İçeriğe geç

Yeşil Kolye

Bölüm 2 · 10 dk okuma

Yeşil Kolye

Bölüm 2

Bölüm 2: BU BİR AV (Part1)

Bölüm 2: BU BİR AV (Part1)

Selam!

Nasılsınız? Umarım herkes çooook iyidir.

Ufak bir bilgilendirme ile başlayacağım. Bölümler fazla uzun olduğu için bölmeye karar verdim.

İlk bölüm aynen kalacak ama gelecek bölümleri parçalar halinde atacağım.

Bu da ikinci bölümün ilk parçası.

Ayrıca her pazar yeni bölüm gelecek!

Söyleyeceklerim bu kadardı.

Keyifli okumalar!

Bugün buradaki ilk günleri.

Onlara fantastikler deniyor.

Kerem, Deniz, Elvin, Naz ve Tolga.

Bir de Selim var.

Ama o aralarında değil.

O nerede?

Dünyaya mı gitti?

Oraya nasıl gidiliyor?

Herkes bu işkenceden bıkmış.

Herkes dünyaya gitmek istiyor.

Sanırım yapılabilecek tek bir şey var...

********

Hissettiğim şeylerin tarifi yoktu. Bu boşluk hissinin, bu bilinmezliğin, bu korkunun tarifi yoktu. İnanmak istemiyordum. Onca zaman içinde neden şimdi? Neden burada böyle olmuştu?

Üzülüp ağlamam gerekirken sadece korkuyordum. Neyden korktuğumu bilmeden deli gibi korkuyordum. Kimsesizdim. Kimsesiz kalmıştım. Mektuptaki her bir kelime canlanmış üstüme yığılıyordu sanki.

Sol elimde tuttuğum mektubu elimde sıktım. Bir köşesi buruşurken herkes benim gibi bakıyordu. Ama kimse benim kadar acı çekemezdi. Gözümden bir damla yaş aktı. Yanağımdan akıp giderken arka cebimdeki telefonumu aldım.

Yavuz elini uzatırken kendi elimi kaldırdım durması için. Telefonumdan annemin numarasını tuşladım.

Telefonu kulağıma götürürken kapının önünden biraz uzaklaştım. Gerçek değildi okuduklarım. Yanlış anlaşılma falan olabilirdi. Şaka olabilirdi ya da. Ama gerçek değildi.

Telefon birkaç çalıştan sonra açıldı. Yüzümde acının tatlı gülümsemesi belirmişti. Biliyordum işte annem gayet iyiydi.

“Anne?” dedim konuşup iyi olduğunu söylemesi umuduyla. İki üç saniye boyunca ses gelmedi. Hemen sonra da başka bir kadının sesini duydum. Annem olmayan bir kadının sesini duydum.

“Ece? Tatlım?” saçlarımı karıştırırken aceleyle konuştum. Sağa sola gidip duruyordum.

“Annem nerede? Telefonumu anneme verin.” Biraz sessizlik olmuştu.

“Emirhan!” kadın, üvey kardeşim dedikleri oğlana seslenmişti. Telefonun el değiştiğini anladığımda tekrar konuştum. “Annem nerede?”

“Sana ne ki?” kaşlarımı kaldırdım şaşkınlıkla. Ne demekti bu?

“Ne diyorsun sen ya? Annem nerede dedim sana?” Alaycı bir gülüş duydum. Böyle bir durumda üvey kardeşimin ergen tavırlarını çekemeyecektim. Hatta üvey kardeşimi genel olarak çekmek istemiyordum. “Ya telefonu anneme verirsin ya da akşama bizzat gelirim ve o zaman konuşuruz.” Son birkaç kelimemi duyan Yavuz hızlı adımlarla yanıma geldi.

“Neler oluyor? Ver o telefonu bana.” Dediklerine aldırmadım. Ona başımdan gitmesi için bakıp arkamı döndüm. Tekrar konuşmaya başlayacaktım ki sözüm başlamadan kesildi.

“Annemi merak edecek son kişisin sen. Umursuyormuş tavırlarına girme boşuna. Herkes yer ben yemem.” Yersiz tavırları nereye kadar sürecekti merak ediyordum. Kendisi umurumda değildi, tek istediğim anneme ulaşmaktı.

