Sabah saat altıyı on geçiyordu.
Alarm üçüncü kez çaldığında Alia gözlerini yavaşça açtı. Tavana boş boş baktı. Sanki gece boyunca hiç uyumamıştı. Başı ağırdı, gözleri yanıyordu. Birkaç dakika boyunca yatağından kalkmadı. Okula gitmek istemiyordu.
Sadece bugün değil.
Son zamanlarda hiçbir gün gitmek istemiyordu.
Yorganı üzerinden attı ve banyoya geçti. Soğuk su yüzüne çarptığında irkildi. Aynaya baktı.
Uzun süre...
Hiç konuşmadan.
Yüzünü sağa çevirdi.
Sola çevirdi.
Çenesine dokundu.
Yanaklarına bastırdı.
Bir adım geri çekildi.
"Çok kötü görünüyorsun."
Bunu kendi kendine söylemişti.
Sesi o kadar sakindi ki sanki başkasından bahsediyordu.
Dolabını açtı.
On dakika boyunca ne giyeceğine karar veremedi.
Bir tişörtü giydi.
Çıkardı.
Başkasını giydi.
Onu da beğenmedi.
Yatağın üzeri kıyafetlerle dolmuştu.
Tam o sırada annesi kapıyı sertçe açtı.
"Ne yapıyorsun sen?"
Alia irkildi.
"Hazırlanıyorum."
"Yirmi dakikadır hazırlanıyorsun."
Annesi yatağın üzerindeki kıyafetlere baktı.
"Bir insan okula giderken bu kadar oyalanır mı?"
"Hiçbiri güzel durmadı..."
Annesi sözünü kesti.
"Her şeyi abartmayı ne zaman bırakacaksın?"
Alia sessiz kaldı.
Annesi derin bir nefes aldı.
"Hayatın boyunca aynaya bakıp kusur ararsan hiçbir zaman mutlu olamazsın."
Bu cümle ilk kez sert değildi.
Ama Alia onu da eleştiri olarak duydu.
Çünkü artık zihni başka türlü duyamıyordu.
İlk iki ders normal geçti.
Üçüncü derste öğretmen gruplara bir sunum hazırlamalarını istedi.
Sınıf hemen hareketlendi.
"Ben Ayşe'yle."
"Ben de sizin gruptayım."
Sandalyeler çekildi.
Kahkahalar yükseldi.
Alia ise yerinden kalkmadı.
Kimsenin onu çağırmasını beklememesi gerektiğini öğrenmişti.
Öğretmen sınıfı kontrol etti.
"Alia?"
"Evet hocam."
"Neden tek başınasın?"
"Kimse çağırmadı."
Sınıf sessizleşti.
Ön sıralardan biri omuz silkti.
"Grup dolmuştu hocam."
Bir başkası alçak sesle mırıldandı.
"Bizim sunum zaten zor, bir de onu mu taşıyalım..."
Çok yüksek söylenmemişti.
Ama Alia duydu.
Öğretmen sertçe baktı.
"Bu nasıl bir söz?"
Kimse cevap vermedi.
Alia ise keşke duymamış olsaydı diye düşündü.
Öğle arasında kantine gitmedi.
Arka bahçedeki eski banka oturdu.
Gökyüzü kapalıydı.
Telefonunu çıkardı.
Ekrana baktı.
Sonra tekrar cebine koydu.
Yan tarafta birkaç öğrenci oturuyordu.
İlk başta onları dinlemiyordu.
Ta ki kendi adını duyana kadar.
"...Alia..."
Başını kaldırmadı.
"Eskiden daha neşeliydi."
"Evet ya."
"Bence çok garip oldu."
"Bana biraz ürkütücü geliyor."
Bir kız sessizce ekledi.
"Bir de sürekli kendine bakıyor."
"Hele beden dersinde..."
"İnsan biraz kendini salınca öyle oluyor galiba."
Ardından kısa bir kahkaha yükseldi.
Kimse bağırmıyordu.
Kimse hakaret etmiyordu.
Ama bazen en çok can yakan şey, insanların seni konuştuklarını bilmekti.
Alia banktan kalktı.
Sessizce yürüdü.
Arkasına dönmedi.
Çünkü dönse, gerçekten ağlayacağını hissediyordu.
Okul çıkışı yağmur başladı.
Herkes koşarak servislerine binerken Alia yürümeyi seçti.
Yağmur saçlarını, formasını ve ayakkabılarını sırılsıklam etmişti.
Eve vardığında annesi kapıyı açtı.
"Bu halin ne?"
"Yağmur başladı."
"Koşsaydın."
"Bilmiyorum..."
"Sen hiçbir şeyi bilmiyorsun."
Alia başını eğdi.
Sessizce odasına çıktı.
Kapıyı kapattı.
Bu kez ağlamadı.
Sadece yatağın kenarına oturdu.
Bazen gözyaşı bile gelmiyordu.
İnsan o kadar yoruluyordu ki, ağlamak için bile gücü kalmıyordu.
Masasının üzerindeki siyah defteri açtı.
Boş bir sayfa buldu.
Uzun süre kalemi oynatamadı.
Sonunda yalnızca bir cümle yazdı:
"İnsan, kendini başkalarının gözünden görmeye başlayınca kendi gözlerini kaybediyor galiba."
Kalemi bıraktı.
Pencereden dışarı baktı.
Yağmur hâlâ yağıyordu.
Ve ilk kez aklından şu düşünce geçti:
"Acaba bir gün biri bana baktığında, gördüğü ilk şey kusurlarım değil de ben olur muyum?"