Tanıştığım yeni kızlarla çok iyi anlaşmaya başladım. Birlikte her teneffüs konuşuyoruz. Ayrıca benimle dalga geçmiyorlar. Hayatımda ilk kez birileriyle dostluk kurmuştum. Sonunda şans beni bulmuştu.
İngilizce dersindeydik. Öğretmen bizi serbest bırakmıştı. Dersin bitmesine 5 dakika kadar kalmıştı. Ama ödev yoktu! Son dersti ve kimse ödev vermemişti. Yan sıradaki Emir konuşana kadar.
"Hocam, ödev vermeyi unuttunuz!"
Herkes Emir'e düşmanlıkla bakıyordu. Ben de kızlara "yandık" bakışı atmıştım.
"Oğlum, diğer derslerin ödevi vardır belki. Vereceğim ödev sizi yoracak çünkü.
Emir hemen atladı:
"Hocam diğer öğretmenler ödev vermed-" Emir'in sıra arkadaşı Ali onun ağzını tutarak:
"Sadece dalga geçiyor hocam, kendisi ödev yapmayı çok sevdiği için!"
Öğretmen hiç acımayarak:
"Madem ödev yok, boş durmayın. Ödevinizi söylüyorum, not alın. Selamlaşma ile ilgili oluşabilecek diyalogları bir fon kartonuna yazın. Sonra o kağıda kitabınızdan sayfa 24'deki karakterleri kesip yapıştırın. 2, 3 veya 4 kişinin ingilizce sohbetini ertesi gün kendiniz bireysel ya da grup halinde okuyun. Fon kartonunu getirmek zorundasınız. Kolay gelsin." diyerek herkesi çıldırttı. Zaten ders çoktan bitmişti.
Selin'in aklına çok iyi bir fikir gelmişti. Ödevi birlikte grup halinde yapabileceğimizi belirtti. Tabii ki de kabul ettik. O da durur mu? Bizi hemen evine çağırdı. Ama benim hiç fon kartonum olmamıştı. Bu nedenle utandım.
Melda: "Önce eve gidip birkaç malzeme alalım. Bende çok güzel renkte fon kartonları var."
Ben: "Kızlar bende pek bir şey yok. Hatta hiçbir şey. Ben sadece kitabı getirsem ve konuşmaları yazsam olur mu?"
Selin: "Bence olur. Yazma kısmı çok sıkıcı çünkü. Ve güzel kitabımı mahvetmek istemiyorum!"
Ben: "O zaman ders kitabı düşmanı ben yurda gidip ceketimi alayım izninizle. Çünkü hava biraz soğuk."
Ece: "Tamam sen git Ela. Biz onlara giderken Selin ile sen de arkadan bize yetişin."
Ben: "Her şey tamam da, Ela ne ya? Elena deseniz olmuyor mu?
Ece: "Tamam Ela."
Ece bilerek "Ela" dedikten sonra koptuk. Yurda gidip Melis'e olanları hemen anlattım. Çok sevinip beni yolcu ettikten sonra mutlu bir şekilde çıktım. Ta ki Selin'in annesiyle olan konuşmasını duyana kadar. Selin'in konuşması şöyleydi:
"Anne, zavallı bir yetimhane kızını evine almayı nasıl kabul etmezsin? Sadece bize yardımcı olacak. Ne arkadaş mı? Yok ya, ne arkadaşı. Kandırıyoruz sen bizim kardeşimiz, can dostumuzsun diye. Off, evet! İnkar etme hadi. Yakında iletişimimi keserim merak etme. Tamam anne ya, geliyoruz!"
Sinirden ölecek gibi oldum. İçimden herhalde 15 kere "Lütfen şaka olsun, lütfen şaka olsun!" diye yalvardım. Ama hayır. Düpedüz gerçekti. Yazık. Bu kadar saf olmamalıydım. Zaten öyle kızlar neden benim yüzüme baksın ki?
Selin beni baya sonra fark etti. Hemen yanıma geldi.
"Elena, ne oldu? Kötü gibisin. Ağladın mı sen?"
"Yok bir şey. Sadece biraz hastayım ve gelmek istemiyorum. Başım ağrıyor. Dinlenmem gerek. Size iyi ödevler. Beklettiğim için özür dilerim."
Siniri bozulmuş bir şekilde baktı. Belli etmemeye çalışarak:
"Tamam. Umarım iyileşirsin. Bay bay."
Arkasına bile bakmadan gitmişti. Biraz kaldırımda oturdum. Sessizce ağladım ama bu birkaç saniye sürdü.
İçeri girdim. Melis yoktu, arkadaşlarım yoktu, hiçbir şey yoktu. Yine kitaplarıma sığındım. Tek kurtuluş yöntemim buydu çünkü. Dünyadan uzaklaşmak...