Sunucu tekrar konuşmaya başladı. "Kazanan belli millet kuvvetli bir alkış istiyorum, Toprak Özyavuz." Bense sunucunun anonsunu sinirle Toprağın yanına gitmeye çalıştığım sırada duymuştum, ikisi de kafayı yemişti. Birbirlerinin az daha canına kıyacak olmalarına inanamıyordum, ikisine de ne olursa olsun ödetecektim.
Hızlı hızlı merdivenleri bitirene kadar bizimkilerinde arkamdan geldiğinin farkında değildim, akıllarında bir sürü soru olduğuna emindim fakat yanıtlamak şu an için istediğim bir şey değildi. Düello yapılan alana girdiğimde doğruca üzerlerine çevirdim yönümü benim ve arkamdan grubumu gören Aslı ve galaxi takımı da alana iniyordu, bu işin büyük bir kavgaya döneceği kesindi.
"Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz, ha!" Bağırarak yanlarına ulaşırken Uzay ve Toprak birbirlerinden gözlerini ayırıp bana döndü. "Az daha öldürüyordun onu, aklından ne geçiyordu." Yanlarına kadar ulaşıp Toprağın sırtına afili bir yumruk geçirmiştim, ne yapsam sinirlerim yatışmıyordu bir türlü sonra Uzay’ın üstüne yürümem cabasıydı. "Hele sana hiçbir şey demiyorum, bu konuyu sonra konuşacağız." İşaret parmağımı kaldırmış suratına doğru sallıyordum.
"Senin benim sevgilimle konuşacağın hiçbir şey kalmadı dağ keçisi, kuyruklarını da alıp uza buradan." Aslı grubuyla yanımıza kadar ulaşmış bana laf sokmaya yeltenme cesaretinde bulunmuştu, üzerime yürüyüp beni iki dingilin arasından uzaklaştırmaya çalıştı bir iki adım attıktan sonra adım atmayı kestim göğsüme doğru çarpınca sinirle ileri ittim, biraz sendeleyip yere düştü.
"Bana bak resmî belgeli orospu, seni burada bir temiz dövmemek için hiçbir sebebim yok. Uzay, Toprak düşün önüme, HEMEN!" Takım kaptanlarını yere düşürdüğümde diğerleri üzerime doğru yürümeye kalktılar bizimkilerde durdurmak için onlar ile benim önüme set kurdu.
"Asıl sen bana bak dağdan inip bağdakini kovmaya çalışan bayır gülü, kibar kişiliğimden ödün vererek senin gibi küfretmeyeceğim, sevgilimi alıp hiçbir yere götüremezsin." Aslı sonunda yerden kalkabilmiş aklın sıra tekrar üzerime yürümeyi deneyecekti, bu saçmalığa derhal son vermezsem iki grup arasında şiddetli bir arbede yaşanacaktı, var olan sinirimi yeniden muhataplarına yönlendirdim.
"Enerji ikizimi götürürken senden izin alacak değilim, sen sadece sevgilisisin kendine gel, siz ikiniz benimle geliyorsunuz, hemen!" Aslı’nın o anda yüzü düştü, biliyordu ki sevgili olmaları bu gerçeği değiştirmeyecekti, istemsizce Aslı’nın enerji ikizine üzülmüştüm. Uzay ve Toprak eğer biraz daha ayak diretirlerse yaşanacakları tahmin ediyor olmalılardı, Toprak hemen yanıma ulaşırken Uzay, Aslı’nın kulağına bir şeyler söyledikten sonra yanıma ulaşmıştı.
İkisinin ortasında olmama rağmen biraz arkadan yürüyordum yavaşladıkları her an sırtlarından ittiriyordum, bu böyle gün başında ağlamaktan beter olduğum yaşlı çınarın önüne gelene dek sürdü. "Uzay sana arenada ne verdi?" Toprağın gözlerinin içine bakmaya çalışıyordum, gözlerini kaçırmaya çalıştığı an çenesini kavrayıp sert hareketlerle yüzüme doğru uzattım, omuzlarına geldiğim için biraz eğilmek zorunda kalmıştı. "Sana soruyorum, bir daha sormayacağım Uzay sana ne verdi?"
