Selam!
Kitabıma hoş geliniz. Kitabı hemen kapatmayıp bu satırları okuyor olmanız benim için gerçekten çok değerli.
Bir süre önce bir yıldır çalıştığım bu kurguyu yayınlamıştım hatta yaklaşık 20 bölüm kadar yayındaydı ama sonradan içime sinmeyen bir şeyler olduğunu anlayıp kitabı tamamen sildim ve tamamen farklı bir Yeşil Kolye ile şu an okuduğunuz kurguya başladım.
Bölümü beğendiyseniz lütfen belirtmeyi unutmayın. Yorumlarınız da kitabı geliştirmemde çok yardımcı oluyor.
O zaman artık hikâyeye geçelim. Keyifli okumalarrrr!
Bölüm 1: MEKTUP
Küçük bir kız, gece geç saatler.
Kızı uyku tutmamış.
Koridorda annesi ile babasının odasına gitmek için yürüyor.
Odaya yavaşça giriyor. Odada kimse yok.
Ama dolabın içinden bir ışık geliyor.
Kız merakına yenik düşecek.
Dolabın yanına gidiyor ve kapağı yavaşça açıyor.
Bir kolye var. Yeşil bir kolye.
Kolyeye dokunmak istiyor fakat kolyenin bu kadar parlaması normal mi?
Yine de kolyeye hafifçe dokunuyor.
Omzunda hissettiği ellerle ellerini kolyenin üzerinden çekiyor.
O eller kızı arkasına çeviriyor.
Babası ve annesi kızın karşısında.
Babası endişeyle kızına bakıyor.
Annesi arkada donakalmış.
Kız ne olduğunu anlamıyor. Neden herkes üzgün? Kötü bir şey mi yaptı?
Annesinin gözünden bir damla yaş düşüyor.
Sanırım bir şeyler yeni başlıyor...
********
"Beni öldürecek misin?" arkama dönüp Yavuz'u kontrol ettim. Telefonunda bir şeylere dalmış gibiydi. Kafası tamamen dağınıktı görünüşe göre. Beni duymamasını dileyerek döndüm, sandalyede bağlı, tamamen savunmasız oturan adama.
Yavaşça yere çömelirken eteğimi düzelttim. Adamın kafa hizasına geldiğimde gergin bir surat ifadem vardı.
"Bak, gerçekten sana zarar vermek istemiyorum. Ama işe yarar bir şeyler söylemezsen seni öldürecekler ve ben engel olamayacağım." Adam hiçbir tepki vermedi.
"Küçücük bir bilgi bile yeter. Sadece babamla alakalı birkaç kelime söyle." Adam inatla sessizliğini korudu.
"Baban öldü, onu araştırmayı bırak. Devam edersen sen zarar göreceksin." Derin nefesler alıp yine de ikna etmeye çalıştım.
"Babamın ölümü aptal bir kazadan ibaret olamaz. Babam güçlerimin farkındaydı bir şey için savaşıyordu. Ne o mühim şey?" adam gözlerini yumdu.
"Baban öldü çünkü öyle gerekti. Güçlerin var çünkü öyle gerekiyor. Tekrar ediyorum, bu işin peşini bırak ve hayatını yaşa."
Daha fazla ısrar etmenin anlamı yoktu ama bir şeyler öylesin istiyordum. "Değer verdiğin kimse yok mu? Öldüğünde ne hale geleceklerini düşün. Ölmek zorunda değilsin." Adam gülümsedi acı bir şekilde. Adamın gözlerinin içine bakıp birkaç cümle daha söyleyecektim ki arkamdan Soner'in sesi geldi. "Ece!" hemen ayağa kalkıp onlara döndüm.
"Bir haftadır yeterince konuştun. Biz de denedik. Bir şey çıkmayacak yeter artık." Kısaca adama baktım. Ben bakınca kafasını iki yana salladı. Fazla kararlıydı.
Yeniden yan yana duran Yavuz ve Soner'e baktım. "Saat kaç?" Yavuz cevap verdi. "Sekize geliyor."
Koskoca otoparkta öylece duran sandalyenin üzerinden ceketimi ve telefonumu aldım. Ceketimi özensizce omuzlarıma bıraktığımda Soner kafasını salladı. "Gidiyorum ben." Deyip arkamı döndüğümde yanımda Suna ve İmge belirdi. İkisi de çok şık elbiseler giymişlerdi.
Otoparkın girişine çekilen sarı çizgiyi geçtiğimiz saniyede arkamızdan silahın patlama sesi duyuldu. Sesin ardından Meriç ve Melih az önce geldikleri siyah motosikletten inip yanımızdan geçip gittiler. Ortalığı temizlemek de onlara kalmıştı.
Yine başarısız bir girişimin sonuna gelmiştik. Olduğum yerde durdum. İmge ve Suna da benimle birlikte durdu. İmge bana döndü ve her zamanki gibi acı bir şekilde gülümsedi.
Elini koluma götürdü, kolumu okşarken fısıldadı. "Dayan, başaracağız." Ben de onun koluna dokundum. "Hiç umudum kalmadı." Suna arkamızdan bize hüzünle bakarken göz göze geldik.
"Her neyse, sen git istersen bir an önce." Kafa sallayıp ana caddeye doğru yürüdüm.
Az önce ölen adam babam hakkında büyük bilgilere sahipti. Ve unutkanlık hastalığı sebebiyle bildiği her şeyi bir deftere yazıyordu.
Geçenlerde onu bir takside yakalamıştık ve tahminlerime göre o defteri de o takside bırakmıştı. Taksinin plakasını telefonuma not etmiştim ve bir saat kadar önce taksiyi taksi durağına bırakmıştım. Taksiyi asla yola çıkarmamalarını da rica etmiştim. Bu adamdan bir şey çıkmazsa defteri bulacaktım ve bir şey çıkmamıştı. Defter tek çaremdi.
Babam öleli yıllar olmuştu. Ben 5 yaşındayken ölmüştü. Annem ise 16 yaşıma geldiğimde yeni bir evliliğe adım atmıştı. Yeni eşiyle Ankara'da yeni bir hayat kuracağını ve onunla gelmem gerektiğini söylemişti. Ben ise gitmeyi reddetmiştim. Beni İstanbul'a bağlayan arkadaşlarım vardı. İstesem benimle gelirlerdi, hiçbirinin ailesi yoktu. Canan ve Emir dışında.
Yavuz, İmge, Melih, Meriç, Soner ve Suna. Her birinin benim gibi farklı farklı güçleri vardı. Ailelerini hiç tanımamışlardı. Birbirimizi bulmuştuk biz. Yavuz, zihinleri kontrol edebiliyordu. Meriç, doğa olaylarını kontrol edebiliyordu, Suna ve Soner ışınlanabiliyordu. Melih ise acı dindirebiliyordu.
Canan ve Emir de diğerlerinin aksine tamamen normal iki arkadaşımdı. İkisini doğduğumdan beri tanıyordum. İkisi de kardeşimdi bana kalırsa.
Bu iki arkadaş grubumu olabildiğince birbirinden ayırmaya çalışıyordum. Yavuz ve diğerleri Emir ve Canan'ın varlığından haberdarlardı ama Emir ve Canan onları tanımıyordu. Ayrıca ikisi güçlerimi de bilmiyordu. Eğer ileride olmaması gereken şeyler olursa onların tehlikeye girmemesi için söylememiştim.
Annem, henüz 16 yaşımda verdiğim karara garip bir şekilde razı olmuştu. Benim için sorun değildi. Annemle öyle olması gerektiği gibi bir anne-kız ilişkisi yoktu. Birbirimize sevgiden çok saygıyla bağlıydık.
Ayrıca annemin evlendiği adamın geçmişteki evliliğinden bir oğlu vardı. Oğlu Emirhan benden 5 yaş büyüktü. Annemle ara sıra konuşuyorduk. Emirhan ise benim için sadece bir isimdi.
