İçeriğe geç

YERYÜZÜ KORUYUCULARI

Bölüm 13 · 26 dk okuma

YERYÜZÜ KORUYUCULARI

Bölüm 13

12. BÖLÜM (KIYAMET PROJESİ)

12. BÖLÜM (KIYAMET PROJESİ)

YERYÜZÜ OYUNLARINDAN 2 GÜN ÖNCE...

"Batı ve doğu karargahlarımız tüm dünyada kurulmuş ilk karargahlardır, eski rivayetlere göre gece halkının yeryüzüne ilk indiği yer olarak bilinir. Ayrıca aynı ülke içinde 2 karargahı olan tek yer de burası, diğer ülkelerde sadece birer adet karargah bulunuyor."

Toprağa derslerin sıkıcı diye söyleniyordum ki Serap Hoca ile tanışana kadar, kadın dünyanın en ciddi eylemini yapıyormuşçasına elinde ince plastik çubuğuyla sunum yapıyordu, ah Funda hocam siz ne melek gibi bir insanmışsınız ben değerinizi bilmemişim.

"Karargahlardaki her seçim oy birliği ile sağlanır, şimdi en tepeden başlayarak şema halinde anlatacağım, kızlar yeter artık derstesiniz!" Serap cadısı gözünü ikizlere diktiğinde fısıldaşmayı bırakıp hocaya bakmaya başladılar.

"Tamam hocam." Dedi Esra. "Bir daha konuşmayacağız." Dedi Neşe. İkisi birden "Söz" Dediler, Serap Hoca tekrar sinirli bakış atıp yansıttığı projeksiyona döndü.

"Eğer tekrar fısıltılarınızı duyarsam sesinizi kısmak için ayin kullanmak zorunda kalacağım, evet biz konumuza dönelim. Karargahın baş koruyucusu da tüm karargah tarafından oy birliği ile seçilir, kurulda yer alan üyeler de öyle. Kurul üyeleri baş koruyucu dahil 21 kişidir, bunun nedeni; koruyucu fikrini ve öncülüğünü yapan 21 kişiden bahsedilir bu yüzden kurul da 21 kişidir. 2 adet başkan yardımcısı seçimleri isteye bağlı sadece kurul üyelerinin oylamasıyla ya da yine tüm karargah oylarıyla seçilebilir. Seçimle gelmiş bir baş koruyucunun başkanlık süresi 5 yıldır, aynı kişi en fazla 3 dönem başkanlık makamında kalabilir, Ömer Arslan üst üstte 3 dönemi de oy birliğiyle aldı bu artık onun son dönemi."

Serap hoca anlatmaya devam ediyordu fakat ben bir türlü konuya adapte olamıyordum, kafamı masaya koyup yatmak istiyordum bunu yaptığımda neler olacağını tahmin edemediğimden de açıkçası biraz korkuyordum.

"Elbet bir gün kurula aday olmak isteyebilirsiniz ama bu o kadar kolay olmayabilir. Daha önce bir koruyucu takımı kurmuş olmalısınız, hadi diyelim sizde o cesaret yok." Serap denen kadın hepimize göz gezdiriyordu sanki bu 'sizden bir şey olmaz' der gibiydi, sıkıntıyla nefes verdi dışarıyla.

"Bir takıma girdiniz ve bulunduğunuz grup, takımlar arası puan tablosunda en iyi ilk 50'ye girmesi gerek. Kişisel beceri ve eğitim notlarınızın ortalaması 3 ve üzeri olması gerekiyor, bir de koruyucular arasında sevilen, saygın biri olmalısınız sonuçta oy verecek olan koruyucular."

Serap hoca saatine baktı ve projeksiyonu kapattı. "Takımlar arası puan sistemi ve daha fazlası diğer derse kaldı anlaşılan, iyi günler hepinize." Bir hışımla toparlandı ve resmen kaçtı, bizden hoşlanmadığını yüzümüze söylemese de hal ve hareketlerinden anlaşılıyordu.

"Şu kadını öldürmek isteyen bir tek ben değilim değil mi?" Özgür yanımdaki sandalyesinden kalkarken hocanın gittiği yöne bakmaktan kendini alamamıştı, Serap hocayla sınıfın hisleri karşılıklıydı anlaşılan.

"Al bende de o kadar." Liya da Özgür'ün hislerini paylaşan bir diğer kişiydi.

"Onun sizinle hiçbir sorunu yok." Dedi Neşe. "Kadının sorunu bizimle." Dedi Esra.

"Nasıl yani?" Deyiverdim. İlk dersimize girdiğimiz günden itibaren baya zaman geçmişti, ikizler dışında karargahı bilen de olmayınca birbirimize daha yakın olmayı seçmiştik.

"Zaman gezginliğine hep onun dersinde çıkardık." dedi Esra. "Kadın nereden bilsin isteyerek yapmıyorduk halbuki." Dedi Neşe. "Bize o zamandan beri bilendi." İkisi birden son cümlelerini kurduklarında gülüştüler. Onların bu hallerine bile alışmıştım, başta biraz garip gelmişti ama sürekli beraber olduğumuzdan mıdır bilinmez artık normal gözüyle bakıyordum. Hepimiz kızlara gülerek karşılık verdik, eğitim odasından çıkarken koridorda beni bekleyen Toprağı fark ettim.

"Hayırdır, beni mi bekliyordun?" Toprağın pişkin sırıtışına bile alışmıştım ve yine o sırıtışlarından birini atıyordu üstelik.

"Ruh eşimi beklemem suçsa, kalemimi kırın hakime hanım." Esprisi de gecikmemişti, gülümsemesine karşılık vererek koluna girdim.

"O zaman ruh eşim bana aktivite odasına kadar eşlik edebilir." Dediğimde çocuksu ruh haline büründü kolundaki beni sürükleme pahasına heidi çizgi filmindeki kız gibi yürüyordu, bende eşlik ettim bu halde karargahın iki delisi gibi göründüğümüzün farkındaydım ama buna aldırmıyordum.

Ders aralarımız ve dersten sonralarımızı aktivite odasına giderek değerlendiriyorduk, koruyucu takımlarının büyük çoğunluğu orada takılıyordu hatta en iyi takımlara ait onlara özel localar bile vardı. Talim yapan koruyucuları izlemek hoşuma gidiyordu, bazen kendi aramızda kazananı tahmin etmek için iddialara bile giriyorduk. Koridor boyunca yaptığımız saçma yürüyüşümüzü aktivite odasına girmeden sonlandırmıştık, Toprak yardımcı öğretmen olabilirdi fakat bir saygınlığı vardı bunu koruması gerektiğini de nazik bir dille bana açıklamak zorunda kalmıştı.

