Part2 Ekip İki
********
Bir an önce gitmek istiyordum. İçimdeki merak asla dinmiyordu. Neler olduğunu ve daha neler olacağını görmek istiyordum bir an önce.
Trenden inmiştik. Emir orada bizi karşılayan birilerinin olacağını ve onları takip etmemizi söylemişti. Garipti. Emir gibi bir insandan böyle tavırlar görmek garipti. Emir şimdiye kadar esnek bir karakterle yanımda olmuştu, ama bu aralar sergilediği tavırlar işinde profesyonel bir iş adamı gibiydi.
Tren garında İmge ve Suna’nın eşyalarını indirmelerini bekliyorduk. O sırada yanımdaki Melih konuştu. “Planımız ne?” bir planımız yoktu. Tamamen doğaçlama ileriyorduk.
“Bekleyeceğiz, birileri gelecekmiş.” Melih hiç sorgulamadan onaylarken Suna, İmge ve arkalarından Selim indi. Selim iner inmez dakikalardır garda oradan oraya yürüyerek bekleyen sarışın bir kız üzerine koştu. Saçları benimki gibiydi. Altına mor kısa bir etek, üstüne üzerine yapışan uzun bir tişört vardı. Saçları da iki yandan örgülüydü. Göz kamaştıran bir güzelliği vardı.
İkisi sarılırken birbirlerini uzun zamandır görmüyor gibilerdi. İkisi de fazla mutluydu. “Ece!” yeni uyanmış gibi ayıldım. İlerideki Soner sesleniyordu.
Ne ara valizleri alıp garın çıkış kapısına gitmişlerdi? Koşarak yanlarına gittim. “Niye sapık sapık milleti izliyorsun ruh hastası?” Melih kolunu omzuma atarken onlara tekrar baktım. Hala sarılıyorlardı. Şuraya kusacaktım.
“Ne sapık sapık izlemesi be? Gözüm takıldı.” Daha fazla diretmeden yürümeye devam ettik.
Gardan çıktıktan sonra arka arkaya duran ikili siyah arabalar dikkatimi çekti. İkisinin de içinden biz gelince adamlar inmişti. Adamlar kapıları açıp elleriyle içeriyi işaret edince önden Soner gitti.
Adamlarla kısa bir şey konuştuktan sonra bana döndü. “Emir diyor bunlar. Emir ne alaka lan?”
Doğru tahmin etmiştim. Emir’in gönderdiği araçlar bunlardı. “Şimdilik binelim. Orada açıklarım.” Olması gerektiği gibi hiçbiri benim onlara bir şey söyleyebileceğimi düşünmemişti. Bana güvenip binmeyi tercih etmişlerdi.
İlk arabaya Soner ben ve Suna binmiştik. Diğer arabaya da Melih, Meriç, Yavuz ve İmge binmişti. İki arabanın da kapıları kapandıktan sonra arabalar hareketlendi.
Önce bizim bulunduğumuz araba, sonra da arkamızdaki araba durdu. Arabanın şoförü inip kapımızı açınca beklemediğimiz için şaşırmıştık. Neydi bu karşılama?
Arabadan sırayla indik. Bomboş arsaların arasında depo gibi bir yere gelmiştik. Etrafı incelerken Melih etrafa şüpheyle bakıyordu. “Bir şey diyeceğim de, ben böbreklerimi vermek için daha çok gencim. Hem ben hiç su içmem, bol tuz yerim. İşe yaramaz benim böbreklerim.” İmge Melih’in yanına gidip sırtına birkaç kez vurdu. “Sen korkma Melihçiğim. Ben seni korurum.” Melih bozulmuş gibi İmge’ye kötü kötü bakıyordu.
Biz etrafta oyalanırken bizi getiren iki araba gitmişti. Yedi kişi öylece dikiliyorduk. “Daha ne kadar böyle duracağız?” dedim ve deponun kapısına yaklaştım. Sanırım kapıyı çalmalıydım.
Elimi yumruk yapıp kapıya vurdum. Hiçbir şey olmayınca tekrar çalmak için elimi kaldırmıştım ki kapı dışa doğru açıldı. Ani bir reflekse yana çekilmesem muhtemelen ölecektim. Bir insan neden kapıyı tamamen demirden yapardı ki?
Kapıyı açan adama baktım önce. Adam hiç normal görünmüyordu. Deli gibi sırıtmaktan başka yaşam belirtisi vermiyordu. Yaklaşık beş dakika boyunca sırıtmaya devam etmişti.