Şu anda da geçen yıllarda öğrendiğimiz bir bilgiyi araştırıyorduk. Babam her nasılsa ben dâhil 7 kişilik küçük takımımızdan haberdardı. O zamanlar güçlerimin farkında bile olmayan benim geleceğim hakkındaki her şeyi biliyordu. Ve nasıl bir patlama olduğunu bile bilmediğimiz bir patlamada ölmüştü.
Kısa sürede taksiyi bıraktığım durağa geldim.
Henüz hiçbir taksi işe başlamamıştı. Hepsi kaldırımın kenarında tek sıra halinde diziliydi.
Telefonumun notlar bölümünü açıp plakayı aramaya başladım. Neredeyse on araba vardı.
Hepsini tek tek incelemiştim ama taksi burada değildi. Onca lafa rağmen taksiyi işe göndermiş olamazlardı. Durağın kulübesinde girdim zaman kaybetmeden. İçeride birkaç tane adam vardı.
İlk gördüğüme telefonumda yazılı olan plakayı gösterdim.
"Merhaba, acaba bu plakalı araç nerede? Birkaç saat önce getirmiştim arabayı." plakayı gösterdiğim adam kaşlarını çatıp bir süre baktıktan sonra bana baktı. "Hayırdır?" içimden sabır diledim.
"Hayır abi hayır. Sen söylesene nerede bu araç?" adam şaşırmış gibi baktı bana. "Aldılar bu aracı az önce." Telefonum ekranını kilitleyip ceketimin cebine koydum.
"Kim aldı abi ya?" adam gözüyle camın ardında gözüken takım elbiseli adamı işaret etti. Bu işin bu kadar basit olmayacağını tahmin etmeliydim.
"Teşekkürler." Deyip çıktım duraktan. O adamın olduğu yere gittim. Durağın diğer tarafında duruyordu.
Adamın önündeki taksinin plakasına baktım. Bu aradığım taksiydi. Ve de taksinin içine eğilmiş bir şeyler arayan bir adam daha vardı. Aradığı şey büyük ihtimalle o defterdi. Ben geldiğimde adam bana döndü.
"Buyurun?" dedi kalın bir ses tonuyla. "Taksiyi kullanabiliyor muyuz?" adam ifadesini değiştirmeden "Hayır." Deyince kaşlarımı çattım.
"Ama çok acelem var. Birkaç dakika sürer zaten yol." Adamın şoför olmadığını biliyordum ama şimdi biraz rol yapmam gerekecekti. Adama direkt tekme tokat dalıp arabayı teslim etmesini söyleyemezdim.
"Hayır dedim hanımefendi. Araba kullanıma müsait değil." Çok sıkışmış gibi saçlarımı karıştırdım. "Ölüm kalım meselesi beyefendi. Çok acil gitmem lazım." Adam içinden sabır çeker gibi kafasını çevirdi. O defteri hiç bırakmamalıydım.
Başka bir şey düşünürken arabanın arka koltuklarına eğilmiş adam çıktı. "Abi burada bir şey yok." Takım elbisesini düzeltirken içeriye göz ucuyla baktım. Ardından da az önce arabadan çıkan adama yaklaştım. "Yok, sen bulamamışsındır onu." İki adam da hayretle bana bakarken arka koltuğa oturmak için harekete geçtim. Tam içeriye atlayacakken az önce konuştuğum adam kolumu tuttu.
Hemen arkamı dönüp adamın suratına sert bir yumruk attığımda adam yere düşerken diğer adam üzerime gelmeye başladı.
"Yok, elim acıdı sana yumruk atamayacağım." Deyip adamın yanından sıyrıldım. Kendimi zor bela arka koltuğa atıp güçlerimle kapıları kilitledim.
Adam kapıyı zorlarken ön koltuğa atlayıp arabayı çalıştırdım. Gaza yüklenmek üzereyken kapıyı zorlayan adamın yoluğunu fark ettim. Kafamı arkaya çevirdim. Başka bir adam az önceki iki adamı bayağı bayağı dövüyordu. İlk başta gördüğüm kişinin Yavuz ya da Soner olabileceğini düşünsem de değildi. Bu adamı hayatımda daha önce hiç görmemiştim. İki adama da sert yumruklar atarken sadece bir saniyeliğine göz göze geldik. Kısa bakışlarından 'git' demeye çalıştığını anlayabilmiştim.
Gidip gitmeme konusunda tereddüt etsem de gitmek en mantıklı seçenekti. İçimdeki ses yardım etmemi söylüyordu ama mantık her zaman doğru seçenekti.
Bu sefer gaza yüklenip ilerledim.
Sabahın körü olduğundan yollar boştu. Zaten burası yeterince ıssız bir semtti.
Tüm gücümle gaza basarken aynadan arkaya baktım. Aralarından bir adam başka bir taksiye atlamış arkamdan geliyordu.
Kolayca sıyrılamayacağımı anladığımda bileğimdeki tokayla saçlarımı bağladım ve direksiyona sarılıp son hız gitmeye devam ettim.
Dümdüz yolda ilerlerken bir andan da defteri arıyordum. Az önce adamın bulamadığı defteri ben nasıl bulacaktım bilmiyordum ama nedense içimde bir umut vardı.
Torpidoları açarken kırmızı ışığı gördüm. Durursam yakalanacağımdan durmadım ve hızlıca geçtim. Bana hiçbir araba çarpmamıştı ama adam da kırmızıda durmadığı için diğer taraftan gelen arabalar ona çarpmıştı.
"Allah'ım sen affet." Diye mırıldanıp yola devam ettim. Ne yazık ki dar bir sokağa giriyordum. Buradan çıkıp evin yoluna girmem gerekiyordu.
Az önceye kıyasla daha yavaş giderken arka koltuklara eğildim ve yerlere bakmaya başladım. Sonra aklıma bir şey geldi.
Ben direksiyonu bıraktıysam arabayı kim sürüyordu?
"Kahretsin!" diye söylenip yola döndüm. Ara sokaklara girmiştim ve her şey yolunda gözüküyordu. Halime şükredip yola bakarken aniden sol tarafımdan beni takip eden adamın kullandığı taksi önümü kesti.
"Hayır yani kırk yılın başı bir şeye şükrettim olana bak!" hemen vitesi geriye takıp çıkarken önümdeki adam bana önden çarpmak için hazırlanıyor gibiydi.
Dapdar sokaktan aynaya bakarak çıkmaya çalışırken taksinin arka kapısı açıldı. Ben kilitlememiş miydim bu kapıyı?
"Abi sür sür." Arkama bakıp binen kişiyle göz göze geldim. Benim yaşlarımda bir oğlandı. "Anlamadım?" hem kadın olduğumu görüp nasıl abi diyordu? Kör müydü bu?
"Acelem var çabuk abi hadi ya!" arka camdan bir yerlere bakıyordu. Oğlan yüzünden kafam tamamen dağılmıştı. Hatırlayıp önüme baktım. Şu anda onu indirmekle zaman kaybedemezdim. Adam bana hızla geliyordu.
Arkadaki oğlanı hiç düşünmeden geri geri çıktım sokaktan.
Ama arkadan beni takip eden araba dışında bir araba daha geliyordu. Siyah bir arabaydı. "Bu ne ya?" derken arka koltukta oturan çocuk konuştu.
"Çabuk arkadaki arabayı atlamalıyız." Deyip koltuklara doğru yanaşınca ona kısa bir süre bakıp kafamı çevirdim. Kendi dertlerim yetmezmiş gibi bir de elalemin adamıyla uğraşıyordum.
Tekrar düz yola çıktığımda gaza yüklendim. Bir yandan da aynadan çocuğa bakıyordum. Hızlıca giderken arkamdaki araba bana yetişmek üzereydi.
Adam yanımdan geçip önümü kesmeye çalışıyordu ben de her seferinde yana kayıp geçmesini engelliyordum. "Sola gir."