Gayet dik başlı ve sakin bir biçimde kol kola aktivite odasına giriş yaptığımızda bizimkileri her zaman ki gibi isimsiz locamızda otururken bulmuştuk, isimli localar sadece iyi takımlara aitti fakat isimsiz localarda vardı şansımıza 1 tane boş loca bulabilmiştik.

"Neredeydiniz?", "İşiniz mi çıktı?" Grup yine her zaman ki formundaydı, gülerek yanlarına oturduk.

"Yok ya, yolda gelirken eğlendik biraz." Biz güldüğümüzde diğerleri de güldü. İkizler zaten Toprakla enerji ikizi olduğumuzu çoktan biliyordu, Liya ve Özgüre de anlayacakları gibi açıklamaya çalışmıştık, çok çabuk bir şekilde Toprağı da kabul etmişlerdi ve benimle anlaştıklarından daha iyi anlaşmaya başlamışlardı, bu duruma ne zaman kıskandığımı belli etsem dalga geçiyordu.

"Gençler yeryüzü oyunlarına 2 gün var, heyecanlı mısınız?" Toprağın ortaya attığı bir kelime herkesi ona kilitlemişti, sahi ya en son duyuru yapıldıktan sonra baya zaman geçti ben bile unutmuştum.

"Ne heyecanı abi ya, daha katılamıyoruz bile." Özgür sitemkar bir şekilde fikrini dile getiren ilk kişi olmuştu.

"Gece halkının söylentilerine göre çok vahşi geçiyormuş, hatta öldürülenler bile oluyormuş." Liya ise fazla endişeliydi, karargahta ilk tanıştığımız zamandan beri koruyuculara karşı fazla mesafeli duruyordu, kim bilir yalan yanlış neler anlattılar kıza diye düşünmeden edemiyordum.

"Daha düellolarda ve oyunlarda ölen koruyucu çıkmadı." Dedi Neşe. "Bunlar sadece söylenti, sen gönlünü ferah tut." Dedi Esra yanlarında oturan Liya'ya sarıldılar.

"Valla ben acayip merak ediyorum, dikkatlice izlemeli ve onlardan taktikler kapmalıyız, gün gelirde oyunlara katılabilirsek zayıf yönlerini bildiğimiz için daha rahat hareket ederiz." deyiverdim, yanımda oturan Toprak ise bana omuz attı. "Düşmanını tanı diyorsun yani, bu taktiği sevdim."

Aktivite odasına giriş yapan Galaxi takımı ve Aslı cadısını görmemle gözlerimi deviriyordum ki yanında el ele yürüyen Uzay’ı gördüğümde ağzım beş karış açık locanın koltuğundan kalktım, Toprak nereye baktığımı görmek için yanıma geldiğinde "Bu da neyin nesi?" demekten kendini alamamıştı. Grubumuzun geri kalanı da baktığımız şeyi merak etmiş olmalı ki koltuktan kalkıp yanımızda dikilmeye başladılar.

"Herkes buraya bakabilir mi?" Aslı aktivite odasındaki koruyuculara seslendiğinde etraflarında toplanan koruyuculardan gözlerini ayırıp bana kilitledi, sinirlendiğimi gördüğünde daha da neşeleniyordu, aynı Toprak gibi hissediyordum bu da neyin nesiydi böyle.

"Biliyorsunuz ki yeryüzü düelloları başladı, herkes sırayla arenaya çıkmak istediği kişileri listeye kaydetmeye başladılar, listeye biraz göz gezdirdim de bizim takımdan hiçbir isim yok." Takımındaki her bir koruyucu kahkaha atıyordu, bir nevi göz dağı vermeye başlamışlardı bile sanırım hiçbir koruyucu onlar ile düelloya çıkacak kadar cesaretli değildi.

"Bende şimdi size soruyorum, takımımdan herhangi biriyle düelloya çıkmak isteyen var mı, söz ben gidip bizzat kaydedeceğim listeye, yorulmayacaksınız bile." Tekrar bir kahkaha daha koptu grubundan, resmen küçük düşürücüydü bu yaptıkları.

Uzun süre sessizlik oldu resmen kimse konuşmuyordu, bu kadar mı korkuyorlardı bu takımdan? Sonunda kimseden ses gelmeyince grubundan bir çocuk öne atıldı, diğer koruyucular arasında gezinmeye başladı.

"Sen! Benimle düelloya çıkıyorsun, adın ne?" Zorla bir çocuğu göz hapsine alıp ona doğru eğildi, karşısındaki çocuk gergindi, yutkundu. "Halil."

"Halil ne?" Galaxi takımındaki çocuk fazlasıyla iriydi, karşısındaki de az çok onun kadardı ama çocuğun gözlerine bakarken resmen altına edecek gibiydi, karargahta gücünle varsın bu sözü resmen aklıma kazıyorlardı.

"Halil Öztürk." Çocuk titrerken zar zor kurmuştu cümlesini galaxi takımındaki çocuk memnun olur bir şekilde yerine döndü.

"Zorla değil güzellikle istemelisin, biz barbar bir takım değiliz." Aslı sanki çok düzgünmüş gibi takım arkadaşına söyleniyordu gerçi bu kadar nazik bir uyarıya söylenmek deyimi fazla hafif kalıyordu, resmen zorbalık yapmasına göz yummuştu.

"Gün sonuna kadar kendi ismimi de düello listelerinde görmek isterim, herkese bol şans." Aslı takımıyla beraber isimlerinin bulunduğu locaya ilerlerken Uzay’ın hala elini tutuyordu.

"Aslıyla Uzay beraberler mi?" Benim sormak istediğim soruyu Toprak dillendirmişti, ben şaşkınlıktan cümle kurmayı bile unutmuştum.

"Uzay kim?" Diye olaya atlayan Özgür’e, yanıt vermeyi seçen Toprak olmuştu. "Uzun hikaye sonra anlatırım." Tabi ki ben bizimkilerle ilgilenmiyordum, karşımdaki rezalet manzaraya dikmiştim gözümü. Önce yan yana localarının koltuklarına oturdular, bir de bana inat yaparlarmış gibi tam karşımdaydılar, Aslı sırnaştıkça sırnaşıyordu.