“Bu herif biraz daha sırıtmaya devam ederse aklımı yitireceğim.” Dedi Soner. Melih kaşları çatık bakarken yanındaki Meriç’in gözlerini elleriyle kapattı. “Hayatının geri kalanını sağlıklı bir birey olarak devam ettirmek istiyorsan bakma kardeşim.”
Adam kapının dibinde konuşmadan duruyordu. Beklemekten sıkılıp adamı kenara çekip içeri geçtim. Uzun bir süre daha gülemeyecektim.
Kapıdan geçtikten sonra ilk dikkatimi çeken aşağıya inen merdivenlerdi. Merdivenlerden yavaşça indikten sonra ana bölgeye gelmiştik sanırım. Depo genel olarak koyu griydi. Ve herkes beyaz önlük giymiş oradan oraya koşturuyordu. Tam karşımızda camdan bir hücre vardı. İçeriye dört beş kişi rahatlıkta sığabilirdi. Sağ ve sol duvarlarda da ikişer kapı vardı. Hepsinin üstünde de ‘Yalnızca yetkili personel.’ Yazıyordu. Biraz daha ileride hem aşağıya inen hem de yukarı çıkan iki merdiven vardı. Kaç katlıydı burası?
Daha ne kadar boş boş dolaşacağımızı düşünürken sağ taraftaki kapların birinden birisi çıktı. Uzun boylu açık esmer bir adamdı çıkan. Etraftakilerin aksine beyaz önlük giymiyordu.
Çıkar çıkmaz dikkatini çekmiş olmalıyız ki bize uzunca baktı. En önde ben olduğumdan bana yaklaştı. “Ece Aksoy?” dedi teyit etmek istercesine. Kafamı aşağı yukarı salladım.
Elini uzatırken “Aras Boztepe” deyince doğru adrese geldiğimizi anladım.
Elini sıkarken sabırsızlığın verdiği heyecanla gülümsedim. Elimi çekecekken diğerlerine yaklaşan adamlar dikkatimi çekti. Onlara baktığımı görünce Aras açıklama yaptı. “Takım arkadaşlarım, biz size her şeyi açıklayana kadar sizlerle ilgilensin.” Tam onaylayacakken elinde şok cihazıyla Suna’ya yaklaşan adamı fark ettim.
Onlara doğru gidip adamı hamlesinin yapmasına izin vermeden etkisiz hale getirecektim ki İmge benden önce davrandı ve adamı tek hamleyle sertçe yere fırlattı. Suna da sanki hep bu anı bekliyormuş gibi yerdeki adamın şok cihazını tuttuğu elinin üstüne bastı. Adam acıyla bağırırken elindeki cihazı bıraktı.
Melih, Suna’nın yanına gelip cihazı aldı ve Aras’a gösterdi. “İnsan azıcık paraya kıyar. Bu ne böyle? Utanmasanız şuradaki ağaçtan dal koparıp vuracaksınız.”
Aras beklemediği için şaşırmıştı. Ama biz bütün yol boyunca bunu konuşmuştuk. Tabii ki de kırmızı halıda karşılanacağımızı düşünmemiştik. İlla ki bir saldırı olacaktı. Ve herkesin rolü belliydi.
Soner yaklaştı bu sefer. Tam yanımda durup Aras’a dikti gözlerini. “Bunu yapma amacınızı çok merak ediyorum.” Dedi. O sırada Aras’ın elinin belindeki silaha gittiğini görünce kaba kuvveti kullanmayı reddedip güçlerimle silahı elime çektim. İki adım gerileyip silahı Aras’a doğrulttum.
Silahın ucu Aras’ı işaret edince bir anda etraftaki diğer adamlar silahlarını çıkartıp bize doğrulttular. Bize doğru en az 20-30 tane silah vardı.
“Onun içi boş yalnız.” Aras’ın uyarısına karşılık silahı kontrol ettim. Ve evet. Boştu. Ezildiğimi düşünürken bir anda bize doğrultulan bütün silahlardaki mermiler yere düştü.
Arkamdaki Yavuz’a baktım. O yapmıştı.
Yavuz, Aras’a bakarak silahları işaret etti. “Diğerleri de boş.” Yavuz tam anlamıyla muhteşem bir hamle yapınca depodakiler kalakalmıştı.
Silahı herhangi bir yere fırlatıp konuştum. “Derdiniz ne?” az önce silah tutan adamlar dağılırken Aras cevapladı.
“Sadece sizi denemek istedim.” Meriç güldü ileriden. “Bir deneme yapmadan önce elindeki şok cihazlarıyla direkt olarak bize bakan adamlarınıza oyunculuğu öğretin.”