Yeterince sinirlerim bozuktu zaten. "Buyur biliyorsan sen sür." Çocuk şaşırmış gibi öne doğru eğildi. İyice taksici triplerine girmiştim. Sanırım bu koltuğa oturan herkeste oluyordu.
Arkadaki oğlanın varlığını fırsat bilip defteri aratmak için konuştum. "Sen şey yapsana..." Dedim arkamdaki iki arabanın önüme geçmesini engellerken.
Çocuk yaptığım manevrayla yana savrulunca ağzımdan "Hiii." Gibi bir ses çıktı. Doğrulurken göz ucuyla baktım. "İyi misin?" cevap vermeyince kendi gözlemlerimi sundum. "İyisin iyisin bir şeyin yok."
Konuşmaya daldığım için az kalsın arkamdaki adam önümü kesiyordu. Tekrar ani bir manevra yapıp geçmesine izin vermedim. Her şeye rağmen defter için konuştum. "Kusura bakmazsan orada bir yerde defter olacak. Versene onu."
"Şaka mı bu?"
"Biraz elini çabuk tutarsan sevinirim." Çocuk ikiletmeden defteri arayınca güldüm sessizce. Hep bu anı bekliyordu sanırım.
Arkamdaki adam hala çabalamaya devam edince dayanamayıp camı açtım ve kafamı geriye sarkıttım.
"Manyak adam bıraksana peşimi!" tam kafamı içeri sokacakken diğer araba aklıma geldi ve yeniden dışarı çıktım. "Manyak adamlar bıraksanıza peşimi!" adamlar daha da hızlanınca kafamı içeri soktum. Çocuk bana bakıyordu. "Ne var? Bul şu defteri artık." Bir de ona ahkam kesince yanında duran defteri uzattı. "Koltukların arasına girmiş." Defteri alıp içini karıştırdım. Bir yandan da yola bakıyordum.
Gerçekten o defter bu defterdi.
"Taksi şoförü değilsin değil mi?" aynadan baktım ona.
"Taksi şoförüne mi benziyorum oradan bakınca?"
Güçlerimi her ne kadar kullanmak istemesem de bir an önce bizimkilerin yanına gitmem gerekiyordu. Tam güçlerimi kullanacakken yan yoldan başka bir beyaz araba çıkıp arkamızdaki iki arabaya sertçe çarptı. Bunu fırsat bilip güçlerimle iki arabayı araziye sürdüm. Hızımı yavaşlatıp ilerlerken arkadaki çocuğa rol yaptım gerekiyormuş gibi. "Tüh ya kaza oldu." Dedim. Şokta olduğundan cevap verememişti. "Onu sen mi yaptın?" diye sorunca kaşlarımı çattım.
"Akıl hastanesinden mi kaçtın? Nasıl ben yapmış olabilirim?" Tam kurtulduk diye düşünürken bizi kurtaran araba hiç durmadan bize doğru sürmeye başladığını gördüm.
"Bize de mi çarpacak, Allah'ın cezası!" bildiğim bütün küfürleri savururken arkadaki adam bize yetişmişti. Neyse ki çarpmak yerine aynı hizada sürmeye devam etti. Ne yapacağını merak ettiğimden sağ camı açıp gözlerimi siyah camların arkasındaki kişiye diktim. Sonunda o da camını açınca arabanın içindeki adamı gördüm. Bu az önce taksi durağında diğer adamları döven kişiydi.
Cam açılır açılmaz adam bilmiş bir tavırla gülümedi. Sanki gülümsemesi konuşup 'Rica ederim.' demişti. Ne olduğunu anlamaya çalışırken adam sol gözünü kırpıp camını kapattı ve hızlanıp çekip gitti.
Arkamızdaki arabalara Allah rahmet eylediği için arabayı sağa çektim. Derin bir nefes alıp arkama yaslandım ve deftere sıkıca sarıldım. Bunun için yapmadığım şey kalmış mıydı?
Arkama yaslandığımda çocuk bana doğru eğildi tekrar. "Hey hey! Ne oluyor? Sürsene. Yetişebilirler." Duymamış gibi yaptım.
Acele edip arabadan indim ve cebimden telefonumu çıkarttım. Taksiyi bulduğum ilk anda Suna'ya canlı konum atmıştım ama hala burada olmadıkları için Suna'yı aramak için numarayı tuşladığım sırada taksi hareketlenmişti.
Bunu beklemiyordum, arkadaki oğlan sürücü koltuğuna binip gitmişti. Bunu hiç beklemiyordum. Az sonra Sunalar geleceğinden dert etmedim.
Araba birkaç dakika içinde gelince arabanın arka koltuğunu açıp içeri atladım. Arabayı Melih sürüyordu. Melih arabayı hareket ettirirken bana baktı aynadan.
"Alabildin mi bari?" elimdeki küçük ajandayı havaya kaldırdım. Ve işte o sırada elimdeki ajanda gözlerimin önünde kuma dönüştü. Evet şaka gibi gelse de değil. Defter kuma dönüşmüştü.
Deniz kumuna benzer şey parmaklarımın arasından sızarken Melih ağzı açık bakıyordu.
Arabayı durdurup tam anlamıyla baktı ve elimdeki kuma dokundu. "Bu ne lan?"
********
(2 HAFTA SONRA)
Okul kantininde oturmuş Canan ve Emir ile kahve içmek için bekliyordum. Canan ve Emir çocukluğumdan beri asla yanlarından ayrılmadığım iki kişiydi.
Canan kahveleri almak için sıraya girmişti. Bende oturduğumuz masaya kafamı gömmüş bekliyordum. İlk iki dersi kaçırmıştım.
Aklım tamamen o ajandada kalmıştı. En yakın zamanda Yavuz ile konuşmalıydım. Yavuz ve ben genelde takımı yola koyardık. Biz diğerlerine yol gösterirken Yavuz'da hep bana yol göstermişti. Ve ne zaman bir sıkıntım olsa duruma göre ilk ona giderdim. Kafamı koyduğum masada öylece dururken Emir'in suratıma dehşetle baktığını fark ettim.
''Ne var?'' dedim kaşlarımı çatarak.
''Hasta mısın?'' diye sordu elini alnıma götürürken.
''Hayır, ne alaka?''
''Şimdiye kadar on milyonuncu kez rüyanda ne görmüş olduğunu anlatman gerekiyordu ve kendi kendine kafanda bir savaş veriyorsun. Suratın sayesinde anlamak zor olmadı.''
''Ha o mu, rüyamda bir şey görmedim ondan. Diğeri de biraz uykusuz kaldım da, ondandır.'' Alt dudağını dişlerinin arasına alıp kafa salladı. Bir şeyden dolayı huzursuzdu. Gözleri konuşuyordu resmen.
"Ne oluyor? Bir şey var söyle de kurtul." Telefonunu bırakıp dikleşti.
''Okula neden gelmiyorsun bu günlerde?'' cevap vermek için ağzımı araladığımda daha başlamadan beni durdurdu. "Biliyorum, hayatına karışmamdan veya seni yönlendirmemden nefret ediyorsun ama artık yeter."
Yine konuşmama izin vermedi.
''Geçen seneden beri hastaydın okula, üniversiteye iyi hazırlanmalıyım hukuk kazanmalıyım diye tutturuyordun şimdi derslere girmemenin nedenini gerçekten merak ediyorum. Derslere girmen için başında mı beklemem lazım?''
Tabii ki de ona 'Ya Emirciğim aslında ben Kuzey Işıkları'na hakim olabilen bir insanım ve inanır mısın benden daha 6 tane daha var. Hatta babamın ölümünün bu işle bir bağlantısı var. Biz de bunu çözmeye çalışıyoruz.' diyemeyeceğim için sıradan yalanlarımdan birini söyledim.
"Hastayım da."
"Bir aydır mı?"
"Depresyondayım Emir."