"Aslıyı arenaya gömmek istiyorum." Diye ağzımdan kaçırmıştım, ellerimi sinirden yumruk yapıyordum her an localarına gidip gırtlağına yapışabilirdim. Kavga ettiğimiz geceden beri Uzayla görüşmek bir kenara dursun karargahta bile karşılaşmamıştık ta ki bugüne kadar, daha 2 hafta önce bana aşkını ilan eden adam gitmiş yerine bu gelmişti.

"Değneği olmayan koruyucuların oyunlara ve düellolara katılamadığını söylemiştim sana." Söylediğini yanıtsız bıraktım, Toprak da oradan atlamasaydı iyi olabilirdi, yanlarına gidip Aslıyı parçalayamazsam Toprağa dönecektim, kendimi tutmalı ve sakin kalmalıydım.

Uzay da Aslının cilvelerine karşılık veriyordu, onlara baktığım her an sinirim katlanırken Aslı’nın gözleri yine beni radarına aldı ve sonra şap diye öptü! Evet, evet yanlış okumadınız, resmen çocuğun dudaklarına yapıştı!

"Ben bu manzaraya daha fazla katlanamayacağım!" Kimseye aldırmadan hızlı adımlarla çıkışa doğru gidiyordum, Toprak beyimiz durur mu koluma yapışıp beni durdurdu. "Evrin, nereye gidiyorsun?"

"Toprak canını çok seviyorsan beni yalnız bırak." Arkamdan gelmedi, bende ardıma bakmadım. Koşar adımlarla çıkışı buldurmaya çalışıyordum, Allahtan az çok buranın mimarisine alışmıştım çıkışı bulabilecek kadar tabi.

Çenemin titremeye başlamasından anlamıştım ağlama isteğimi bastırdığımı, ben istemesem de akmasına engel olamadığım birkaç damlayı elimin tersiyle sildim, karargahtan çıkıp kendimi yaşlı çınarın altına attım. Kendimi sıktığımı anladığımda ağacın dibine oturdum o anda ne kadar akmayı bekleyen yaş varsa döküldü, birer birer de değil topluca.

"Şerefsiz! daha düne kadar beni sevdiğini söylüyordun, ne değişti ha! ne değişti?" Bağıra çağıra içimden ne geliyorsa söylüyordum, içerde söyleyemediklerimi yalnızken söylüyordum daha çok bağırmak ve ağlamak istiyordum, fazla mı kıskançlık yapıyordum? Uzay’ı Aslı’dan mı kıskanıyordum, düşüncelerim kafamın içinde yankılanıyor içeride gördüklerim aklıma geldikçe daha çok ağlıyordum.

Arkamdan biri bana sarıldı kim olduğuna bakmak için kafamı kaldırdığımda Toprak ile göz göze geldik. "Seni bu halde yalnız bırakacağımı düşünmüş olamazsın." Bir şey söylemeye takatim yoktu, yanıma çöktü ve daha sıkı sarıldı. Sorgulamadan, yargılamadan, neden diye sormadan, sadece sarıldı ve ben başkası için onun kollarında ağladım.

---

Portal bu sefer at çiftliği gibi yere getirmişti onu, etrafı incelerken koruyucu askerlerden biri Uzay’ın yanına gelmişti bile. "Efendim, babanız sizi bekliyor."

Sessizce atların arasından gidiyorlardı, koridorun sonundan sola döndüklerinde merdivenlerden aşağı indiler. Karanlık bir koridora daha ulaştıklarında orayı aydınlatan tek şey seyrek yerleştirilmiş olan meşalelerdi, önlerine bir kapı çıkana kadar yürümeye devam ettiler, yanındaki asker kapıyı onun için açtığında büyük bir alana girdikleri belliydi.

"Bende seni bekliyordum, oğlum." Erdi kapıdan giren oğlunu gördüğünde ellerini arkasında birleştirerek gururla bakmaya başladı. Koridora nazaran büyük odayı aydınlatan sarı ampuller vardı, boyasız rutubetli duvarlar küçük üstten açılan camlardan gelen zayıf gün ışığı saklanmak için ideal ortama benziyordu.

"Beni apar topar çağırmanın sebebi nedir, baba!" Her zamanki gibi 'baba' kelimesini bastıra bastıra söylediğinde Erdi arsız bir gülüş attı.

"Merak etme oğlum, geldiğine değecek." Uzay’ın omzuna elini attığında odanın diğer köşesine doğru gitmeye başladılar. "Telefonunu çıkar ve ben konuşmaya başladığımda video kaydına bas."

Uzay’ın merakı üst safhalardaydı fakat sorgulamadı, pantolonun arka cebinden telefonunu çıkardığında video kayıt bölümüne girdi, kayda basıp uzun kollu tişörtünün koluna kamerası dışarı bakacak şekilde koydu.

"İşte karşında Kıyamet Projesi. Kurşun geçirmez, darbelere dayanıklı cam olan hücrelerde üç farklı deneğimiz var. Biri sıradan biri gece halkı mensubu ve bu da son denek; koruyucu. Hepsine 5 yaşında iken gece yaratığı embriyosu yerleştirildi, daha onlar gibi her halktan mensup 5'er denek kullanıldı fakat her gruptan ayakta kalanları görüyorsun şu an."

Uzay hücrelerdeki deneklerden gözlerini ayırmıyordu sözde koluna sakladığı telefon ile gizlice kayıt yapıyormuş gibi görünmesi için arada kolunun içine doğru itiyordu. Denekler delirmiş gibilerdi hücrelerini parçalayacak gibi vuruyorlardı, bu halde zombiden bir fakları yok diye düşündü, gözlerindeki beyaz irin hiç yoktu hatta gözbebeklerinin bile olduğundan şüphe etti bir süre, delirmiş gibiydiler ve ağızlarından tek bir söz duyuluyordu; "Açız!"

"Doyumsuz bir açlık, mutlak kuvvet, uyanmak üzere olan bir koza hepsi. Şayet biri bile uyandığında yeni düzen harekatı başlamış olacak." Erdi çıkışa doğru yürürken Uzay da arkasından gidiyordu, kolundaki telefonu çıkarıp kaydı durdurdu, telefonunu yine eski yerine cebine yerleştirdiğinde içinde insan olduğunu bildiği hücredeki kız duruldu, ellerini cama yapıştırdı.