Aras gururlanmış gibi güldü. “Emir ve Canan nerede?” cümlem biter bitmez arkamızdaki kapı açıldı ve içeri ikisi girdi. Sanki ikisi de aşağıda bizi arıyormuş gibiydi. Göz göze gelince kısa bir bakışmadan sonra yanlarına koştum.
İlk kollarını açan Canan olduğundan ilk ona sarıldım. Hemen sonra da sıkıca Emir’e sarıldım. Ondan ayrılınca yüzlerine dikkatlice baktım. İkisi de yorgun görünüyordu. Ama onlara üzülmeden önce Emir’in dizine bir tekme geçirdim. Tekmemle sızlanıp yere eğilirken kafasına da bir tane vurdum.
“Şimdi hemen neler olduğunu anlatacaksınız.”
********
12 Yıl Önce
Koşmaya başladı Emir. Normalde yürüyerek beş dakikada varabileceği evine neden saatlerdir koşuyormuş gibi geliyordu? Yol bitecek gibi değildi. Henüz sabahtı ama her yer karanlık gibiydi. Ailesinin bir anda öldüğünü kabullenemiyordu. Babaannesiyle yalnız kalmak istemiyordu. Sadece annesini ve babasını istiyordu. Şimdi ise peşinden gelen adamları atlatması gerekiyordu. Emir sadece annesinin sözünü dinlerdi.
Arkasına baktı. Adamları göremeyince onları atlattığını düşündü. Ama yanılmıştı çünkü adamlar tam karşısındaydı. Üç adam yaşına göre fazla güçlü olan Emir’i anca tutabilmişlerdi. Onu arabaya bindirip depoya dedikleri yere götürüyorlardı.
Cam hücrenin içinde rahatsız bir koltukta oturuyordu. Bir an önce buradan gitmek istiyordu. Korkuyordu ve korkmaktan nefret ediyordu.
Cam hücreye genç bir adam ve yanında onun yaşlarında bir oğlan daha girdi. Genç adam yanındaki çocuğu Emir’e yaklaştırdı. Küçük çocuk Emir’e elini uzattı. O gün cam hücrede tanıştığı küçük çocuğun adı Aras'tı.
Aradan 9 yıl geçti. Emir ve Aras’ın yanına Canan da katılmıştı. Artık Emir ve Canan’ın aklındaki tek soru Ece’nin ne zaman geleceğiydi. Kimse bu soruya net bir yanıt vermiyordu. Ve bu can sıkıcı bir hal almaya başlamıştı.
Yine yoğun çalışmanın olduğu bir gün Canan ve Emir işten kaçıp deponun balkonunda dinleniyorlardı. Bugün getir götür işi yapmaktan yorulmuşlardı. Gerçi her gün getir götür işi yapıyorlardı. “Neden burada olduğumuzu bilmeden ve hiçbir şey kazanmadan çalışmak istemiyorum artık.” Emir karşıdaki orman manzarasını izlerken kafasındakileri Canan’a söylemişti. “Bu ne demek?” diye sordu Canan. “Diyorum ki daha ne kadar burada duracağız. Ece’ye her gün yalan söylüyoruz. Devam etmek istemiyorum.”
“Her şeyi açıklayacaklarını söylemişlerdi. Sadece büyümemizi bekliyorlar. Biliyorsun.” Emir, Canan’ın onu anladığını düşünmüyordu. Canan bu yaptıklarını sorgulamıyordu. Verilen ayak işlerini yapmaktan sıkılmıyordu. Sabırlıydı.
Ama emir öyle değildi. Ne yaptığını bilmeden daha fazla bir şey yapmak istemiyordu. “Beni anlamıyorsun Canan! Burası neresi, ne yapıyoruz, neden yapıyoruz hiç düşünmüyor musun?” 9 yıldır sorgusuz yaptığı işten sıkılmıştı.
Aniden içeri onlardan sorumlu olan Sedat Bey ve yakın iş arkadaşı Meltem Hanım içeri girdi. Emir hemen Canan’ı da alıp koltukların arkasına saklandı.
“Ne yapıyorsun? Onları gizlice dinleyemeyiz. Bu yanlış.” Emir eliyle sus işareti yaptı ve fısıldadı. “Şu Polyanna tavırlarını bırak artık.” Diye uyardı Canan’ı.
Onların varlığını fark etmeyen Meltem Hanım ve Sedat Bey rahat rahat konuşmaya başladı. Sedat Bey sigarasını yakarken Meltem Hanım telefonunu açıp bir şeyler gösteriyordu. “Artık bir şekilde onlara açıklamalıyız. Her gün o kızı soruyorlar.” Dedi. O kız diye bahsettikleri kişinin Ece olduğunu anlamıştı Emir.