"O yüzden mi dün parka gidip salıncakta on takla attın."
"Hepsi sınav stresi yüzünden."
"On dakika önce haftaya sınav olduğunu öğrendin." yutkundum. Hiçbir bahane işe yaramıyordu. Bir şekilde toparlamaya çalışırken telefonumun ekranı parladı. Sessizde olduğundan parlaklıktan anlamıştım. Annem arıyordu. Ayda bir ya da iki kez arardı genelde ama bu ay yedinciyi arıyordu.
Telefonumu alıp masadan kalktım ve kantinin dışarıya bakan penceresine yaklaştım. Camın kenarındaki çiçeğin yapraklarıyla oynarken açtım telefonu.
"Efendim anne?"
"Nasılsın kızım?" sesinde anlam veremediğim bir heyecan vardı ama kötü bir heyecan gibiydi.
"İyiyim anne sen nasılsın?" gülümsediğini anlamıştım. Bir şey demeyince ben konuştum. "Ne oluyor? Genelde bu kadar çok konuşmayız."
"Bir şey olduğu yok. Sesini duymak istedim sadece." Bir saniye durup devam etti. "Her şey yolunda mı? Paran var mı? En son gönderdiğim parayı geri göndermişsin."
"Biliyorsun çalışıyorum. Paraya ihtiyacım olmuyor o kadar. Çocuklarla kazandığımız para fazla fazla yetiyor." Okul sonrası yarı zamanlı işlerde çalışıyorduk. Hep sadece birimizin evinde durduğumuzdan da faturalar o kadar dert olmuyordu.
"Bu ay ne zaman geleceksin?" Her ayın sonunda annemi görmeye giderdim. Sabah gidip akşam dönerdim.
"Bilmem, daha ayın başındayız. Gelirim birkaç haftaya." Konuşmak için konuşuyorduk sanki. Bir amaç yoktu, olsun diye konuşuyorduk ve bunu sürdürmek zordu.
Annemin de rahatsız olduğunu düşünerek daha dersin başlamasına zaman olsa da bahane ürettim. "Benim dersim başlayacak şimdi. Hoca gelmeden kapatayım telefonumu." Anlayışla karşıladı.
"Tamam o zaman. Dikkat et kendine."
"Sende çok dikkat et. Hoşça kal." Telefonu kapatıp cebime koydum.
Canan kahvelerle gelmişti.
Sandalyeme oturup bana ayrılmış olan kahveyi alırken Emir konuştu. "Ne diyor annen?"
Omuzlarımı silktim. "Anlamadım ki. Sanki son kez konuşuyormuşuz gibi bir hali vardı. Halimi falan sordu."
Canan göz makyajını tazeliyordu. Kirpiklerini kıvırırken o da katıldı. "Abiciğin ne yapıyormuş?" Göz devirip arkama yaslandım. "Ne abi ama ya." Dedim gülerken. Soy adını bile hatırlamıyordum.
''Ha bu arada, kahveleri aldım açılırsınız.'' Canan kahveleri uzatıyordu. Emir kahveleri elinden alırken tepside üç tane kahve olduğunu fark ettim.
''Neden 3 tane aldın ben kendim getirmiştim.'' dedim.
''Biliyorum Emir hayvanı 1 tanesiyle doymayıp benimkine çöktüğü için ona 2 tane aldım!'' diye cevap verince kahkahayı bastım. Emir iki kahveyi de kucaklayıp ''İyi bari kırk yılda bir işe yaradın, ama bu senin kahvene yine de çökmeyeceğim anlamına gelmez.'' deyip sırıttı. Acaba arkadaş seçimlerimi rendeden mi geçirmeliydim?
Derse kadar sosyal medyada geziniyordum hemen yanımda oturan Canan ve Emir ise kahve savaşları veriyorlardı Emir iki kahveyi de kafasına dikmiş Canan'ın kahvesini almaya çalışıyordu. Lise son değil de 5 yaşındaki çocuklar gibilerdi.
Etraftaki sucuk kokusu yavaş yavaş midemi bulandırmaya başladığı için ayağa kalktım. "Koku midemi bulandırdı. Sınıfa çıkıyorum. Gelirsiniz bir ara." İkisi de kafa sallayınca kahvemi alıp masadan ayrıldım.
Diğerleriyle de aynı okuldaydık ama Emir ve Canan'ın dikkatini çekmesin diye pek yakın davranmıyorduk. Selamlaşıyorduk sadece.
Yakın olduğumuzu anlarlarsa 'Bunlar kim? Nerede tanıştınız? Ne zaman tanıştınız?' gibi tonla soru soracaklardı. Soruların hepsi cevapsız olduğundan yabancı gibi davranmak en iyisiydi.
Bizim kata çıkarken telefonuma bir bildirim gelmişti. Yürümeye devam ederken bildirimi açtım. Birisi mail atmıştı. Herhalde en son mailim, orta sondayken gelen roblox şifremdi.
Kimden: kraliçelersaraydayaşamakzorundadeğil
Kasabadan 5 Mil kadar uzaklaşmıştık. Biri bana dedi ki 'Dönmek için çok mu geç?' ne demek istiyorsun der gibi baktım, bana aldırış etmeden devam etti 'Sanırım vicdanımızı unuttuk ve o olmadan çok uzağa gidilmiyor'...
Durup aynı mesajı on kez okudum, ama hiçbir şey anlamıyordum. Hayır yani ne demekti bu ve kim atmıştı bunu. Çok ayrı bir konu da bu ne kadar saçma bir isimdi. Bende dalgasına bir mail hesabı açtım, kraliçelersaraydayaşamakzorunda. Güzel bir cevap yazmak üzereydim ki sınıfta oturan kimya hocamızı fark ettim. Beni görür görmez yanına çağırdığından telefonumu cebime atmak zorunda kaldım.
*******
''Ece geliyorsan gel artık geç kalıyoruz! Otobüsü kaçırırsak seni bırakıp koşarım.'' Artık otobüs durağına yürümekten bıkmıştım.
''Bak, Emir. Benimkilerde bacak tamam mı? Bir süre sonra iflas ediyor. Sanki otobüs durağına değil. Dört şeritli yolda aya doğru yürüyoruz. Bu yol hep bu kadar uzun değildi. İster inan ister inanma yolu uzatmışlar.''
Emir artık sızlanmalarıma cevap vermiyor sadece kafa sallıyordu. Ben yolun bu kadar uzun olacağını bilseydim okulda kalırdım. Zaten arkamdaki Suna'nın kıkırdamaları yeterince sinirimi bozuyordu. Emir illa beraber gitmek istemeseydi Suna ile saniyeler içinde evde olabilecektim.
Otobüs durağı görüş açımıza girdiğinde koşarak durağa doğru gittim. Kendimi oturaklardan birine attım. Yürümek zor değildi. Çok zordu.
Hesaplayamadığım asırlar sonra otobüs geldi ve büyük bir curcunayla baş başa kaldık. Görgülü insanlar görgüsüz insanlar tarafından kapıda ezilirken, iki tane teyze evrene meydan okuyor o vücutlarıyla aynı anda kapıdan geçmeye çalışıyorlardı. 'Ah be teyzem, azıcık duyarlılık. Azıcık.''
Ve yine birkaç yılın ardından Emir ile otobüse girdik. Kartlarımızı okuttuk ve arkalarda yer aramaya başladık. Değişik bir şekilde arkada parıldayan ikili bir koltuk vardı.
Biraz önce kapıda sıkışan iki teyze sanki sığabileceklermiş gibi tekli koltuklara oturmuşlardı ve vücutlarının yarısı dışarıdaydı. Ara sıra kıpırdanıyor sonra da homurdanıyorlardı. Onlara aldırmadan kafamı sürekli titreyen cama yasladım.