"Baba! sanırım hücredeki biri uyanıyor." Erdi tam köşeyi dönecekti ki bu özel anı kaçırmak istemediğinden geri döndü.

Hücrede az önceye kadar çırpınan kız şimdi ellerini cama yapıştırmış ve yere diz üstü çökmüştü, günlerce değil sanki haftalarca uyumamış gidiydi, zor da olsa bir cümle kurmaya çalıştı. "Yardım edin!" O anda ağzını açtı ama normal bir insanın açacağı kadardan çok fazlaydı tüm yanağını komple yarıp çıkmayan bir gece yaratığı görünüyordu artık, baba oğul hücredeki kıza dikkat kesilmişlerdi, kozadan çıkıyordu çünkü.

Sonra içeriden çıkmaya çalışan gece yaratığı debelenmeyi bıraktı, dışarıdaki uzvu yere düşen kızın bedeninin üstüne yığıldı. Erdi’nin adamlarından biri gece halkı mensubuyla hücreye girip deneği kontrol ettiler, daha sonra gece insanı Doktor Erdi’ye döndü, "Efendim, ölmüş." Dedi.

Kısık bir sesle 'siktir!' sözcüğü döküldü Erdi’nin dudaklarından. Uzay hala yaşanan olayların tümünü şaşkınlıkla izliyordu, daha az önce mutlak bir açlıkla bağıran insan deney şimdi ise karşısında cansız yatıyordu. "Güçsüzlüğünüzü bir kez daha kanıtladınız bana." Erdi insan deneğin yanına girmiş ayağıyla cansız bedenine bir tekme savurup yüzüne doğru eğilip tükürürcesine konuşmuştu.

O anda gece halkı mensubu deney aynı insan deney gibi elini cama yerleştirdi sesli bir şekilde nefes alıp verirken bir andan bağırmaya başladı, koruyucu asker ve gece halkı doktoru o deneğin hücresine doğru gittiler. Her seferinde daha çok bağırıyordu Uzay bir süre acıdan mı bağırıyor emin olamamıştı herkesin arkasında sessizce yaşananları izliyordu.

İnsan deneyden farklı olarak yaratık bedeninden çıkmak yerine deneğin vücudundan siyah dumanlar yükselmeye başladı, denek gülüyordu. Bedeninden çıkan dumanların yerini siyah yarıklar alıyordu, yaratığa dönüşüyordu. "Neler oluyor doktor?"

Erdi resmen köpürmüş bir vaziyette gece insanı deneğe bakıyor, ardından da doktora. "Efendim, sanırım yaratık deneğin bedenini ele geçiriyor."

"Bu iyi haber mi, konuş yoksa seni kendi ellerimle öldürürüm." Erdi doktora daha çok yaklaştı ellerini doktorun boynuna sardı, gözlerinden alev fışkırıyordu.

"Efendim, ha...ha!" Doktor cümlesini kuramadan denek tamamen yaratığa dönüşmüştü, birkaç güçlü darbenin ardından hapis olduğu hücreyi parçaladı, yönünü bulamaz halde dolandıktan sonra köşeyi dönüp kapıyı büyük bir gürültüyle parçaladı, kaçtığına herkes şahitti artık.

"Bu da başarısız değil mi?" Erdi artık sinirden aklına ilk gelen şeyi yaptı, doktorun gırtlağını öldüresiye sıktı. "EFENDİM!" Gruptan bağımsız bir ses duyulduğunda Erdi ellerini doktordan çekti, temiz havayı yeniden ciğerlerine çeken doktor yere çöktü. Erdi ise sesin sahibini öğrenmek için son hücreye yaklaştı. "Konuş!" Dedi sadece deneğe.

"Biz hala sizinleyiz!" Denek çoğul konuşmuştu, insan sesinin ardından boğuk bir seste onunla söylüyormuş gibiydi. Denek tek elini cama yapıştırıp yarım ağız gülüyordu, Erdi de karşılık olarak bir elini camın diğer tarafına deneğin elinin hemen önüne koydu, Uzay da yaşananları görmek için babasının hemen arkasına geçti, denek bir an gözlerini Uzay’a dikti sonra Erdiye bakmak için geri çekti.

"Bunu duyduğuma sevindim, diğer deneklerin yiyemedikleri öğün de senin hakkındır." Askerlerine işaret verdiğinde fazladan getirilen 2 tepsi daha pişmiş hayvan eti deneğin hücresine getirildi, koruyucu denek yere çöküp sanki günlerdir yemek yememişçesine önündekilere saldırdı.

"Artık gidebiliriz." Erdi fazlasıyla memnun olmuştu, ellerini tekrar arkasında kenetleyip çıkmak için hareketlendi, Uzay da peşinden gidecek iken istemsizce arkasında biri varmışçasına döndü, arkada kimseyi göremeyince köşeyi dönüp ilk geldiği boş odaya dönene kadar konuşmadılar.

"Benimle buluşmanı bile araya sıkıştıracak ne gibi bir işin vardı?" Erdi odanın kenarında konumlandırılmış koltuklardan birine kendini bıraktı, oğlunun da oturması için yanındaki koltuğu gösterdiğinde Uzay da oturdu, adamlarından biri elindeki tepsiyle getirdiği Türk kahvelerini önlerindeki sehpaya bıraktı, Erdi önüne konan kahvelerden birini eline alıp ilk yudumunu mideye indirmişti bile.

"Yarım saate karargahta bir düellom var, geç kalmak istemiyorum." Uzay da sehpadaki kahvesinden bir yudum alıp yerine bıraktı.

"Bir dakika! Takımı ve değneği olmayan hiçbir koruyucu düellolara katılamaz, bir takıma mı girdin?" Erdi sevinçle kahvesinden bir yudum daha alarak tabağıyla sehpaya bıraktı. "O sünepenin sonunda peşinden ayrıldığına sevindim, takım adı ver bana?"

Uzay girdiği takımın ünü ve liderinin nüfuzlu dahası ondan hoşlanan kişinin ismini verecekti, Evrin ile kavgalarından sonra bazı şeylerin farkına varmıştı, o tamamen Toprağa aitti ve kendi hisleri dahil bunu kimse değiştiremeyecekti. "Tan Holding'i bilirsin, CEO'su ve aynı zamanda sahibinin torunu Aslı’nın lideri olduğu Galaxi takımına girdim."