“Nasıl açıklayalım Meltem? Kız daha küçük, arkadaşları da öyle. Bir avuç süper güçlere sahip çocuk diye baktığımız çocuklar sonumuzu getirebilirler. Büyüyüp olgunlaşmalarını beklemeliyiz.” Dedi. Meltem Hanım kapana kısılmış gibi hareket etti.
“Sevim ne diyor?” diye sordu. Sevim Hanım Ece’nin annesiydi ve buranın yöneticilerinden biriydi. Bu deponun amacı ise Paralel Evren’den gelenlerin, Dünya’dakileri öldürmelerini engellemekti. Bu kuruluşun yöneticisinin kızı yani Ece’nin güçlere sahip olması ise tamamen tesadüften ibaretti. Sevim Hanım kızının güçlerini fark edince işlere daha sıkı sarılmıştı.
“O da böyle düşünüyor. Ece ve arkadaşları yeterince büyüdüklerinde onları buraya getireceğiz ve her şeyi açıklayacağız.” Dedi Sedat Bey.
“Paralel Evren diye bir yer olduğunu ve oradaki seçilmiş bazı insanların Dünya’daki süper güçlere sahip insanları yani onları öldürmeye geldiklerini nasıl açıklamamızı tavsiye edersin Sedat?” Sedat Bey telefonunu açtı ve bir şeyi kontrol etti.
“Paralel Evren’den gelen grup da henüz onlarla yaşıt. Daha onlar da hiçbir şeyin farkında değiller. Belki onlar bizimkileri bulmadan biz onları bulursak sorun çözülür.” Meltem Hanım onu onayladı. Doğruydu, Paralel Evren’den gelen grup da daha çocuktu. Sonucunda 15 yaşındaki altı çocuk nasıl katil olabilirdi ki?
Emir pozisyonunu bozmadan kafasını kaldırdı. Bu hareketi sayesinde iki yetişkin onu fark etti. Zaten bunu yapmak istemişti. İkisi de Emir’i gördüğüne hiç sevinmemişti.
Emir ayağa kalkarak şaşkınlıktan ne yapacağını bilemeyen Meltem Hanım ve Sedat Bey’in yanına gitti. Kesin bir tavırla konuştu. Artık bir sıfır önde olduğunun bilincindeydi ve bunu akıllıca kullanacaktı. “Ya şimdi her şeyi detaylıca anlatırsınız ya da duyduğum şeyleri Ece’ye anlatırım.”
Günümüz
Öğrendiklerim kısa bir şok etkisi yaratsa da uzun sürmemişti. Normal bir hayatımın olmasını bende beklemiyordum. Emir bütün hikayeyi baştan sona anlatmıştı ama hala Emir ve Canan’ın neden o zamanlar buraya getirildiklerini anlamamıştım.
“Siz neden buraya getirildiniz peki? Sizin özelliğiniz ne?” dedim. Emir bilmiyormuş gibi omuz silkti. “O zamanlar bizi getiren iki kişi yani Sedat Bey ve Meltem Hanım bunu bilen iki kişi. Meltem Hanım öldü. Sedat Bey ise söylemiyor.” Derin bir nefes alıp arkama yaslandım.
“Şimdi siz bizi öldürmeye gelen bir grubun olduğunu ve onlar bizi öldürene kadar burada kalacağımızı mı söylüyorsunuz?” dedi Soner. “Evet, sizi öldürmeye gelen bir grup var. Onları yenmek için yanınızda olacağız. Bazı eğitimlerden geçecek ve onlarla yüzleşebilecek düzeye geleceksiniz.”
Melih çok bilmiş bir tavırla güldü. “Bir takım sıradan insanı yenmek için eğitim gerektiğini düşünmüyorum. Güçlerimizle saniyeler içinde onları yok edebilecekken ne bu telaş?” İmge de ona katıldı. “Bence de. Yıllardır yeterince çalıştık. Sıradan insanlardan bahsediyoruz.” Böyle düşününce çok kötü gelmiyordu kulağa. Ama bunca insanın da bir bildiği olmalıydı.
“Çok basit düşünüyorsunuz. Onların güçleri yok ama fazla zekiler. Kaç kişiler, cinsiyetleri ne onu bile bilmiyoruz. Az sonra bu odadan çıkınca bir şeyler yemek için indiğiniz kafeteryadaki garson bile onlar olabilir. Size getirdiği kahvenin içinde zehir olsa güçleriniz ne işe yarar?” Pekala, bunu bir şekilde atlatabilirdik. Asıl merak ettiğim konu, yani beni Ankara’ya getiren konuya değinmek istiyordum.