Elimi çenesinden bir hışımla çektim bir bana baktı bir Uzay’a, sonunda elini arka cebine attı elinde kırmızı taşlı bir kolye vardı, hiç yabancı değildim bu kolyeye. "Nermin annemin kolyesi neden sende?" Bu sefer Uzay’a döndüm, ikisi de sessizlik yemini etmişçesine bana bakıyorlardı.
"Suçlu olduğunuzun tabi ki farkındasınız, konuşamıyorsunuz bile." İşaret parmağımı hiddetle sağa sola savuruyordum, sonunda Uzay’a doğru sabit bıraktım. "O gece yok yere cevap vermemi bile beklemeden çekip gittin, daha ben neden gittiğini bile anlamadan aktivite odasında Aslıyla yiyiştin, hele sen!" Bu sefer parmağımın yönü Toprağı hedef gösteriyordu. "Sırf ben üzüldüm diye intikam almaya kalktın az daha öldürüyordun da ikiniz de muhteşemsiniz."
Sinirim her kurduğum kelime de ağlayarak tepki veriyordu, burnumdan akan gözyaşlarımın birazını kolumun tersiyle sildim. "Bugün burada ne kadar üzüldüğünü bir ben bir de Allah biliyor, ne yapmamı bekliyordun, öylece oturup senin acı çekmene göz mü yumsaydım." Toprak kendini haklı buluyordu belli ki en az o da benim kadar sinirli gözüküyordu, yansıttığı kişi ben olabilirdim ama sinirlendiği kişi yan tarafında sessizce dikilmeye devam ediyordu.
"Ya sana ne, sana ne!" Toprakla karşılıklı olarak gardlarımızı almıştık, dışardan biri kavga eden iki kişi gördüğüne yemin edebilirdim. "Bu benimle Uzay arasındaki bir mesele, üstüne vazife bile değildi."
"Sakin olur musunuz artık?" Uzay aniden sessizliğini bozup aramıza girmek için atıldı, Toprakla aniden; "Sen sus!" Diye çıkıştığımızda birkaç adım geri gitti.
Toprağın elindeki kolyeyi kaptım artık ikisine de tahammülüm kalmamıştı. "Kolyeyi ne zaman ne için aldığın da umurumda değil, ikiniz de adi şerefsizin önde gidenisiniz. Ne seni ne de seni bir daha görmek istemiyorum." Hızla yanlarından ayrıldım, arkamdan gelecek yüzlerinin olduğunu da sanmıyordum sadece yüzlerini dahi görmek istemiyordum, ikisi de birbirlerine kızıyordu ama hiçbir farkları yoktu.
-ARENA-
'Ben intikam istemiyorum Toprak, eğer niyetin buysa şimdi son ver, sen böyle biri değilsin!' Evrin’in sesi Toprağın zihnine kadar ulaştığında şimşekleri hedefi bulmaya hazırdı. 'Artık çok geç!' kendi sesini dinledi zihninde tam olarak ruh eşinin gözlerinin içine bakıyordu onun zihnine ulaşmaması mümkün değildi.
Ve olan olmuştu gökyüzünden değneğine topladığı şimşekler doğruca Uzay’ı çevrelemişti bile, buradan geri dönemeyeceğini çok iyi biliyordu her şeyi göze alarak ayrılmıştı Evrin’in yanından. "İstediğin karşı atağı dene, o suyu çıkardığın an çarpılacaksın, pes et!" Son bir şans vermişti eski dostuna fakat Uzay etrafındaki kafese karşı çıkabilirmiş gibi tetikte bekliyordu, Toprak onun zihnine seslendiğinde şu son iki haftada yaptıklarının bedelini ödediğini biliyordu.
Toprak rakibinden gelmeyen herhangi bir atak sonucunda onu ikna edebilmek adına yerini terk edip Uzay’a doğru yürümeye başladı o anda Evrin’in sesi yeniden zihnini doldurdu. 'Tekrar söylüyorum sana, buna bir son ver!' Karşısında ona durmasını söyleyen Evrin ile Pes etmesini umduğu Uzay arasında mekik dokuyormuş gibi hissetti ama geri durmayacaktı artık bunun için çok geçti. 'Pes ettiği an buna bir son vereceğim.'