Erdi bu cevaba daha çok sevinmiş gibiydi, bugün tüm güzel haberleri ardı ardına alıyordu. Önce koruyucu deneğin başarısı ve sonrasında B planı olan oğlunun karargahtaki konumu için büyük bir adım atmış olması, kahvesinden son yudumu da alıp sehpaya bıraktı, kahveleri getiren koruyucu aynı tepsi ile boşları masadan alıp gözden kayboldu.

"Galaxi takımının karargahlarca ününü duymayan yok, yakın zamanda da Alfa takımı unvanı almaları bekleniyor, akıllıca bir seçim yapmışsın." Erdi kahkaha atıyordu, Uzay ise ufak bir gülümseme ile karşılık verdi, bunca zamandır sadece bizzat takım kuracağını ve Evrin ile karargahın en güçlü koruyucularından oluşan üyelerini toplayacaklarını düşünmüştü, hayallerinin yıkılışına sahte bir tebessüm ediyordu.

"Sana video çektirmemin nedeni de buydu, eğitim ortalaman takdire şayan, üstüne çok iyi bir takımın üyesisin, bir de bu kıyamet projesinin videosunu karargahta saygınlık kazanmak amacıyla gönderdiğinde artık hiçbir güç kurula girmene engel olmayacak."

---

Toprak ve Evrin karargahın arkasındaki yaşlı çınar altında 20 dakikadır oturuyorlardı, ağlamaktan sesi kısılmış artık ses tellerinden hırıltılar çıkıyor kesik kesik nefes alıyordu.

"Kendini harap ettin, eğer biraz daha burada kalırsak hasta olacaksın." Toprak sarıldığı kollarını azıcık da olsa gevşetmek zorunda kalmıştı, ne kadardır böyle oturduklarından şüpheliydi çünkü kolları uyuşmaya başladı. Evrin’i doğrultup kaldırmak istedi fakat aldığı nefesler sıklaşmaya başlamıştı ne olduğuna bakmak için yüzünü kendisine çevirdi.

"Hassiktir! Ne oluyor, Evrin! Evrin!" Kollarındaki bedeni titremeye başlamıştı, tenindeki sıcaklık o kadar hızla düşüyordu ki Toprak bile bunu çok net deneyimlemişti, gözleri kapalıydı boğuluyormuş gibiydi. Hızlıca bir çözüm bulmalıydı, Evrin’i kollarının birinden ayırdı kafasını dirseğinin iç tarafında biraz yukarı kaldırdı, diğer elini ceplerini yoklamak için kullanmıştı, cep telefonunu bulduğunda tuş bölümüne girip sabit hat numarasını tuşladı.

"Alo! Ben karargah öğretmenlerinden Toprak, ana binanın arka tarafına bir sedye ve sağlık ekibi istiyorum."

Telefondan gelen ses de en az Toprak kadar hızlı ve endişeli bir şekilde konuşmaya başladı. "Sağlık ekiplerimizin çoğu arenada, nöbetçi ekiplerimizde sahadalar, şu an boşta yok."

"Nasıl yok!" Sinirle nefesini dışarı verdi önce kollarındaki Evrin daha da beter görünüyordu ve bu Toprağın daha da endişelenmesine sebep olmuştu. "Tamam acilde kim görevliyse hastane binasının girişinde beklesin, kendim getireceğim."

"Tamam." Dedi görevli ve telefon kapandı. Toprak nazik hareketlerle Evrin’i kucağına almaya çalışıyordu ama bedeni sürekli titrediğinden bunu zor da olsa başarabilmişti, ayağa kalktığında düzgün götürebilmek için kollarını gövdeye doğru çekmeye çalıştı kafası düşmesin diye biraz eğildi Evrin’in kafası göğsüne düştüğünde hazır olduğunu anladı koşar adım ana binanın etrafından dolaştı.

"Az kaldı dayan, ne olur dayan!" Zorlukla kurdu cümlesini, kollarında öylece can çekişen bedenini gördükçe daha çok ağlamak istiyordu, güçlü durmalıydı bir sorunu bir hastalığının olmadığını biliyordu sadece bu durumun fazla üzüntüden kaynaklandığını kendine açıklamaya çalışıyordu.

Karargah hastanesiyle arasında sadece metre farkı vardı artık, kapıdaki sağlık görevlilerini görebiliyordu, can havliyle önündeki sedyeye yatırdı Evrin’in titreyen bedenini, kollarını göğsüne kadar çekmişti öylece hastanenin içine götürülürken o sadece kapıdan izleyebilmişti gidişini.

Ayakları yürümek için güç bulamadı bir süre az ilerideki müdahale odasına almışlardı, koridorun kenarındaki yapışık demir sandalyelerden birine oturdu, bir süre sadece karşısındaki duvarı izledi. İçindeki üzüntü hissi kendini tarifsiz bir öfkeye bırakmıştı, bu durumun nedeni belliydi muhatabı da öyle, sadece ufacık bir teyit bekliyordu.

Müdahale odasından çıkan acil doktoru Toprağın yanına ulaştı, daldığını gördüğünde kendine gelebilmesi için elini omzuna attı. "Koruyucuyu sen mi getirdin." Toprak sadece kafasını olumlu anlamda sallamakla yetinmişti.

"Korkmanı gerektirecek bir şey yok, aşırı üzüntü ve stresten bedeni halsiz düşmüş şoka girmiş sadece, biraz serum ve vitamin takviyesiyle çözdük, burada biraz dinlensin hiçbir şeyi kalmaz." Doktor telkin vermek adına omzuna ardı ardına iki kere vurup yanından kalktı acildeki odalardan birine girip gözden kayboldu.

Toprak bir süre doktorun gidişini seyretti sonra cebine güç bela attığı telefonunu yeniden çıkardı. "Alo, Alya teyze."

Alya hanıma olan biteni anlattıktan sonra telefonu kapattı, iyi olduğunu bilmek bile ona yetmişti. Sinir yeniden Toprağı sarmalarken karargah hastanesinden çıktı, ana binaya çevirdi yönünü.

Her duruma sessiz kalabilirdi ama buna kalmayacaktı, adımlarını daha çok hızlandırdı ana binaya girişi ve baş koruyucunun odasına ulaşması 10 dakika bile sürmemişti. Kapıyı hızlıca iki kez tıklatıp içeri girdi şansına Ömer Bey odada yalnızdı.