Hayır yani bu cam da hiç keyif vermiyordu sürekli sallanıyor ve beyin hücrelerimin çalkalanmasına sebep oluyordu.Camda titreyen başıma odaklanmamaya çalışarak, kulaklığımı takıp telefonumdan rastgele bir müzik açtım kendimi müziğe kaptırdım ve gözlerimi yavaş yavaş kapatırken Emir'in vücuduma 8 şiddetinde deprem geçirttirmesiyle sıçradım. Kulaklıklarımı çıkardım.
''Emir bir gün senin yüzünden inme falan geçireceğim. Dokunsan da kalkardım.''
''Ben şimdi iniyorum, malum iş için eve gideceğim. Sende uyuma kaçırma durağı. Sonra seni karşıdan toplamayalım.''
Ona kafa sallamakla yetindim çünkü gel gör ki çok yorgundum. Kalan on beş dakikalık yolculuğumda Emir'in sözlerinden tamamen çıkarak kulağıma kulaklığımı taktım ve kendimi beni ellerine çeken uykuya bıraktım. Ne de olsa en fazla on dakika uyurdum.
*******
Gözlerimi açtığımda sallantılı bir yerdeydim, en son ne yapmıştım şu an ne yapıyordum en ufak bir fikrim yoktu. Neresiydi burası çarpışan arabalar mı? Hayır, hayır saçmalıyordum.
Gözlerimdeki kararma yerini yavaş yavaş otobüsün mavi koltuklarına bıraktı. Evet, otobüsün mavi koltukları. Oturduğum yerden doğrulduğumda otobüste çok az kişi vardı. Yanımda olmasını beklediğim Emir'i aradı gözlerim. Burada olmasını beklemem aptallıktı zaten. Uyku sersemliğiyle oldukça sakindim. Yani sinirlenecek ya da öfkelenecek bir halim yoktu.
Bir süre daha gözlerim kapalı koltukta oturduğumda artık oturmaktan yorulmaya başladığımı fark ettim. Uykum açılıp olayı tamamen kavradığımda kalp krizine sadece saniyeler uzaktaydım. Emir'in sözünü dinlemeyip uyumuştum ve hava kararıyordu! Otobüse saat 3'te binmiştim, havanın kararmasından anladığım kadarıyla saat beş ya da altı olmalıydı.
Gözlerimi açıp saçımı düzelttiğimde otobüse göz attım. Gördüğüm kadarıyla 7-8 tane genç ve 5-6 civarı yaşlı vardı. Telefonumu çıkartıp saate baktığımda saat tabii ki beni şaşırtmadı. Akşam Canan'a nedenini hatırlamadığım bir şekilde Emir'de buluşacağımıza söz vermiştim. Kim bilir ne demişti de kabul etmiştim.
Canan'ı aramak için tuşlara basarken Canan beni aramıştı. Hızlıca açtım.
''Efendim?''
''Ece. Nerede kaldın? Kızım ölüyoruz burada. Seni kaç kez aradım haberin var mı?''
''Ya sorma. Bir işim çıktı da, hayırdır sen neden ölüyorsun?''
''Sen ciddi değilsin değil mi?''
''Canan açık konuşur musun ne oluyor?''
''İnanamıyorum... Hani Emir'in annesi ve babası geleceklerdi ya. Sabah konuştuk hatta. Onlar geldi. Arıyorum seni açmıyorsun. Ağızlarının payını verdim postaladım.''
Bir anda olayları hatırlamamla beraber içimi bir stres bastı.
Emir'in annesi tamamen, doğurunca ebeveyn olunuyor sanan bir kadındı. Küçüklüğünde onu babaannesine bırakmış yıllarca aramamıştı bile. En son 15 yaşında görüşmüşlerdi ve şimdi Emir 18 yaşındaydı. Babasından bahsetmiyorum bile. Çocuğun var mı deseler 'yok' diyebilecek kadar sorumsuz bir adamdı. Genelde Emir'i görmek için geldikleri zaman kesinlikle bir ihtiyaçları olurdu. Emir'le uzun zamandır birlikte yaşayan babaannesi ise babasından tamamen farklı olarak Emir'e iki gözü gibi bakmıştı. Yani kadını bir görseniz böyle pislik bir adam böyle zarif bir kadından çıkmış olamaz derdiniz.
''Tamam Canan ben en geç bir saate ordayım. Bir şey dediler mi? ''
''Yok hallettim ben. Yine para sıkıntısına düşmüşler ama bir kuruş vermedim. Neyse hadi hızlı ol.''
Telefonu kapatır kapatmaz hangi durakta olduğumuza baktım. Allah'tan eve çok uzak değildim. İki durak sonra inip biraz da yürürsem yarım saatten kısa sürede orada olabilirdim. Aklım tamamen dağılmıştı. Kim bilir Emir ne haldeydi. Annesinde en azından azıcık gurur kırıntısı vardı. Pişmanım diye sızlanıp on yıl sonra geri gelmiyordu.
Yolculuğumun sonuna yaklaşırken otobüsle bağ kurmuştum sanırım. İnsan dört saattir oturunca bir ilişki oluşuyor benden söylemesi.
Hızla otobüsten indim etrafa bakıp nerede olduğumu tespit edince hızlı hızlı Emir'in oturduğu apartmana doğru yürümeye başladım. Genelde yön bulma becerim hiç yoktur ama konu mühim olunca şans eseri yolu bulmuştum. İşlerimin bu kadar iyi gitmesi şaşırtıcıydı.
********
Nihayet Emirlerde işim bitmişti ve saat oldukça geç olmuştu. Emir bir şeyleri çok fazla kafasına takan biri değildi. Genellikle günü gününe yaşardı. Hiçbir şeye fazla üzülmez 'Olduysa oldu, ne yapalım?' mantığıyla yaşardı.
Bu yüzden onu teselli etmemize gerek bile kalmamıştı. Canan'ı da beni de 'Evinize gidin.' Diyerek açıkça kovmuştu. Biz de her zamanki gibi inatla reddetsek de çocuk çantalarımızı omzumuza takıp bizi dışarı bizzat atmıştı.
Şimdi de otobüsle eve gidiyordum ama bugün babamın mezarına da uğramalıydım. Çünkü, bugün, yani her 23 Kasım, babamdan bir mektup gelirdi. Zamanında birisine yüklü bir miktar para ödemiş ve onlarca mektubu her yıl 23 Kasım günü anneme vermesini söylemiş. Ve hatta geçen yıllarda mektuplardan birini elime geçirmiştim ama mektuptaki kağıt tamamen boştu. Bunu takımdakilere söylediğimde yaşantımıza göre böyle şeylere şaşırmamamı söylemişlerdi.
Doğruydu. Güçlere sahip birine göre fazla sıradan düşünüyordum. Yani bu mektuplar bana veya başka güçleri olanlara bembeyaz kağıt olarak gözüküyordu. Bu da babamın da normal bir insan olmadığının kanıtlarından biriydi.
Otobüsten inip mezarlığa kadar yürümeye karar verdiğimde saat nerdeyse gece on bire geliyordu. Evet biliyorum gece gece mezarlığa gitmek hayatınızda duyduğunuz en güzel fikirdi değil mi?
Küçük bir tavsiye, kesinlikle denemeyin.
Mezarlık kapalı olduğundan her zaman yaptığım gibi duvardan atlayacaktım. Boyumdan kısa bir duvardı. Atlamak zor olmuyordu.
Aslında çocukluğumdaki gibi çekingen değildim artık. Çünkü babamın ölümü normalleşmişti gözümde.
Babam çok iyi bir adamdı ama berbat bir eş ve berbat bir babaydı. Gerçi berbat bir baba ve berbat bir eş ne kadar iyi bir insan olabilirdi ki?
Bana, anneme yaşattıkları yüzünden asla öldüğünü kabullenememiştim. Cenazesinde ağlamayacak kadar kırgındım ona. Bu yüzden bana demediklerini bırakmamışlardı ama gerçekten ondan nefret ediyordum.
