Bölüm 9
Alia’nın günleri artık birbirine karışıyordu.
Sabahlar, akşamlar, dersler, eve dönüşler… Hepsi aynı hissin farklı tekrarlarıydı. Sanki hayat lineer ilerlemiyordu da aynı sayfa sürekli fotokopi gibi çoğaltılıyordu. Her gün biraz daha silik, biraz daha sessiz, biraz daha “kendine kızan” bir Alia ortaya çıkıyordu.
O sabah aynaya baktığında ilk kez yüzünü uzun süre incelemedi.
Çünkü incelemek, başlatıyordu.
Başlarsa bitmiyordu.
Dolabını açtı. Kıyafetler aynıydı. Ama onun gözünde artık iki kategori vardı: “giyilebilir” ve “yanlış hissettiren.” Mantıklı bir ölçüt yoktu. Sadece his vardı. Ve his, son zamanlarda en acımasız hakem olmuştu.
Seçtiği kıyafet bile rahat değildi.
Ama değiştirmedi.
Çünkü değiştirmek bile yorucuydu.
Okula gittiğinde hava sıcaktı ama Alia üşüyordu. Bu fiziksel bir üşüme değildi. Daha çok içten gelen bir boşluk hissi gibiydi. İnsanların sesleri uzaktan geliyordu. Kahkahalar, bağırışlar, ayak sesleri… Hepsi aynı frekansta ama ona ulaşmayan bir yerdeydi.
Koridorda yürürken bir kız yanına geldi.
"Alia, iyi misin?"
Alia otomatik cevap verdi.
"Evet."
Ama kızın yüzündeki ifade değişmedi.
"Son günlerde çok sessizsin."
Alia durdu.
Ne diyeceğini düşündü.
Ama düşündüğü her cümle fazla “açıklama” gerektiriyordu.
Ve Alia açıklama yapmaktan nefret etmeye başlamıştı.
"Yorgunum sadece."
Kız başını salladı ve gitti.
Ama o kısa diyalog bile Alia’nın içinde yankılandı.
"Fark ediliyorsun."
Bu iyi bir şey gibi başlamıştı.
Ama Alia’nın zihninde her şey ters çevriliyordu.
Fark edilmek = incelenmek.
İncelenmek = hata bulunması.
Hata bulunması = eksik olma kanıtı.
O gün beden eğitimi yoktu ama sınıfta herkes serbest etkinlik yapıyordu. Gürültü vardı, kağıt hışırtıları, konuşmalar, kalem sesleri… Alia defterini açtı ama yazmadı. Çünkü yazarsa düşünceler netleşecekti. Netleşirse, daha gerçek olacaklardı.
Yanındaki sıradan bir kız telefonuna baktı.
"Ya şu fotoğrafa bak, çok kilolu çıkmışım."
Başka biri güldü.
"Yok ya, normalsin."
"Hayır ya, bak belim yok gibi."
Alia istemsizce baktı.
Bir saniye.
İki saniye.
Sonra gözlerini defterine çevirdi.
Ama o iki saniye, zihninde bir şey başlatmıştı.
"Normal mi?"
"Ben normal miyim?"
Bu soru artık dışarıdan gelmiyordu.
İçeriden geliyordu.
Ve bu daha kötüydü.
Öğle arasında kantine gitmedi. Tuvalete gitti. Aynaya baktı. Bu kez bakışı farklıydı. Eskiden “nasıl görünüyorum?” diye bakardı. Şimdi “ne yanlış?” diye bakıyordu.
Bir süre hiçbir şey görmedi.
Sonra küçük detaylar büyümeye başladı.
Çene.
Yanak.
Omuz.
Belki hiçbir şey değişmemişti.
Ama zihni artık ölçüyordu.
Ve ölçüm başladığında sonuç hep eksikti.
Eve döndüğünde annesi yine mutfaktaydı.
"Bugün öğretmen aradı."
Alia durdu.
"Ne için?"
"Devamsızlık değil, dikkat dağınıklığı demiş."
Alia sessiz kaldı.
Babası salondan seslendi.
"Telefonla çok mu oynuyorsun?"
"Hayır."
"Öyle diyorlar."
Annesi kaşığı masaya bıraktı.
"Senin derdin ne anlamıyorum."
Alia cevap vermedi.
Çünkü gerçekten bilmiyordu.
Bilmiyordu ama kendini suçlamayı biliyordu.
Ve bu daha kolaydı.
Oda.
Kapı.
Sessizlik.
Aynı düzen.
Ama bu kez farklı bir şey vardı.
Alia yatağa oturmadı.
Ayakta kaldı.
Çünkü oturursa çökebilirdi.
Aynaya baktı.
Ve ilk kez kendine sert konuştu.
Sesli.
"Niye böyleyim?"
Cevap yoktu.
Ama zihni cevap verdi.
"Çünkü yeterli değilsin."
Alia gözlerini kapattı.
Bir an nefesi hızlandı.
Kalbi değil, düşünceleri çarpıyordu.
Sonra yavaşça dizlerinin üstüne çöktü.
Ağlamadı hemen.
Önce sustu.
Sonra gözleri doldu.
Sonra kontrol gitti.
Bu ağlama önce sessizdi.
Sonra daha ağır.
Sonra nefes aralıklı.
Ama en garibi şuydu:
Alia ağlarken bile kendini yargılıyordu.
"Şu an bile abartıyorsun."
"Bu kadar da değil."
"Bunu bile yanlış yapıyorsun."
Ve o an fark etti.
Kendine karşı en büyük zorbalık dışarıdan gelmiyordu.
İçeriden kurulmuş bir sistemdi.
Ve o sistemin içinde kaçış yoktu.
Sadece performans vardı.
Ve Alia artık kendi hayatında bile “yeterli olmaya çalışan biri” değildi.
Sadece sürekli geç kalmış biri gibi hissediyordu.