"Bir sorun mu var?" Ömer bey acele ile içeri giren Toprak karşısında şaşkınlığını gizleyememişti, ayakta öylece karşısında dikiliyordu.

"Özür dilerim efendim ama sizden özel bir ricam var." Toprak sinirini gizlemeye çalışıyordu, bunu eski usül ile çözmeyecekti.

"Önemli olmayan bir şey için bana gelmezsin zaten, iste dinliyorum." Ömer Bey az çok Toprağı tanırdı, daha önce hiç özel bir istekte bulunmamıştı.

"Karargah kanunlarına göre; düellolara katılmak için değneğin ve takımın olması gerekiyor, fakat biri bile olmadığı durumlarda baş koruyucu sıfatına sahip kademede bir koruyucu özel bir kontenjan açabiliyor, efendim sizin de izniniz olursa bugün yapılacak düelloya atılmak istiyorum."

---

Bedenim hareketlenmeden beynim uyanmıştı yine ilk önce, kulaklarımdaki uğultu devam ederken isteksizce kıpırdandım, gözlerimi açmaya çalışsam da görüşüm bulanıktı annemin yüzünü bile zar zor seçmiştim.

"Evrin, iyi misin bi’ tanem?" Ne kadardır böyleydim bilmiyorum ama boğazım sıvı kaybından kuruduğu için sadece "Hı, Hı" Diyerek geçiştirmiştim, bu hissi sevmiyordum sanki kırk saat bedenimi dinlene dinlene ıslak odunla dövmüşler gibi her yerim sızlıyordu.

Kendimde bulduğum az biraz güçle doğruldum gözlerimi ovuşturarak bulanık görüntüden kurtulmaya çalıştım fakat çokça ağladığım için göz kapaklarıma kadar şişmiş ve bir ton çapakla boğuşmak zorunda kalmıştım. "Toprak korkutmuş sizi, ben iyiyim bir şeyim yok."

Ailemi telkin etmeye çalıştım, gerçekten bir şeyim yoktu. Aradan geçen süre zarfında Erdal Bey’in verdiği günlüğünü biraz okuma şansı bulmuştum, astral gezginliğine aniden çıktığı her durumda geride bıraktığı bedeni epilepsi krizine benzer bir atak olarak tepki gösteriyormuş, tabi bunu yanında olan koruyuculardan öğrendiğini de açıkça belirtmiş. "Gerçekten korkmayın, astral gezginiydim o sıra, neler gördüğüme inanamayacaksınız."

"Bize de anlatmak istediğine göre önemli bir şey kızım, söyle dinliyoruz." Babam biraz daha rahat gibiydi, asıl endişeli olanın annem olduğundan adımın Evrin olduğu kadar emindim, boğazımdaki kuruluğu alması için yatağımın yanındaki şişeden biraz su içmem gerekti.

"O an oradaki kime bağlıydım bilmiyorum ama Erdi'nin saklandığı yerdeydim, sanırım at çiftliğiydi ama asıl önemli konu çok dehşet bir proje yürütüyor olması." O kadar hızlı ve dehşet içinde anlatmıştım ki bizimkilerin meraklı gözleri direk bana kilitlenmişti. "İnsan, gece halkından biri ve bir koruyucu olduğunu söylediği 3 denek vardı, gece yaratığı mı ne yerleştirmişler içine."

O an babama bakarak anlatmıştım, ne demek istediğimi en iyi o anlayabilirdi. Alternatif öngörüsünde bunun bir benzerini kendi gözleriyle görmüştü çünkü, ara sıra anneme baksam da bu konuyu ortak konuştuğumuz tek kişi babamdı.

"Kıyamet projesi!" Babamın dudaklarından dökülen bu cümle hepimizi ona kilitlemişti ben böyle bir şey söylememiştim. "Erdi, daha takım olduğumuz zamanlarda buna benzer bir şey düşünmüştü adını da bunu koymak istediğini söylemişti, hatırladım öyle." Bizi geçiştirse de tuhaf ve bir o kadar da gerçekçi ismi beni şok etmeye yetmişti.

"Eğer böyle psikopatça bir deneyi hayata geçirdiyse karargahın bunu bilmeye hakkı var!" Dedi annem araya girerek onu durdurdum. "Uzay da oradaydı ona gizlice kayıt alıyormuş gibi yapmasını söyledi, B planı olarak Uzay’ı kurulun içine sokmayı planlıyor."

Odadaki sessizliğimiz müdahale odasındaki diğer kişilerin seslerine karışıyordu, herkes kendine düşünmek için zaman tanıyor gibiydi. "Bu arada Toprak nereye gitti?" Diye bir soru attım ortaya, karargahın diğer konudan illaki haberi olacaktı ama hiçbir şey yokken Toprağın beni bu halde bırakıp gitmesi hayra alamet değildi.

"Bize biraz işi olduğunu söyledi seni karargahın hastanesine getirdiğini haber etti bize." Anladım anlamında kafa salladım yanımdaki komodinden telefonuma baktığımda saat 4'e geliyordu.

"Düellolar bitmeden biraz izlemek istiyordum, siz eve gidin lütfen benim bir şeyim yok valla bak." Bizimkilere aklım sıra şirinlik yaparak izin almaya çalışıyordum, ailemden izin alarak bir yerlere çıkmayı bile özlediğimi fark ettim o an, Nermin annem vefat ettikten sonra ağlanıp sızlanacak kimsem kalmadığını fark ettiğimde büyümeyi seçmiştim fakat içimdeki çocuk yıllarca içimde saklambaç oynayıp bu günlerin gelmesini beklemiş.

Annemle babam birbirine baktılar önce sonra bana ve tekrar birbirlerine bu halleri istemsizce kıkırdamama neden olmuştu. "Evrin düelloları hiç görmedi, bence gidip izleyebilir." Annem olmaz manasında bir bana bir de babama bakıyordu ama ben iznimi çoktan aldığımı düşündüğüm için otuz iki diş sırıtık yalvaran bir şekilde anneme bakıyordum.

"Tamam ya! Baba kız yendiniz beni, kendine dikkat et ama babanın alçısı da çıksın belki son düelloyu izlemek için bizde yetişiriz." Dediği gibi yatağın yanındaki anneme uzanıp sarıldım, acildeki müdahale odasından beraber çıktıktan sonra onlardan ayrıldım karargah hastanesinden çıkıp yönümü düelloların yapıldığı arenaya çevirdim, yaklaştığım her dakika sunucunun sesi geliyordu, biraz daha yakınlaştığımda artık tezahürat yapan izleyicilerin de sesini duymaya başlamıştım.