İşin en kötü tarafı da annemin her şeye rağmen düzeni bozmamasıydı. Asla buna bir son vermemişti. Babama karşı aldığım her tavırda annem yanıma gelip onu affetmem gerektiğini söylerdi. Ne yaparsa yapsın onu affeden annem affetmeye devam edebilirdi ama ben annem değildim ve onu affetmeyecektim.
Öylece mezarı incelerken toprağın arasında duran beyaz şey dikkatimi çekti. Dikkatlice ucundan tutup çektim kağıdı toprağın arasından. Bu katlanmış bir kağıttı. Yeni konmuş gibiydi çünkü en ufak bir kırışıklık bile yoktu.
Kağıdı açtığımda üzerinde tek satırlık bir cümle gördüm.
İçte tutulan gözyaşları, akıtılanlardan daha acıtıcıdır.
Kaşlarımı çatıp okuduğum cümle bitince gülümsedim. Böyle duygusal cümlelerden etkilenmeyi bırakalı uzun zaman olmuştu. Kağıdı top haline getirip iki adım uzağımdaki çöpe attım.
Tekrardan mezarın kenarına oturacakken telefonumun çalmasıyla sıçradım. Mezarlıkta her türlü ses kalp krizi geçirmeme sebep olabilirdi.
Yavuz arıyordu. Telefonu tereddüt ederek açtım.
"Işıkların neden kapalı?" Mezara arkamı döndüm gülümserken. "Evimi mi gözetliyorsun?"
"Hayır, evindeyim." Derin bir iç çekiş sesi geldi. "Bir buçuk saattir. Eğer olurda bir evin olduğunu hatırlarsan gel."
"Mezarlığa uğramıştım. Gelirim bir saate kalmadan."
"İmge'ye geçiyoruz. Oraya gel."
"Tamam." telefonu kapatıp etrafa hızlıca göz gezdirdim.
Gitmeden önce mezara baktım tekrar. Kemal Aksoy ismine bakıp yüzümü buruşturdum iğrenircesine. "Sakın senin için geldim sanma, lanet mektuplarını araştırıyorum. Zaten öldüğün günü bile hatırlamıyorum." arkamı dönüp gitmek üzereyken omzumun üzerinden kafamı çevirdim mezara. "Şerefsiz adam." diye mırıldanıp yürümeye devam ettim.
Tamamen duygusuz bir tavır takınıp seri adımlarla ilerledim mezarlıkta.
İlk defa gece mezarlığa gelmiyordum ama bu sefer ayrı bir korkutuculuğu vardı. İçimden kendimi teselli ederken bir yandan da bildiğim tüm duaları okuyordum. İşi garantiye almakta fayda vardı. Az önce ölü bir adama küfredip sonra da başıma bir şey gelmemesini beklemek de bir garipti.
''Tövbe tövbe.'' diye mırıldandıktan sonra çantamı koluma taktım ve atladığım duvardan tekrar atlayıp gitmek için yürümeye devam ettim.
Sağ tarafımdan bir takım sesler duyunca oraya baktım sakince. Sonra da bu saate mezarlığın kapalı olduğunu ve benden başka kimse olmadığını getirdim aklıma. Tek seçenek ölülerin dirilmesiydi. O ihtimale de pek sıcak bakmıyordum.
''Sayın ölüler yemin ederim bir daha sizi gece rahatsız etmeyeceğim.'' dedim titreye titreye yürümeye çalışırken. Bir yandan da söyleniyordum. ''Gece gece mezarlığa gelmek ne ya? Allah beyin dağıtırken ben şemsiye mi tutuyordum!''
Ve yine bir hışırtıyla olduğum yerde kaldım. İçimde bir yer artık korkmuyordu, çünkü o yer korkudan ölmüştü.
Tamam korkmamalıydım, çünkü korkarsam bir daha asla cesaretimi toplayamaz ve sabaha kadar burada korkudan kaskatı kesilmiş bir halde kalırdım. Gözlerimi kırpıştırdım. Bir adım atmak için hareketlendim. Tek şansım kalmıştı. Koşa koşa çıkacaktım.
''Babana şerefsiz adam demen çok yanlış.'' Kulaklarıma gelen sesle saliseler içinde arkamı döndüm ve ellerimi kafa hizama kaldırıp güçlerimi kullandım. Kendime görünmez bir kalkan gibi bir şey oluşturmuştum. Şeffaf yeşil bir balonun içinde gibiydim.
Karşımdakini görmeye çalışırken karşı taraftan bir ışık yükseldi. Her kimse flaşını açmıştı. Henüz hala suratını görememiştim ve bana doğru yaklaşıyordu.
Güçlerimi daha fazla kullanmamak için bana doğru yaklaşan bedene tekme attım.
Erkek olduğunu düşündüğüm kişi geriye savruldu ve yere düştü. Yerde karnını tutuyordu.
''Deli misin?'' diye sordu aynı ses öksürürken. Gözlerim ışığa alışınca tam olarak karşımdakinin kim olduğuna baktım. Tanımadığım kesindi ama her kimse bana şaşkınlıkla bakıyordu. Yerde kıvranmaya devam ederken yanına gittim. Yerden kalkıp karşımda dikilince öylece baktım.
Anlam veremiyordum. Gecenin köründe öyle yürürse olacağı buydu. "Ne? Ne var? Sapık sandım da vurdum. Her gördüğüm adama tekme atıyor değilim.'' Üstünü başına çırparken yüzümü inceliyor gibiydi. İşaret parmağını hafifçe kaldırdı. Hemen sonra da hatırlamış gibi baktı.
"Sen..." tavırları bana o anı hatırlatırken göz bebeklerimin büyüdüğünü hissettim. Bunu daha önce hiç hissetmemiştim. Yanıldığımı umarken tekrar konuştu.
"Seni unutmak mümkün mü?" dedi rahat bir tavırla. Bu ne biçim bir tesadüftü acaba? Ayrıca bu karşılaşma hiç iyi olmamıştı. O anları sorgularsa ve hesap sormaya kalkarsa gerçekten biraz sorun çıkacaktı.
Aslında Yavuz o anıları silebilirdi ama önce ona bu konudan bahsetmem gerekecekti ve söylersem de saatlerce neden onu arabadan atmadığımı soracaktı. Güçlerimi kullanmam gerektiğini söyleyip duracaktı.
Bende biliyordum güçlerimi kullanmayı ama o sırada gerçekten mantıklı düşünecek halde değildim. Ben bir çözüm ararken çocuk tekrar konuştu.
"Mezarlık bir sana açık değil. Karşılaşmamız normal değil mi? Neden bu kadar şaşırdın?" kaşlarımı çattım. "Ama mezarlık şu anda kapalı." Ellerini pantolonun cebine koydu. "Sen nasıl girdin o zaman?" Hiç düşünmeden cevap verdim. "Duvardan atladım." Omuzlarını silkti. "Bende."
Fazla hazır cevap hali beni güldürmeliyken nedense geriyordu. Karşımdakinin bu yarı ciddi yarı alaylı tavrı gerçekten garipti. Kalbimdeki uyuşma hissinin sebebi de fazla gerilmem olmalıydı.
Uzatmamak adına konuştum. "E o zaman görüşürüz." Görüşürüz der demez gözlerimi kapattım. Görüşürüz nereden çıkmıştı?
Her şeye rağmen gitmek için birkaç adım attım. Onu arkamda bırakıp hızlı hızlı giderken tekrar bana seslenen sesini duydum.
"Telefonun..." omzumun ucundan baktım arkama yere düşmüş telefonumu işaret ediyordu.
Aceleyle geri döndüm. Sağ ayağının biraz uzağındaki telefonumun yanına yaklaştım.
Bir elimle çantamı tutup eğilip telefonumu alırken gözlerini üzerimden hiç ayırmamıştı. Sanki bir şeyleri çözmek istiyor gibiydi.