Telefonu suratına kapatıp diğerlerinin yanına döndüm. Hepsi diken üstündeydi. “Bak, ilk önce sakince düşünmeliyiz.” Dedi İmge. Hemen ardından Melih konuştu. “Her yazılan şeye inansaydık evin yolunu bulamazdık bir kere.” Soner de ona katıldı. “Aynen öyle. Önce bir araştıralım bakalım.”

“Ankara’ya gideceğim.” Dedim Yavuz bunu diyeceğime adı kadar eminmiş gibi kafa sallayıp telefonunu çıkardı. “En hızlı, trenle gidebiliriz. Gece yarısı orada oluruz. Alıyorum yedi bilet.” Yavuz’dan zaten bu beklenirdi ama yine de garipsemiştim. Onu zora sokmuş gibi hissetmeye başlamıştım.

“Gelmek zorunda değilsiniz. Tek gidip gelebilirim.” Kendilerini mecbur hissetmelerini istemiyordum. Sonuç olarak bu benim meselemdi. Kendim gidip çözmeliydim.

“Hayatımda bundan daha saçma tek bir şey duydum.” Dedi Melih. Ben sormadan Meriç sordu. “O tek şey ne?”

“Muhteşem ötesi derecede yakışıklı olmama ihtimalim.” İmge, Melih’in omzuna bir tane geçirince güldüm. Bu durumda bile gülebilmiştim.

“Her neyse, herkes evine. Valizlerinizi hazırlayın. Ne kadar kalacağımız belli değil.” Suna’ya katılarak hemen dibinde olduğumuz evime girdim.

********

Tren gelmişti. Valizler yerleştiriliyordu. Ve biz gerçekten Ankara’ya gidiyorduk. Okulumuzu, evlerimizi, buradaki hayatımızı tamamen unutup Ankara’ya gidiyorduk.

Emir ve Canan’a haber vermemiştim. Ne zaman haberleri olurdu bilmiyordum. Şu anda onları ararsam endişelenip bir şeyler yapmak isteyeceklerdi. Boştan yere gerginliğe gerek yoktu. Her şey çözülüp, olaylar yatışınca ilk haber vereceğim insanlar zaten onlardı. Trene sırayla bindik. Büyük bir trendi. Küçük küçük bir sürü peronu vardı. Her perondaki koltuk sayısı farklıydı mesela bizim peronda yalnızca 8 koltuk bulunuyordu. Yedi kişi olduğumuzdan birimiz tek oturacaktı ve o kişi ben olmak istiyordum. Melih, Meriç ile oturmuştu. Suna, İmge’nin yanına geçmişti. Ben de tek oturmak için diğer koltuğa geçerken Soner durdurdu beni.

“Siz beraber oturun isterseniz.” Dedi Yavuz’u işaret ederek. Yavuz’a baktım. Ona göre fark etmez gibiydi. “Yok, şurada tek oturayım ben. Uyurum zaten.” Diretmeden Yavuz ile diğer koltuklara yönelince bende az önceden beri gözüme kestirdiğim koltuğa geçtim. Bütün yol uyumayıp biraz da yolu izlemek istediğimden cam kenarına geçtim. Hava karanlıktı, dışarısı pek gözükmüyordu ama yine de burayı tercih etmiştim. Eskiden bu tarz yolculuklara çıkmadan önce saatlerce çalma listesi hazırlardım. Hatta saniye saniye hesaplar yolun süresi kadar şarkı koyardım. Ama artık yolculuklar bile o kadar keyifli değildi. Bir yola çıktığımda aklıma gelen tek şey uyumaktı.

Arkama yaslanıp kafamı geriye yasladım. Anneme bir şey olduğunu düşünmüyordum. Sonuç olarak çok ucu açık bir mektuptu. Uzun bir yola çıktığını yazmıştı. Her uzun yol ölüm olmuyordu. Ama aradığımda Emirhan’ın açmış olması nedense içime bir şüphe düşürüyordu. Ayrıca anneme bir şey olduysa da olmadıysa da onunla yüzleşecektim. Hayatında bir kez bile görmediği bana karşı beslediği bu kin saçmaydı. Ben de ona bayılıyor değildim ama en azından nötr bir şekilde davranmaya çalışıyordum.

“İsim lütfen?” sağ tarafımdan gelen sesin tren görevlisi olduğunu tahmin ettiğimden hiç gözümü açmadan ismimi söyledim. “Ece Aksoy.” Görevlinin gittiğini düşünüp yerimde kıpırdanıp en rahat pozisyonu bulmaya çalıştım. Gerçi küçücük koltukta ne kadar farklı pozisyonda oturabilirdim ki.