“Şimdi büyük soruyu soruyorum. Annem nerede?” dedim Aras’a bakarak. Saatlerdir bu konuyu açmamam için kıvrandığını gözlerinden anlamıştım. Ama buraya gelme nedenimi unutacak değildim. Yıllarca peşimizde katillerin olduğunu bilmeden yaşayabilmiştik, daha da yaşayabilirdik. Pek de umurumda değildi bu yüzden.
“Bir cevap bekliyorum?” dedim üçüne de sırayla bakarak. Canan biraz yaklaşarak elimi tutunca aklıma gelen teoriyle elimi sertçe çektim.
Kaşlarımı çatıp Emir’e baktım bu sefer. “Bir şey söylesenize?” dedim istemsizce yükselen sesimle. Henüz net bir şey söylememişlerdi.
“Ölmedi değil mi?” dedim olumlu bir cevap elmayı beklerken. Birkaç dakika sessiz kaldılar. “Öldüğünü düşünmüyoruz.” Dedi Aras. Hayatımda hiç bu kadar hızlı duygu değişimi yaşamamıştım. Ellerimle yüzümü birkaç saniye kapatıp sakinleştim. “Düşünmüyoruz ne demek?” dediğimde Emir cevap verdi. “Emirhan, her şeyi bilen tek kişi o.” Emirhan ismini duymayı bekliyordum. Yıllardır varlığını unuttuğum üvey kardeşimin ismini bu kadar çok duymak hoşuma gitmiyordu.
“Ama, kendisine ulaşamıyoruz. Üç gün önce yurt dışına çıkacağını ve en geç bir hafta içinde döneceğini bildirmiş.” Arkama yaslandım.
“Herife bak, biz canımızla uğraşıyoruz adam tatil yapıyor.” Dedi Soner. Yurt dışına gidip onu bulmakla uğraşmayacaktım. Şimdilik buraya güvenmek istiyordum. Aras ayağa kalkınca diğerleri de ayağa kalktı. “Şimdi ne yapacağız?” diye sordu Suna.
“Bir malikanede kalacaksınız hepiniz. Buraya çok yakın. Okul işlerinizi biz hallederiz.” Normalde olsa bir dakika durmayacağım yerde sırf annem çalıştığı için duruyordum ve ne derlerse yapacaktım.
Uzun süredir konuşmayan Yavuz’a baktım. Beni suçladığı olay gün yüzüne çıkmıştı ve ben haklıydım. Oda bozulmuş gibi ne tek kelime ediyor ne de bana bakıyordu.
Hepimiz odadan çıktığımızda kapının önünde bekleyen görevlileri fark ettim. Hepsinin elinde çantalar vardı. Aras çantaları işaret ederek açıklama yaptı. “Ankara’da ihtiyacınız olacak kişisel şeyler bu çantalarda. İsteyen malikaneye geçebilir. Bir gün boyunca biraz dinlenin. Yarın her şeye başlayacağız.” Çantaları alıp daha geniş bir alana geçmek üzereyken Aras seslendi. “Unutuyordum az kalsın, bu süreçte size yardım edecek bir ekip seçeceksiniz yarın. Sabah erkenden sizi almaya gelirler.” Deyip gidince biz bize kaldık. Emir ve Canan işlerine geri dönmüşlerdi.
“Şimdi ne yapacağız?” diye sordu Meriç. “İsterseniz siz malikaneye gidin. Ben de annemin kaldığı eve bakacağım.” Yavuz beklemediğim bir anda konuştu. “Ben de geleyim mi? Nasıl gideceksin?” Verilen çantadaki Ankara Kartını gösterdim. “Gerek yok.” Depodan çıkmak için merdivenlere yöneldim. Annemin kaldığı yeri çok merak ediyordum.
Hem evde sadece annem ve Emirhan kalıyordu. İkisi de olmadığından rahat rahat bakabilecektim. Buradaki herkes sanki her gün güçleri olan insanlarla çalışıyor gibi rahattı. Hiçbirinin umurunda değil gibiydik.
Buranın tek sorunu kalabalık oluşuydu. Bir sürü insan yürüyordu. İnanların arasından geçerken solumdan geçen birinin elime bir şey tutuşturmasıyla durdum. Elimdekine bakmak yerine arkama baktım. Kimin verdiğini görmeye çalışıyordum ama bu kadar insanın içinde onu bulmam imkansızdı. Olduğum yerden kıpırdamadan küçük, kare şeklinde katlanmış kağıdı açtım ve içindeki beş satırı okudum yavaşça.
-Bu bir av.
-Tek değilsiniz.
-Sizi öldüreceğiz.
-Kaçın ya da ölün.
-K E T N D S