Telefonumu alıp kalktım. Çok kısa suratına bakıp gidecekken elinde tuttuğu ismin, soy ismin, fotoğrafın ve sayıların bulunduğu kart dikkatimi çekti.
Çok belli etmemeye çalışarak kartı okudum.
Selim Kalender- Ekip 2
********
Evin kapısını iki kez kilitleyip önden giden diğerlerine yetiştim. Okula gitmek için beş farklı yol vardı. Her birimiz ayrı yollardan gidiyordu. Sadece her gün farklı iki kişi başka iki kişinin yolundan gidiyordu.
Yol ayrımına kadar beraber yürüdükten sonra durduk.
"Ben Meriç ile giderim." Dedi Melih. Kardeş olduklarından çok dikkat çekmiyordu her gün beraber gelmeleri.
Bir kişi daha karar vermeliydi. Kimse ses çıkarmayınca ben konuştum.
"Yavuz ile giderim."
"Ece ile giderim." Yavuz ile aynı anda konuşmuştuk. Herkes gülüp dalga geçtikten sonra okulda görüşmek üzere vedalaştık.
Yavuz ile en kısa yolu seçmiştik.
"Dün bir şey bulabildin mi?" dedi.
"Hayır. Aptal bir not vardı sadece. Onun da babamdan olduğunu sanmıyorum."
Kafasını bana çevirip "Ne notu?" Diye sordu.
Hatırlamaya çalıştım tam cümleyi. " 'Akıtılamayan göz yaşları akıtılanlardan daha acıdır.' gibi bir şeydi." Kaşlarını kaldırdı anlamış gibi. Yavuz okumayı sevmezdi.
Şimdiye kadar okuduğu kitap sayısının bir elin beş parmağını geçmeyeceğinden emindim. Ben ise tam tersi okumayı seviyordum. Sıkılınca, bunalınca, üzülünce, mutlu olunca, heyecanlanınca, stres basınca. Her durumda okuma potansiyeline sahiptim.
Ama dün okuduğum gibi sözler asla kalbime dokunmuyordu.
Okula yaklaştığımızı görünce telefonuyla uğraşan Yavuz ile aramızı açtım ve karşı kaldırıma geçtim. Birazdan Emir veya Canan'ı görürdüm.
Öyle de oldu. Okulun kapısında deli gibi el sallayan Canan'ı gördüm. Gülümseyerek yanına gittim hızlıca.
Beni görünce elindeki kahveyi uzatıp konuştu. "Erkencisin."
Kahveyi alıp tadına baktım. Fazla acı olmasına rağmen beğenmiş gibi garip bir surat ifadesine büründüm.
"İleride kahveci mi açacaksın acaba?" dedim bir yudum daha alırken. Ama bir kez daha içersem gerçekten ölecektim. Bu acı tat kahve tadı olamazdı. Yanlışlıkla pul biber falan atmış olabilir miydi bunun içine. Zehir içsem daha tatlı olacağına emindim.
Canan bana gülerken karşıdaki yoldan Emir geldi. O da gelince okul binasına doğru yürümeye başladık. Canan diğer kahvesini de Emir'e verdi. Ama Emir benim tersime hazırlıklı olduğundan çaktırmadan bana baktı. Kötü olduğunu belli ettiğimde önüne döndü tekrar.
Canan hevesle bir şeyler anlatıyordu. Onu dinleyip olaya yorum yapıyordum. O sırada Emir kahveyi yere düşürdü. Canan hemen ona döndü ve omzuna bir tane geçirdi. "Ya Emir ya! Kaç saat uğraştım bu kahveye biliyor musun sen?"
Emir üzülmüş gibi yerdeki bardağı kaldırdı. "Tüh ya! Nasıl da kaydı elimden. Tamamen benim suçum. Çok özür dilerim Canancığım." Canan tabii ki de bunca tatlı söze dayanamadığı için hemen affetti. "Sen merak etme ben yaparım sana yenisini." Deyince kahkaha attım.
"Tabii ya, litre litre yapmalısın." Canan bana kafa sallarken binaya girdik. Sınıfımız en üst kattaydı. Yavaş yavaş merdivenleri çıkıyorduk. Telefonuma mesaj gelince sohbetten ayrılıp mesajı okudum.
MELİH: İkinci katın merdivenlerinin ucundayım. Şu manyak kız geldi yine. Durmadan saçma sapan şeyler anlatıyor. Biri beni kurtarsın.
Gruba attığı mesajı hemen okuyup cevapladım.
ECE: Benim de elimdeki şu kahveden kurtulmam gerekiyordu. Beş dakikaya ordayım.
Olayı fırsat bilip Canan ve Emir'in peşine takıldım yeniden. Sohbetlerini bölüp araya girdim. "Bir ikinci kata çıkalım."
"Neden?"
"Öğretmenler odasında Biyoloji Hocası ile bir şey konuşacağım." Canan güldü. "Vay be. Bu günleri de mi görecektik." Bende dalgaya vurup güldüm.
Nihayet ikinci kata çıkınca Melih ve yanındaki kızıl saçlı kızı görünce gülümsedim. O da beni görünce bayağı sevinmişti.
Öğretmenler odasına giden tarafta durduklarından çok rahat olacaktı.
Yanlarından geçerken tam dengemi kaybetmiş gibi kahveyi üzerine dökecektim ki Emir ani bir şekilde kolumdan tutup düşmemi engellemeye çalışınca cidden dengemi kaybettim ve bütün kahveyi yanlış hedefe, yani Melih'in üzerine döktüm.
Yanındaki kız ağzını eliyle kapatıp geriye çekilirken Melih bağırmaya başladı. "Yandım lan!" diyordu.
Emir iki kolumdan da tutup beni geriye çekince ona baktım. "Normalde okulun çatısından düşsem umurunda olmaz şimdi şu yaptığına bak!" dedim sitem ederek.
"İyilik de yaramıyor ha." Dedi o da.
Hafifçe Melih'e eğilip ona baktım. "Çok özür dilerim. Dengemi kaybettim bir anda." Melih nazikçe 'Önemli değil.' Diyordu. Emir ve Canan burada olmasaydı şu anda kahve banyosu yapıyor olacağım gerçeğiyle yüzleştim bir an.
Geriye çekilirken Melih'e fısıldadım. "Sonuç olarak kurtuldun." Dedim. Sinirle bana bakıp geçti. Bu sefer kıza dönüp, "Ben bir lavaboya gideyim." Dedi ve yanımızdan ayrıldı.
Ben de kızıl kıza gülümseyip Emir ve Canan'ı merdivenlere sürükledim yeniden.
Canan durdurdu bizi. "Öğretmenler odasına gidiyorduk?" öğretmenler odasına baktım kısaca.
"Unuttum ne diyeceğimi." Dedim hızlıca. İkisi de hiç şaşırmamış gibi merdivenleri çıkmaya devam edince ben de hiç bozuntuya vermeden devam ettim.
********
Okulun verdiği resim kursundan çıkıyordum. Gerçekten tamamen gereksiz bir kurstu. Ama sessiz ve huzurlu bir ortamda resim çizmeyi sevdiğimden burayı seviyordum. Yoksa şimdiye kadar hocanın bana kattığı en ufak bir şey bile olmamıştı. Buradaki herkes öyleydi. Herkes kendi kendini geliştirmişti senenin başından beri.
Muhtemelen yarınki derste bitireceğim tablomu bir köşeye bıraktım. Çantamı da alıp sınıftan çıktım. Okul tamamen boştu. Sadece yedi kişi kalmıştık.
Okul binasından çıkarken kulaklıklarımı ve müziğimi hazırlıyordum. Yol boyunca dinleyeceğim çalma listesini seçerken bahçeden çıktım.
Çalma listesini seçmiştim, kulaklığımı takacakken sol tarafımdan gelen sesle durdum. Kafamı oraya çevirdiğimde gördüğüm şey hiçbir şeydi.