“Selim Kalender.” Korkudan sıçrayıp gözümü açtım. Yanıma birisi oturmuştu. Geldiğini nasıl fark etmemiştim.

Yanımızdaki görevli teyit ettikten sonra Yavuzların oturduğu yere giderken yanımda oturan oğlana baktım göz ucuyla. Benim az önce durduğum gibi kafasını geriye yaslamış gözlerini kapatmıştı. Beyaz tenliydi ve kahverengi saçları vardı. Kirpikleri benimkilerden bile uzun olabilirdi. Benim gibi uyurken kesik nefesler alıyordu. Genelde evde salonda uyuyakaldığımda kesik nefeslerimden rahatsız olup uyandırırlardı beni.

Yanımdaki oğlanın yüzünde garip bir güzellik vardı. Erkeklere genelde yakışıklı derlerdi ama bundaki yakışıklılık falan değildi. Acaba erkek güzeli olabilir miydi? Düşündüğüm şeyle sessizce kıkırdadım. Sapık olduğumu düşünmemesi önüme dönüp tekrar gözümü kapatıp uykuya dalmaya çalıştım.

Ta ki, bir şeyi hatırlayana kadar.

Gözlerimi açıp oğlana baktım tekrar. Emin olmak için kaşlarımı çatıp daha detaylıca inceledim. Bu çocuk, mezarlıkta ve o gün arabada o adamlardan kaçarken karşılaştığım çocuktu.

Artık tesadüf olduğunu düşünmüyordum.

Beni takip ettiğini düşünüyordum.

“Umarım yarım saattir beni izlerken kafanda benimle alakalı sapıkça hayaller kurmamışsındır.” Dedi tek gözünü açıp. Daha demin uyuyan birine göre fazla ayıktı. Yüzünde uyku mahmurluğu göremiyordum. Dediği şeyleri umursamadan şüphelerimi döktüm ortaya. “Sen beni mi takip ediyorsun?” dedim kaşlarımı çatarak. Asla suratıma bakmadan konuşuyordu ama son dediklerimden sonra kafasını çevirdi. “Ne?” dedi anlamamış gibi. Hemen sonra alayla nefes verdi. “Neden seni takip ediyormuşum?”

“Neden mi? Üçüncü karşılaşmamız olduğundan böyle düşünmüş olabilir miyim?” İsmini de az önce duyduğum Selim, kafasını iki yana sallayarak önüne döndü ve gözlerini kapattı. Hala bir cevap beklediğimi bildiğinden kapalı gözlerle merakımı giderdi.

“Hayır, seni takip etmiyorum.” Dedi umursamaz bir tavırla. Sanırım cidden tesadüftü. Yeniden önüme dönerken yan taraftan dikkatimi çekmeye çalışan Melih’i fark ettim.

Ona bakıp kafamı ‘Ne?’ anlamında iki yana salladım. “Kim bu?” deyince dudağımı bilmiyormuş gibi büzdüm ve ağzımı oynatarak cevap verdim. “Bilmiyorum.” Selim’i inceledikten sonra yine bana baktı. “Yer değiştirelim.” Bir Selim’e bir de Melih’in yanında oturan Meriç’e baktım. Meriç kesinlikle daha iyi bir seçenekti.

Ayağa kalktığımda Selim’de gözlerini açtı. Gittiğimi anlayınca bacaklarını toparladı. Aradan geçene kadar beni izlemesi çok rahatsız ediciydi. Neyse ki kazasız belasız geçip gitmiştim. Melih de kalkmış geçmemi bekliyordu.

Ben çıkınca az önce oturduğum yere oturdu. Ben de onun oturduğu yere geçtim. Meriç beni gördüğüne sevinmiş gibiydi.

“Kardeşim diye söylemiyorum, çok kötü bir yol arkadaşı.” Deyince güldüm. Melih asla susmayan biriydi. Ve eğer yola Melih ile devam etseydi, Meriç sonunda kulaklarını kesebilirdi.

“Her neyse seni lafa tutmayacağım.” Meriç tek kulağına taktığı kulaklığın diğerini bana uzattı. “Yol boyunca Meriç’in harika çalma listesini dinlemeye ne dersiniz?” gülerken kulaklığın tekini aldım ve kulağıma taktım. “Bu cazip teklifi geri çevirmek hata olurdu.” Dedim. O da bana gülerken tren hareket etti.