Toprak, Uzay’ın dibine kadar gelmişti, "Ölmek mi istiyorsun, pes et." Uzay kafasını kaldırıp sesin sahibine dikti gözlerini, saniyelerce öyle baktı eski dostuna. "Sahipsiz koruyucu benim."
Toprak eski dostundan gelen ani cevaba anlamamış gibi gözüktüğü surat ifadesini takındı. "Saçma sapan konuşup durma, ölmek mi istiyorsun, pes etsene?" Uzay gayet ciddi bir yüz ifadesiyle öylece Toprağa bakıyordu. "Kan tılsımını ne olursa olsun Evrin’e ulaştır, babamın gazabından onu tek koruyacak şey bu, son kez eski dostun için bu iyiliği yap." Uzay cebinden çıkardığı kolyeyi Toprağın önüne fırlattı o anda; "Pes ediyorum!" Diye bağırdı.
---
Toprakta, Uzay da yanlarından ayrılan Evrin’e bakarken yerlerinden mıhlanmış gibi oldukları yerde dikiliyordu, az önce kan kusar gibi bağırıp çağıran Evrin’in karargâh yerleşkesinden uzaklaşmasını izlediler. "Sen bana ne dedin arenada sahipsiz koruyucu benim falan, bu konuları aşmadık mı kimsenin sahipsiz olduğu falan yok!" Toprak bulunduğu durumdan kendini çabuk sıyırmış ağacın dibine kendini atmıştı.
"Durumlar o kadar karışık ki ne düşüneceğimi ne karar vereceğimi şaşırdım." Uzay da dikilmekten yorulmuş o da kendini ağacın dibine eski dostunun yanına atmıştı bile. "Sizin Evrin ile hastanelik olduğunuz gün öğrendim." Nefesini öyle kuvvetli verdi ki dışarıya eğer becerebilse ciğerindeki yumruyu söküp atmak istedi o an.
"Bir ara öyle teoriler döndü ki hastane odasında, Evrin sana söyleyecek zaman bulamamıştır, beni de kendisi gibi astral seyahate çıkarmadan önce bir ses duydum, sana yemin ederim onun sesine benzer bir ses daha duyduğuma yemin edebilirim." Daha 10 dakika önce arenada birbirlerini öldürmenin eşiğine gelen iki eski dost şimdi dertlerini yaşlı çınarın altında paylaşıyorlardı, birbirlerine karşı olan sinirli tavırları konu bir kişi olduğunda yok oluyordu.
"Doktor Evrin’in doğmamış kardeşinden bahsetti, ikizini yemiş." Kırk yıl düşünseler akıllarına bile gelmeyecek bu teori kanlı canlı karşılarında duruyordu, Toprak bir şeyler söylenmeye yeltense de doğru kelimeleri bir türlü bulamadığı için ağzını açıp bir şey söylemeden geri kapatıyordu. "Benimle olan tek bağı kardeşinin mirası, aranızdan çekilmek isterken işleri daha da karıştırdım, özür dilerim dostum."
Uzay ilk kez Toprağa bu kadar samimi bir konuşma yapıyordu, içinde verdiği savaşı az da olsa görsün istiyordu, kafasını yere eğdi dizleri dirsekleriyle buluştu avuç içlerini şakaklarına bastırdı. "Berbat eden benim" Dedi Toprak birden, kafasını ağacın kovuğuna yasladı. "Bir anlık sinirle ne yapacağımı bilemedim, senin zihnine yolladığım her cümleyi Evrin de duydu, hoş şimdi ikimizin de yüzünü görmek istemiyor."
İkisi de yaslandıkları ağaç kavuğunda gülümsediler, acının tatlı tebessümünü atan iki dost öyle biraz daha kaldılar. "Gel biraz içelim, kafamız dağılır." Toprağın bu ani çıkışı ikisinin arasındaki buzları eritmek için bir adım gibiydi, hızlıca toparlanıp kalkan ilk kişi Toprak olmuştu, Uzay da oturduğu yerden kalktı, gidecekleri yer belliydi eski günlerde sürekli içmek için gittikleri adresleri; uçurum kenarı.