Her düello arasında günümüz popüler şarkılarından çalıyorlar aradan geçen bekleme zamanını dolduruyorlardı, normalde alışık olmadığım bir ambiyans olduğundan mıdır bilinmez tuhaf gelmişti, arenanın girişinde telefonumdan bizimkileri aramıştım oturdukları yeri az çok tarif etmeye çalışmışlardı yön algım olmadığı için de telefonda yaşadığımız ufak çaplı krizin ardından bana oturdukları bölgeden fotoğraf atmak zorunda kalmışlardı.

"Amma iç tarafa oturmuşsunuz ya, sizi bulmam yarım saat sürdü." Kısa bir sitem cümlesinin ardından bana ayırdıkları boş koltuğa Liya'nın tam yanına oturdum, çok sürmeden de sunucu tekrar mikrofonu eline almış olacak ki konuşması arenada yankılanmaya başladı.

"Sonraki karşılaşma için herkes hazır mı? Baş koruyucu tarafından özel kontenjan ile düelloya katılacak olan koruyucumuz Toprak Özyavuz ve rakibi Galaxi takımından Uzay Aksu, herkes merak ediyor galibi kim olacak? Bu karşılaşmanın takımlar arası puan tablosuna yansımayacağını tekrar hatırlatıyorum, birazdan düello başlıyor." Sunucu isimleri teker teker söylerken birbirimize baktık kimse Toprağın düelloya çıkacağını en az benim kadar tahmin edememişti, her şeyi bildiklerini söyleyen Esra ve Neşe bile şaşkındı. "Bunu bizde beklemiyorduk." Diyerek aradan sıyrılmışlardı.

Uzay da Toprak da arenadaki yerlerini aldığında hakem olduğunu tahmin ettiğim bir adam arenanın ortasına geldi, düelloda kapışacak iki dingilde ortaya hakemin bir tarafına kadar geldiler, dingiller diyorum çünkü onlar benim için hala anlaşamayan keçi gibi inatları olan iki dingil.

"Evrin abla, sende benim gördüğüm manzaraya mı bakıyorsun, yani ben hayal görmüyorum değil mi?" Aniden yanımda bitip beni soru yağmuruna tutan kişiye baktım, tabi ki Toprağın kardeşi Samet'ten başkası değildi, hemen yanımdaki boş koltuğa oturdu.

"Hayır kardeşim yanlış görmüyorsun." Samet'in sorularına kısa bir cevap vererek karşımdaki arenada birazdan düello yapacak dingillere diktim gözümü, Toprak işim var derken bunu mu kastediyordu yani? Karargahın arkasındaki çınarda ağlayıp üstüne atak geçirince Uzay'a ciddi şekilde bilenmiş olmalıydı, yani bunun başka bir açıklaması yoktu.

Ortalarındaki hakem işaret parmağıyla ikisini göstererek bir şeyler söyledi ikisi de kafa salladıktan sonra hakem elindeki bozuk parayı havaya attı, sanırım bir şeyler için yazı tura atıyorlardı ben merakla arenadaki çocukları izlerken Samet araya girdi. "Saldırı pozisyonu için kura çektiler, genellikle abim savunmada kalır başta rakibinin hareketlerini izler."

Samet'e sadece anladım anlamında kafa sallamakla yetindim, Uzay da Toprak da arenadaki ayrı uçlara döndüler sunucu tekrar mikrofonu eline almıştı. "Oyuncular yerlerini aldılar, karşılaşma şimdi başlıyor." Sunucu anonsunu yaptıktan sonra hala ortada olan hakem sağ elini havaya kaldırdı, her iki oyuncu da değneklerini çıkartıp önce havaya kaldırdı sonra ikisi de aynı stilde hazır pozisyona geçtiler. "Bunların değneklerini tutma şekilleri bile aynı, nasıl birbirlerini yediklerini anlayamıyorum." Demekten kendimi alamamıştım.

"Abimle Uzay, eskiden beri beraber çok talim yaptılar, ikisi de birbirinin zayıf ve güçlü yönlerini biliyor, nasıl bir düello çıkacak ben bile çok merak ediyorum." Samet'in yanıma gelmesi çok iyi olmuştu en azından ne yaptıklarını bana doğru bir şekilde söyleyebilirdi, hala teferruat konular içeren dersler görüyorduk ayinler ve diğer önemli tüm dersler değneklerimize kavuştuktan sonra işlenecekti. Samet'e döndüğümde en az o da benim kadar merakla arenayı izliyordu.

"İnan bana kardeşim, çok vahşi geçeceğini hissediyorum." Birden ağzıma ilk gelen cümleyi kuruvermiştim, hakem elini indirdiği an Samet tekrar bana döndü. "Düello başladı!" Dedi.

Arenadaki iki dingil de hareketsizdi düelloları başlamasına rağmen kimse bir atak yapmıyordu, öylece birbirlerine bakıyorlardı. Hareketsiz geçirdikleri her dakika seyircilerden uğultular yükseliyordu hatta tam arkamdaki bir koruyucunun; "Hadi be, başlasanıza artık!" Diye bağırdığını işitmiştim, hareketsiz geçirdikleri o kadar saniyeden sonra ikisi de aynı anda değneklerinin saplarını yere vurup geri çektiler o anda değneklerinden çıkan enerji özleri ortada buluşup spiral şeklinde döndükten sonra tekrar sahiplerine geri çekildiler, seyirciler bir anda; "ooooooo!" Diyerek ortamı alevlendirdi, bense anlamamış halde Samet'e döndüm.

"Bu yaptıkları şey fairplay, arena da pek alışkın olmadığımız hatta eski zamanlardan kalma bir gelenek, rakipler ne kadar vurucu ayinler de kullansalar birbirine fiziksel zarar vermeyeceklerinin sözünü verdiyorlar." Samet bana açıklarken grubumuzun kalanı da merak ettikleri için söylediklerini merakla dinlemişlerdi.

Arenadaki oyuncular yaptıkları dostluk kazansın hareketini tamamladıktan sonra ilk atağa geçen şaşırtıcı bir şekilde Toprak olmuştu, Uzay'a çok sinirlendiği belliydi ilk atak için ayinini yapmaya başladığında Uzay az çok ne geleceğini tahmin etmiş olmalıydı ama işin garip yanı o da saldırı taktiği uyguluyordu.