********

Dakikalardır ayağa kalkamamak için kendimi zorluyordum. Biraz daha oturursam ayaklarım benden ayrılıp biraz gezip gelecekti. Fazla oturmayı seven biri değildim. Hayatım oldukça aksiyonlu olduğundan oturmaya alışık değildim. Geceleri uyuduğum süre bile azdı.

Daha fazla sabredemeyip ayağa kalktım daha bir saatten fazla vardı.

Kafama göre bir kapı seçip oraya doğru yürümeye başladım. Peronun tümü uyuyordu. Saat gece bire geldiğinden normaldi. Gerçi peronda 8 kişiydik. 7 kişi bizim takımken kalan tek kişi ise Selim’di. Ve uyumayan tek kişi de Selim’di.

Saatlerdir gözünü kırpmadan ya kitap okuyor ya da yolu izliyordu. İnsan olduğundan şüphelenmeye başlamıştım. Bizim perondan tamamen çıkmak üzereyken göz ucuyla bana baktığını görmüştüm.

Trende gidebileceğim maksimum yer balkon veya tuvaletti. Trenin tuvalet tasarımı hiç dikkatimi çekmediğinden balkonun olduğu yöne yürümeye başladım.

Yürürken aynı zamanda anneme attığım mesajları kontrol etmek için her zaman cebimde olan telefonumu yokladım. Cebimde değildi. “Nerede bu ya?” derken yerlere baktım. Düşürseydim fark ederdim değil mi?

Her türlü sırrım telefonumda saklı olduğundan istemsizce gerilmiştim. Bizim perona geri dönmek için kapıyı açtığımda elinde benim telefonumla ilerideki kapıdan giden Yavuz’u gördüm. Telefonda biriyle konuşuyordu. Ve normal bir konuşma yapıyor gibi değildi. Şifremi biliyordu, belki birini aramak istemişti ve benim telefonumu kullanmıştı.

Ne yaptığını çok merak ediyordum. Yavuz telefonumu karıştıracak kadar ileri gidecek bir insan değildi. Merak ettiği bir şey olduğunda genelde yüzüme sorardı. Arkadan iş çevirmezdi.

Öylece işime devam edemeyeceğim için peşine takıldım. Garip bir şekilde her kimse hararetli bir şekilde konuşuyordu. El kol hareketleri yaparken hızlı adımlarla ilerliyordu. Ona yetişmek için koştum. Yanına varınca omzuna dokundum. Hemen fark edip arkasını döndü. Beni gördüğüne şaşırmış olmalı ki telefonu kulağından uzaklaştırdı. Ben de o esnada konuştuğu kişinin Emir olduğunu görebilmiştim. Olay gittikçe garip bir hal alıyordu.

“Ne yapıyorsun?” dedim sorgularcasına.Yüzüme anlamsız bir ifadeyle bakıyordu. Yakalanmanın verdiği gerginlikten farklı bir bakıştı bu. Cevap vermeyince telefonumu elinden aldım. “Emir?” dedim hatta olup olmadığını kontrol etmek için.

“Ece?” dedi o da aynı şekilde. “Sorun ne?” dedim. “Ankara’ya gidiyormuşsun.” Deyince Yavuz’dan öğrendiğini düşünüp ona baktım. Gergin yüz ifadesini koruyordu.

“Evet, size anlatacaktım. Annemle alakalı bir olay oldu.” Daha devam edecekken sözümü kesti. “Canan ve ben Ankara’dayız. Olan her şeyden haberim var. Geldiğinde konuşuruz.” Yavuz’un anlattığını sanmıyordum ama başka nasıl bilebilirlerdi ki?

“Nasıl? Nereden biliyorsun?” dedim. “İnan tek bildiğim bu değil. Güçlerinden, güçlerinizden haberimiz var. Gelince konuşalım.” Cevap vermemi beklemeden yüzüme kapattı telefonu.

Yıllardır başarıyla sakladığımı sandığım güçlerimden haberdarlardı. Yalnızca benim güçlerimi değil diğerleriyle alakalı şeyleri de biliyorlardı. Ve bu korkunçtu. Doğrusu utanıyordum. Yıllarca yüzlerine bakıp yalan söylemiştim ve onlar gerçeği biliyorlardı. Peki neden şimdiye kadar bildiklerini söylememişlerdi?