YERYÜZÜ OYUNLARINDAN 1 GÜN ÖNCE...
Artık ne düşüneceğimi ne söyleyeceğimi bilmiyorum, öylece tek başıma evde oturmak ve unutulmak istiyordum. Aklıma doluşan her anıyı tekrar tekrar oynatıyordum, bir hışımla karargah yerleşkesinden çıkmış kendimi Nermin annemin evine atmadan öncede yaptığım tek şey köşedeki tekelden bir sürü alkol ve çerez alışverişi yapmak olmuştu, kasadaki amca 'bunların hepsini sen mi içeceksin?' bakışı atmış olsa da aldırmadan parasını ödeyip çıkmıştım, bütün gece uyku girmemişti gözüme, uyuyamayacağımı bildiğimden fazla almıştım oysa ki onlar bile beni uyutmaya yetmemişti, derdimi unutturur derken daha çok kahır olmuştum.
Gecenin bir körü ağlayarak uyuya kalmıştım şimdi ise iki büklüm üçlü koltukta sızmış bedenim gece boyunca aldığım alkolü dışarıya vermemek için içeride büyük bir savaş veriyordu, saatin farkında bile değildim farkında olduğum tek şey yarı uyanık gördüğüm buzlu suyu kana kana içtiğim bir rüyanın sonunda gözlerimi zorlukla açmamdı, biliyordum ki o suyu içtiğim an lavaboya kusmak için gidecektim.
Zor da olsa koltukta oturur pozisyonda doğruldum, telefonuma gelecek bir sürü mesaj ve cevapsız çağrıyı duymak istemediğimden komple kapatmıştım. Ailemin merak etmiş olmasını bile umursamıyordum, ben kendimi dahi umursamıyordum. Önümdeki dikdörtgen sehpaya gözüm ilişti, bir sürü bira şişesi tabağını terk edip masaya dağılmış karışık çerez ve cipsler yanında ağzına kadar dolmuş kül ve izmaritleri dışarıya taşmış bir küllük duruyordu. Normalde kölesi olmadığım zıkkımı her ne zaman alkol alacak olsam yanında istiyordum.
Midemin bulantısı geçeceğe benzemiyordu, zor da olsa koltuktan kendimi kaldırdım yürümeye bile halim yokmuş gibiydi, ayaklarımı sürüyerek mutfağa girdim bunu çözse çözse limonlu soda çözerdi. Buzdolabının kapağını açtığımda kahvaltılık birkaç malzemeden başka hiçbir şeyin olmadığını gördüm, bayadır ailemin yanında yaşadığımdan burada ne var ne yok unutmuştum.
Sodanın s'si bile yoktu dolapta, yere çöküp sebzeliği açtım buruşuk poşetin içinde çürümeye yeni başlamış birkaç limon duruyordu, merak edip bağını çözdüm içinden zor da olsa bir tane sağlam limonu çıkardığımda kapağı kapatıp bozulmuşları çöpe attım. Buzluğu açıp kalıplardan birini tezgâha bıraktım, mutfak dolabından da tuzu çıkardığımda, artık tek yapmam gereken birleştirmekti.
Son sağlam limonu sıkıp üstüne de suyunu ekledim birkaç tane buz alıp limonlu suya kattığımda tuzu da ilave edip hızlıca karıştırdım, büyükçe bir yudum aldım tuzlu limonlu sudan, dilimin kamaşmasını seviyordum başkalarına göre bu çok acı verici hatta takıntı yaptıkları bir histi. Son yudumu da alıp boş bardağı bulaşık makinesine attım, içimden hiçbir şey yapmak gelmiyordu, her an ruhumun derinliklerinden yüzeye çıkmak için yeltenen arsızca beni köşeye sıkıştıran acı hissinden kurtulamıyordum.