İkisi de gözlerini birbirinden ayırmadan değneklerini yukarıda spiral oluşturur gibi sallıyordu, Toprak’tan gelen hortum ile Uzay’dan gelen sudan hortum ortada buluşup birbirine iki topacın birbirine çarptıkları gibi çarpıyorlardı, ben arenada yaşanan olayı dikkatlice izlerken zihnimin içindeki bana ait olmayan bir ses 'Sen ne yaptığını sanıyorsun, ona sevdiğini söyleyip ertesi gün başkasıyla yiyişemezsin!' Bu sesin sahibi kesinlikle Topraktı, Uzay'ın zihnine göndermesine rağmen benim de duymamı ister gibiydi, benim zihnimde de yankılanmasının başka bir açıklaması olamazdı.

Birbirini geçemeyen iki farklı hortum arenanın ortasında yok oldular bu sefer Uzay ilk adımı atarak büyük bir tusunami gönderdi, Toprak karşı hamle olarak savunmada kalarak iki elini de ortaya doğru uzattı saçlarının rüzgara karşı koyuyormuşçasına uçuşması ve önünde gözle görülür bir şekilde ona karşı gelen sular ile etrafında bir bariyer oluşturup iki yanından akmasıyla son bulmuştu, Toprağın sesi tekrar zihnimde yankılanıyordu.

'Evrin senin yüzünden saatlerce ağladı, üzüntüsünden hastanelik oldu, gidip ilişkini başka bir yerde yaşasaydın, onun gözüne soktun da ne değişti? Niyetin Evrin’i darmadağın etmekse tebrik ederim, başardın!' Uzay aniden durdu, Toprak onun zihnine gönderdiği her bir kelimede şaşırmışa benziyordu benim o akşamki kavgamızda söylediklerini cevapsız bırakmam sevmediğim, önemsemediğim anlamına gelmiyordu.

"Abin Uzay’ın zihnine seslenerek aklını karıştırıyor." Dedim, çünkü karşımızda yaşanan olaylar silsilesini ben dışında seyircilerden kimse bir anlam veremiyordu, tezahüratlar yerini sessizliğe bırakmıştı, Toprağın sesi son kez zihnimi doldurduğunda büyük bir saldırının geleceği belliydi. 'Senin hastalıklı sevgin ona acıdan başka bir şey getirmedi, inan bana dostum yıllarca bekleyecek olsam bile bir gün Evrin benim tarafımdan sevilmenin daha iyi olduğuna karar verecek, işte o gün yıllardır yanında olan kişiden şüphe edeceksin!'

Toprak o anda göğe bakarak ayin cümleleri kurdu daha sonra gökyüzünde toplanan kara bulutları gören seyirciler daha da coştu, artık herkes yeniden tezahüratlarla karşılık veriyordu, Samet dehşet içinde bana döndü. "Dostluk kazansın sözünü bozdu, abimi hiç bu kadar gözü kara görmemiştim!" Toprak tam karşımızdaki cephedeydi, ne kadar uzakta olursa olsun gözlerindeki nefreti görmemek için kör olmak gerekirdi.

Bulutlar tamamen güneşli gökyüzünü kapatmıştı üstelik şimşekler bir, bir arenayı aydınlatıyor ardından büyük bir gürleme eşlik ediyordu, seyirciler artık bir ağızdan Toprağın ismini bağırıyordu. Toprak o anda gökyüzünden indirdi kafasını yarım bir gülüş attı ve değneğini yere sapladı, elini değneğinden çektiği an kara bulutlardaki şimşeklerden birkaçı değneğinin üzerine düştü, resmen değneği havadaki şimşekleri içine çekiyordu. Sonra değneğini sapladığı yerden geri aldı bir sürü elektriği içine çeken değneğini bir, bir Uzay'ın üzerine yönlendirdi, seyirciler tezahüratı bırakmış tabiri caizse nefeslerini tutarak izliyorlardı aynı benim gibi, hani zarar vermeyeceklerdi birbirlerine.

'Ben intikam istemiyorum Toprak, eğer niyetin buysa şimdi son ver, sen böyle biri değilsin!' Toprağın zihnine ulaşmasını umuyordum bunu az çok öğretmeye çalışmış olmasına sevineceğim hiç aklıma gelmemişti. 'Artık çok geç!' Toprağın cevabı zihnime ulaşmasıyla şimşeklerin Uzay'ı bulması bir oldu.

Uzay’ın etrafını saran şimşekler herhangi bir hareketinde onu çarpacak gibiydi etrafında dönüyorlardı, sanki bir kafes şeklini oluşturmuşlardı. "İstediğin karşı atağı dene, o suyu çıkardığın an çarpılacaksın, pes et!" Toprak bütün arenaya karşı Uzay'a doğru bağırmış onu resmen saf dışı bırakmıştı.

Toprak, olduğu pozisyonu bırakıp Uzay'ın üzerine doğru yürümeye başladı. 'Tekrar söylüyorum sana, buna bir son ver!' Toprağın zihninde yankılanmasını umduğum bir cümleyi daha gönderdiğimde Uzay'ın üzerine doğru gidiyordu, benim oturduğum alana hatta gözlerimin içine doğru bakarken tekrar bana ulaşan sesini dinledim; 'Pes ettiği an buna bir son vereceğim.'

Toprak, Uzay'ın dibine kadar gelmişti, sessizce bir şeyler konuşuyorlardı bende dahil uzakta izleyen kimse bunu duyamıyordu ağızlarının hareketlerinden böyle bir tahmin yürütmüştüm, Toprağın önüne küçük bir obje fırlattıktan sonra "Pes ediyorum!" Diye bağırdı.

Toprak üzerindeki şimşekleri değneğiyle toplayıp gökyüzüne geri gönderdi, o anda sunucu tekrar konuşmaya başladı. "Kazanan belli millet kuvvetli bir alkış istiyorum, Toprak Özyavuz." Bense sunucunun anonsunu sinirle Toprağın yanına gitmeye çalıştığım sırada duymuştum, ikisi de kafayı yemişti, birbirlerinin az daha canına kıyacak kadar ileri gitmiş olmalarına inanamıyordum, ikisine de ne olursa olsun ödetecektim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.