Merakımdan o tarafa doğru yürümeye başladım. Köşeyi dönmek üzereyken bir erkek sesi geldi. "Sağırsın herhalde." Bir başka erkek sesi daha duydum. "Bir daha dur dediğimizde dur tamam mı güzel kardeşim?" oğlanın sesindeki ince tehdit meraklandırmıştı beni.
"Bak cevap vermiyor hala. Döveceğim ben bunu." Dayanamayıp bir adım atınca oğlanlardan bir tanesinin karşılarındaki diğer oğlana yumruk atışına şahit olmuştum.
Beni görünce herkesin bakışları bana dönmüştü. Yere düşen oğlana baktım. Kendini savunamayacak kadar güçsüzdü.
Az önce yumruk atan oğlan bir adım yaklaştı. "Bacım ayağımıza dolaşma. Git işine."
Kaşlarımı kaldırıp çantamı bir köşeye koydum. "Hadi ya? Siz burada milleti yumruklayın normalmiş gibi. Görenler de görmemiş gibi gitsin. Oldu tabii."
Oğlan bir adım daha attı. "Bak bacım. Bizim mevzularımıza karışma zarar görürsün." Dudaklarımı ıslatıp çevreye kısa bir göz attım. Buradakilerden başka kimseyi göremeyince benden sadece birkaç santimetre uzun oğlanın saçının dibinden tutup sırt üstü yere eğdim.
Oğlan bağırırken dengede durmasını sağlayan ayaklarını ayağımla boşluğa ittirdim. Çocuk yere tamamen düşünce az önce ittirdiğim ayağımla boğazına baskı yaptım. Yerimden bir santim bile oynamadan yere düşürdüğüm oğlana baktım tepeden.
"Hoş muymuş?"
Oğlan yerde kıvranırken arkadaki arkadaşları nihayet bir şey yapmayı akıl ettiler. Aralarındaki en cüsseli çocuk cebinden çakı çıkarınca şaşırdım. Bunu beklemiyordum. Kafamda yapacaklarımı oturturken arkamdan gelen adım seslerini duydum.
Kafamı arkama çevirdiğimde ise gördüğüm kişiler cidden içimi rahatlatmıştı. Yavuz, Meriç, Melih, İmge, Soner ve Suna geliyorlardı.
Melih her zamanki rahatlığıyla el sallayınca güldüm.
Az önce çakı çeken çocuk sesli bir şekilde güldü. "Hayırdır? Okulun adalet savaşçıları olmaya falan mı geldiniz?" Melih de aynı ciddiyetsizlikle güldü.
"Gerekirse oluruz koçum. Not problem." Yüzümü buruşturdum Melih'e bakarken. Neyse ki İmge kafasına bir tane geçirmişti.
"Başladı bu yine salak salak konuşmaya ya!" diye söylendi.
O sırada ayağımı boğazına dayadığım çocuk aklıma geldi ve ayağımı çektim. Ölmesini istemezdik. Çocuk boğazını tutup öksürürken ayağa kalktı.
"Ece isterseniz siz eve geçin ben de azıcık antrenman yapayım." Soner'e bakıp güldüm. Suna da Soner'i işaret ederek konuştu. "Kum torbası yırtıldığından beri rahat durmuyor." Soner de kendisiyle dalga geçip oğlanlara yaklaştı. "Bir enerjimi atayım değil mi?"
"Çok haklısın." Deyip diğerlerinin yanına gittim. Tek başına halledeceğini bildiğimizden hiç tereddüt etmeden arkamızı dönüp gitmek için yola koyulduk. Melih bir yandan saçma sapan laflar söylüyordu. İmge de onu susturmaya çalışıyordu. Bütün yol böyle geçeceğinden emindim.
Evin oralara geldiğimizde kapımın önündeki kurye dikkatimi çekti. Kapımı çalıyordu. Hemen diğerlerini arkada bırakıp adamın yanına gittim.
"Buyurun?" dedim merakla. Adam başta afallasa da toparlanıp elindeki zarfın üstündeki ismimi okudu. "Ece Aksoy?"
Kafamı salladım olumlu anlamda. "Evet, benim." Adam zarfı bana uzatınca aldım. "Karşı taraf ödemiş. İyi günler." Adam yanımdan ayrılırken diğerleri yanıma varmıştı. Adamın arkasından teşekkür edip diğerlerine döndüm.
"Bu zamanda mektup yazan kaldı mı ya?" dedim gülerek. Bu babamın gönderdiği mektup değildi. O mektup kapıya ya da mezarlığa bırakılıyordu birileriyle yüz yüze gelmiyorduk. Ayrıca annemin adına geliyordu.
"Açsana şunu bir." Dedi Yavuz. Ben de merak ediyordum zaten.
İlk önce zarfın arkasından kimden geldiğine baktım. Beklediğim isim asla Sevim Aksoy değildi. Yani annem.
Daha dün konuştuğumuz annemin bana mektup göndermesi garipti. Aslında hemen kötü düşünmemeliydim. Bu zarfın içinde para da olabilirdi. Annem internet hesaplarını kullanmayı bilmezdi. Genelde bu şekilde para gönderirdi. Ben de aynı şekilde iade ederdim.
"Annemden gelmiş." Dedim diğerlerine bakarak. Hepsi başımda bekliyorlardı açmamı. Ben de daha fazla uzatmadan zarfın ucunu yırttım. İçinden para değil bayağı mektup çıkmıştı.
Genelde insanlar bir şeyi söyleyemediklerinde mektup yazarlardı. Kelimeler kağıda döküldüğünde daha hafif oluyordu çünkü.
Defalarca katlanmış kağıdı açmadan baktım bir süre. Katlanıp katlanıp açılmış gibiydi. Sanki gönderip göndermemekte tereddüt edilmiş de sürekli okunup okunup karar değiştirilmişti.
İçimde kendi kendime kurduğum senaryolar beni yiyip bitirmeden kağıdı açtım.
Sevgili Kızım diye başlamıştı annem mektuba.
Sevgili Kızım,
Öncelikle senden özür diliyorum güzel kızım. Sana kötü bir çocukluk yaşattığım için, seni terk ettiğim için, sana yeterli ilgiyi, sevgiyi veremediğim için özür diliyorum.
Biliyorum her şey şu an çok anlamsız. Her şey anlama kavuşacak hiç merak etme. Bunu bir veda sanma. Çünkü anneler kızlarını bırakmaz. Veda bir daha görüşmemek üzere yapılır. Oysa bizim daha yaşanılacak çok anımız var.
Klasik sözlerden nefret ederim ama yaşayınca anlıyor insan. Söyleyecek tek şey o klasik sözler kalıyor bazen sadece.
Eğer bu mektubu okuyorsan, gözlerin bu satırlarda kayıp gidiyorsa çoktan uzun bir yola çıkmıştım demektir.
Sana rehber olacak birisi var, Aras Boztepe. Her şeyi sana açıklayacak. Onu bulmana gerek yok. O seni bulacaktır.
Mektubumun sonuna yaklaşıyorum. Ama kağıt bittiği için yaklaşıyorum.
Son olarak birkaç kelime yazacağı
m.
Sana iyi bir anne olamadım, sen kendi çocuğuna iyi bir anne ol.
Keşke daha farklı yaşantılarımız olsaydı. Ama olmadı. Her şeye rağmen, bunca yaşanana rağmen seni seviyorum güzel kızım, seni daima seveceğim.
Ve bölüm sonu!
İlk bölüm ile alakalı düşüncelerinizi yorumlara yazmayı unutmayın...
Eğer sosyal medyadan takip etmiyorsanız buradan haber vereyim. Yeşil Kolye bir tatil kitabı olarak yayınlanmaya devam edecek. Yani tatillerden tatillere yayınlanacak. Resmi tatiller buna dahil değil. Sadece yaz tatil, yarıyıl tatili ve ara tatillerde yayınlanacak yani.
O zaman bir sonraki bölümde görüşmek üzere. >