Beni yiyip bitiren düşüncelerimi yarıda kesen kapı ziline bir kez daha küfretmiştim, kesin bizimkilerden biri gelmişti ve halimi gördüklerinde ağızlarından çıkacak bir sürü soru yağmuru ve akabinde bir ton sitem. Kaldıracak halim yoktu en iyisi sessizce beklemekti, çalıp gideceklerini umut ediyordum.
Zil arsızca çalmaya devam ediyor yanında kapı tıklamaları eşlik ediyordu, parmak ucunda mutfaktan salona çıktım dış kapının ardındaki sesler annem veya babama ait değildi, kızların sesine benziyordu evimin yerini tarif etmeyi bırakın bahsetmemiştim bile. İçten içe bizimkiler olmadığına sevinmiştim, dış kapıya ulaşıp onlar için açtım tabi karşılarında duran beni böyle hayal etmediklerinden ufak bir şok yaşamışlardı.
"Yalnız olmana gönlümüz razı olmadı." Dedi Esra "Bizde sana desteğe geldik." Dedi Neşe, ellerinde bir sürü market poşetleri vardı, hepsini içeri buyur ettim Liya içeri geçmeden bana doğru eğildi. "Bir sürü şekerli şey aldılar, hepsini ağzına tıkmayı planlıyorlar." Dediğinde gülümsemeden edemedim o da gülmemi istiyormuşçasına karşılık verdi kapıyı kapatıp arkalarından yetiştim, tabi kızlar salonun manzarası karşısında ağızları açık bana döndüler.
"Ben bu kadar alkolü bir gecede alsam kesin komalıktım." Esra hem bana söyleniyor hem de kenara fırlattığım siyah poşeti eline almış masadaki boş şişeleri toparlıyordu. "İşin iyi yanı o kadar alkolden sonra benden bile daha iyi gözüküyor olman." Dedi Neşe, o sıra kardeşine yardım ediyordu. "Siz yine iyisiniz, ben hayatımda bir kere bile alkol almadım." Kızlar bile masayı toplamayı bırakıp Liya'ya döndüler bende dahil ona 'ciddi misin?' bakışı atıyorduk.
Kızlarla iş birliği yapıp geceden bıraktığım tüm enkazın üstesinden gelmiştik, birinin elinde süpürge birinin elinde toz bezi yarım saat içinde evi yaşanılabilir hale getirmiştik, Liya’nın balkon manzarasına bayılmasını fırsat bilip küçük katlanabilir masayı balkona almıştık kardeşler kahveleri biz yaparız dedikleri için mutfağa gitmişlerdi, biz de balkonu ayarladıktan sonra mutfağa yanlarına gelmiştik, getirdikleri bir sürü abur cuburu da Liya ile tabaklara yerleştirdik.
Mutfakta hazırladığımız her şeyi balkondaki masaya yerleştirdiğimizde herkes oturmak için kendine bir sandalye çıkardı, geceden bu yana süre gelen hüzün kızların evime gelip beni toparlama çalışmalarıyla az da olsa yatışmıştı, herkes birer birer kahvelerinden bir yudum alıyordu.
"Bu akşam kokteyl partisi var, gideceğiz değil mi?" Neşe daha balkonumdaki manzaranın tadına varamadan karargahtaki eğlenceyi hatırlatıvermişti. "Benim gidecek halim bile yok." Deyiverdim birden, gidecek halim vardı ama orada göreceğim kişiler yüzünden gitmek içimden gelmiyordu.
"Sende benim gibi ilk kez katılacaksın, değil mi?" Liya elindeki kahve fincanını masadaki tabağına bırakıp bana döndü, gitmek istiyordu sanırım benim de gelmem için bir neden verir gibi sorusunu yöneltmişti çünkü.
"Kızlar inanın gelmek istemiyorum, şu an orada ne Aslıyı göresim var ne de takımını." Diyerek geçiştirmeye çalıştım ama Esra karşımda öyle bir bakış atıyordu ki, sanki; 'çıkar ağzındaki baklayı' der gidiydi. "Bir de Toprakla Uzay işte, öldürecek gibi bakıyorsun korkuyorum." Korktuğumdan değildi halbuki sadece Esra'nın bana artık öyle bakmasını istemiyordum.