Kendimce soru işaretlerine çözüm getirmeye çalışırken Yavuz konuştu. “Açıklama yapmayacak mısın?” N tür bir açıklama beklediğini bilmiyordum. Burada açıklama yapması gereken ben değildim kendisiydi. Telefonumu alıp Emir’in aramasını cevaplayan oydu. Bir de şimdi hesap soruyordu.

“Ne açıklaması yapmalıyım?” şaka yaptığımı düşünüp güldü. “Ben ciddiyim. Nasıl bir açıklama bekliyorsun?” dedim tekrar. Olayın ciddiyetini anladığında kendi etrafında yavaşça bir tur döndü. Sakinleşmek için yapılmış bir hareket gibiydi bu.

“Madem onlara söyleyecektin, neden başından beri sakladık?” şimdide o şaka yapıyordu sanırım. Benim söylediğimi düşünüyor olamazdı değil mi?

“Benim söylediğimi mi kastediyorsun?”

“Kastetmiyorum. Direkt söylüyorum. Başka nereden öğrenebilirler?” içimdeki hayal kırıklığı tarif edilemezdi. Hayatımda tek güvendiğim kişi bana güvenmiyordu.

“Hayır, hayır Yavuz. Ben söylemedim. Böyle bir şey yapmayacağımı biliyorsun.” Kaşlarını kaldırıp kafasını iki yana salladı. “Bilmiyorum Ece. Farkındaysan aptal arkadaşların başımıza dert açmak üzere.” Bir insan kendini ancak bu kadar hızlı soğutabilirdi. Canan ve Emir en az onlar kadar değerlilerdi. Öylece hayatımdan silip atabileceğim, arkalarından saçma sapan konuşabileceğim derecede basit insanlar değillerdi.

“Başımıza dert falan açacakları yok. Kendini onlardan üstün görmesen iyi edersin. Arkadaşlarım hakkında düzgün konuş.” Şaşırmış gibi bakıyordu. Şaşkınlığın arkasındaki öfkeyi de görebiliyordum.

“Düzgün konuşayım ha? Düzgün konuşmam gereken ne yaptılar ki?” derin bir nefes aldım. Eğer bu konuşma burada bitmezse ikimiz de çok zararlı çıkacaktık.

“Şu an bu konuşmayı yapıyorsak hepsi senin suçun.” Dedi tekrar konuşarak. Ağzımı açıp cevap verecektim ki izin vermeden devam etti.

“Şimdi git, uzun bir süre seni görmek istemiyorum.” ağzımı hayretle açıp kaşlarımı kaldırdım. “Hadi ya?” dedim alayla. Aramızda neredeyse yirmi santimetre olan Yavuz’u parmaklarımla omzundan ittirdim. “Benimle ve arkadaşlarımla düzgün konuşacaksın Yavuz.” Dedim hala sakin çıkan sesimle. “Takım kaptanı olman umurumda değil. Çizgiyi aşmayacaksın.” Kendimi savunmam onu şaşırtmış gibiydi. Demek ki sınırlarını bilmesi için böyle olmam gerekiyordu. “Bana onları mı savunacaksın? Senin için buradayız, sırrımızı onlara açık ettiğin yetmezmiş gibi hala onları savunmana katlanamıyorum.” Dedi.

“Gidebilirisin Yavuz, seni burada tutan hiç kimse yok. Size gelmenizi ben söylemedim, siz gelmek istediniz. Sanki sizi zorlamışım gibi davranma.” Sanırım bana inanması için ayaklarına kapanıp ağlamamı falan bekliyordu. Çok beklerdi.

“Eğer, başımıza arkadaşların yüzünden bir şey gelirse-” Yanımızdan geçerken Yavuz’un omzuna sertçe çarpan Selim yüzünden sözü kesildi. Yavuz hiç takmadan yürümeye devam eden Selim’e seslenmek üzereyken Selim yüzüne bile bakmadan “Affedersin.” Demişti.

Yavuz’un sorun çıkarma niyetinde olduğunu anlayınca kolundan çekiştirip vücudunu kendime çevirdim. Dikkati tekrar asıl konuya dönünce son sözlerimi söyledim. “Bana inanmak zorunda değilsin, ama bir kez daha söylüyorum, ben yapmadım.” Uzatmamak adına arkamı döndüm ve bulunduğumuz perondan çıktım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.