim.
Omzuna çarptım.
"Off..."
"Özür dilerim!" dedim refleksle.
Karşımdaki kişi bana döndü.
Mert.
İkimiz de aynı anda konuşmaya başladık.
"Ben de..."
Durduk.
Bir saniyelik sessizlik oldu.
Sonra istemsizce güldüm.
"Galiba bu sefer gerçekten benim hatam."
Mert başını hafifçe eğdi.
"Olabilir."
"Olabilir mi?"
"Kesin de olabilir."
Kaşlarımı kaldırdım.
"Bu kadar dürüst olman şart mıydı?"
"O kadar da acımasız değildim."
"Aslında birazdın."
Dudaklarının kenarı yine hafifçe kıvrıldı.
Bu çocuk gerçekten gülümsemeyi tasarruflu kullanıyordu.
Arkamdan Asya'nın sesi geldi.
"Defne!"
Koşarak yanımıza geldi.
"Yine mi?"
"Neyi yine mi?"
"Aslında hiçbir şeyi."
Şüpheli bir şekilde önce bana, sonra Mert'e baktı.
"Ben bir şey demiyorum."
"Evet ama bakışların çok şey söylüyor."
Asya sırıttı.
"Tanışıyor musunuz?"
"Hayır." dedim.
"Biraz." dedi Mert.
İkimiz aynı anda birbirimize baktık.
"Biraz mı?" diye sordum.
"İki kez çarpıştık."
"Üç."
"Üç mü oldu?"
"Merdivenleri de say."
Mert kısa bir kahkaha attı.
İlk kez.
Kısa ama gerçekti.
Şaşırdım.
Gülerken yüzü tamamen değişiyordu.
Sert duran bütün çizgileri yumuşuyordu.
"Gülünce daha yakışıklı oluyormuş..."
...
Bir dakika.
Ben bunu niye düşündüm?
Kafamı hafifçe iki yana salladım.
"Asya, kantine gidiyorduk ya."
"Evet."
"Hâlâ gidelim."
"Tamam."
Mert bize yol verdi.
"Geçin."
"Teşekkür ederim." dedim.
Tam yanından geçerken arkamdan seslendi.
"Defne."
Durup arkamı döndüm.
"Dosyan."
Elimde sandığım dosya yere düşmüştü.
Fark etmemiştim bile.
Mert eğilip dosyayı aldı.
Üzerindeki buruşturulmuş köşeyi eliyle düzeltmeye çalıştı.
Sonra bana uzattı.
"Bu üçüncü."
"Neyin üçüncüsü?"
"Seni kurtarışım."
Dosyayı elinden alırken güldüm.
"Buna kurtarmak denmez."
"Denir."
"Hayır."
"O zaman... Yardım etmek."
"Buna itiraz etmeyeceğim."
Başını hafifçe salladı.
"Görüşürüz."
"Görüşürüz."
Asya'yla birlikte yürümeye devam ettik.
Yaklaşık on saniye sessizlik oldu.
Bu, Asya için rekor sayılırdı.
Sonunda dayanamadı.
"Hoşlanıyorsun."
"Neden bahsediyorsun?"
"O çocuktan."
"Saçmalama."
"Adını söylediğinde ses tonun değişti."
"Değişmedi."
"Değişti."
"Değişmedi."
Asya kollarını bağladı.
"Peki."
"Bitti mi?"
"Şimdilik."
"Şimdilik ne demek?"
"Sana zaman veriyorum."
"Ne için?"
"İnkâr etmeyi bırakman için."
Gözlerimi devirdim.
"Sen romantik komedileri fazla izlemişsin."
"Belki."
Kantinin kapısından içeri girerken son kez arkamı çevirdim.
Mert hâlâ merdivenlerin oradaydı.
Tam o sırada göz göze geldik.
İkimiz de hiç beklemediğimiz bir anda yakalanmış gibi aynı anda başka tarafa baktık.
Kalbim sebepsiz yere hızlandı.
"Yok artık..."
Bu his hiç hayra alamet değildi.