"Bizde gece öğrendik kavga ettiğinizi, sen onları öylece bıraktıktan sonra iki asalak birlikte içmeye gitmişler." Neşe kardeşiyle aramızda yaşanan tatlı gerginliği almak adına araya girdi gülerek anlatınca ister istemez benim de gülesim gelmişti. "Giderken yanlarına Özgür’ü de almışlar, içip ona dert yanmışlar." Neşe duyduklarını gülerek anlatmaya devam ederken Esra araya girdi. "Karargâha bir gelişleri vardı görmen lazım, ikisi de zom olmuş Özgür oldukları yere taksi çağırmak zorunda kalmış."
"Özgür bizi aradı sonra yerleşkedeki odalarına taşımama yardım edin diye, belki eve gitmişsindir diye umut ederek sabahı bekledik ama Alya teyze eve gelmediğini, telefonlarını bile açmadığını söyledi biz de adresi annenden aldık." Liya’nın anlattıklarını ağzımda gevelediğim çubuk krakeri yerken dinlemiştim, o kadar da sert çıkışmamıştım halbuki. İçten içe hallerine oh olsun demek gelmişti, ben sabahı sabah etmiştim ama iki dingilin durumunun benden daha kötü olduğunu duyduğumda içime su serpmeye yetmişti.
"Hayır anlamadığım şu; bunlar dün arenada az daha birbirlerini öldüreceklerdi, bir de beraber içmeye mi gitmişler?" Herkes bir anda kahkaha patlattığında balkonu sadece gülüşlerimiz inletiyordu, onlar güldüğünde benimde daha çok gülesim geliyordu hatta artık gülmekten gözlerimizden yaşlar geliyordu.
"Sen belki bilmezsin ama onlar kardeş gibi büyüdüler." Esra bir anda ortaya attığı bu cümle ile hepimiz gülüşmelerimizi kesmek zorunda kaldık zaten arkasından da sözünü kardeşi tamamladı. "Ne kadar birbirlerine kızsalar da birbirlerinden kopamıyorlar." Sonra ikisi birden, "Aynı biz gibi." Dediklerinde onaylarcasına kafa salladım, bir yerde haklı olabilirlerdi.
"Bizimle biri daha oturuyordu, düellolar boyunca senle uğraşıp durdu, kimdi o?" Liya muhatabının Neşe olduğu bir soruyu ona doğru yönlendirdiğinde konuyu bilmediğimden onlara dikkat kesildim.
"Hiç sormayın ya!" Elleriyle suratını kapattığında utandığını belli etmemek için yaptığı bariz belliydi ama Esra rahat durmayacaktı belliydi bu, gülerek kardeşinin omzuna vurdu. "Enerji ikizi Furkan tabi ki, deli gibi seviyor çocuğu ama gelin görün ki açılacak cesareti bile yok." Neşe kardeşine vuruyordu ama ikisi de kahkahalarla güldüğü için tatlı tatlı atıştıkları bariz belliydi.
"Neden açılamıyorsun ki, aranızda hiçbir engel yok gibi duruyor." Deyiverdim, o anda yüzünün düşmesini beklemediğimden şaşırmıştım açıkçası. Kardeşiyle atışmasını sonlandırdı ve tam anlamıyla sessizliğe gömüldü, Liya da bende olaylara anlam veremediğimiz için öylece kızlara bakıyorduk ta ki Esra ortamdaki sessizliği bozana kadar. "Benim yüzümden maalesef, sadece Furkan ile değil benimle de enerji bağları ortak, özlerini birleştirdikleri an ölebiliriz, birleşmelerinin tek yolu benim de diğer enerji ikizimi bulmam, yani anlayacağınız engel benim."
Ortam bir anda yeniden hüzne boğulmuştu, konu ne ara buraya geldi diye düşünmeden edemiyordum, o anda konuyu değiştirebileceğimi umut ederek Liya'ya döndüm. "Eee, Sen anlat bakalım Özgür ile aranızda ne var?"
Liya belli etmemek için çabalasa da yüzünün kızardığını görebiliyordum, ilk tanışmalarından bu yana aralarındaki buzları eritmeyi başarabilmişlerdi hatta biraz da birbirlerine ilgili görünüyorlardı artık, ara sıra gözlerim onlara kayıyordu ne zaman denk gelsem birbirlerine bakarlarken yakalıyordum onları. Sonunda kardeşler de üstlerindeki hüznü atıp konuya dahil olmayı seçmişlerdi.
"Yani ne desem bilemedim şimdi." Soruya küçük kaçamak bir cevap verip kıkırdamıştı, şu an Özgür’ü düşündüğünden adım gibi emindim, ben sessizce cevabı beklerken kardeşler ortamı alevlendirmek için imdadıma yetişmişlerdi bile. "Haydi söyle, onu nasıl sevdiğini, haydi söyle." İbrahim Tatlıses'in şarkısıyla söylemesi için Liya’yı zorluyorlardı, bende sonunda kızlara alkış tutarak eşlik ettim.
"Tamam, tamam siz kazandınız. Hoşlanıyorum, ama birazcık." Liya sonunda ağzındaki baklayı çıkardığında sanki tuttuğumuz takım gol atmışçasına sevinçle bağırdık, Liya birazcık kelimesini söylerken parmaklarıyla göstermişti, yaptığı hareketi şirin bulmuştum. Karaman kardeşler sarılmak için yerlerinden kalktığında bende onlara eşlik ettim.
"Çok sevgi yumağı olduk yeter!" Liya hepimize yerlerinize oturun manasında konuştuğunda sızlanarak oturduğumuz sandalyelere geri döndük. "Hala partiye gelip gelmemek konusunda cevabını alamadık." Dediğinde bu konunun tamamen aklımdan çıkmış olduğunu fark ettim, içten içe merak etsem de hala kararsızdım, kızlar gözlerini resmen bana dikmişti yerime iyice sindim.
"Tamam ya siz kazandınız, geliyorum." Tekrar bir sevinç çığlığıyla yankılandı balkonumuz, onlarla tanıştığım için pişman değildim, başta biraz çekingen dursam da sonunda kaynaşmayı başarmıştık. "Yalnız, bir sorunumuz var kızlar, ne giyeceğiz?"
Herkesin sevinci kursağında kalmış gibi bana döndüler, kısa bir sessizliğin ardından Neşe telefonundan galeriyi açıp masaya koydu. "Genelde düğüne gider gibi giyinip süslenirler, herkesin üstünde kim bilir kaç paraya aldıkları abiye elbiseler." Bize anlattıkça fotoğraflar arasında geziniyordu. "Eğer katılacaksak en az bunlar kadar şaşalı olmalıyız."
Neşe anlatırken bende kıyafet durumumu kontrol ediyordum aklımca, çoğu seneler önce aldığım şeylerdi hatta büyük bir kısmına artık sığabileceğimi de sanmıyordum. "Kızlar bende kıyafet kıtlığı var" Dediğimde Liya da en az benim kadar çaresiz durumdaydı. "Diğer boyutta böyle elbiseler giymeyiz, anlayacağınız bende de yok."
Karaman kardeşler bize fotoğrafları göstermeyi bırakıp hep bir ağızdan konuştular. "O zaman alışverişe gidiyoruz."
---
Alışveriş sevmeyen ben için tam bir kâbus olduğunu düşündüğüm maratondan sonra herkes giyeceği kıyafeti beğenebilmişti, ben dışında. Hala mağazadaki aynanın karşısında öylece üstümde duran omuzları tamamen açıkta bırakan, tül kolları bileğe kadar olan, uzun gece mavisi elbiseyle dikiliyordum.
"Muhteşem görünüyorsun" Neşe yanıma dikilmiş aynadaki yansımamı seyrediyordu, beğendiği ağzının beş karış açık olmasından anlaşılıyordu.
"Ben böyle elbiselerin insanı değilim valla bak." Benim sitem etmem bir şeyi değiştirmemişti, Esra elinde mağazada bulduğu küçük küçük yıldızları olan gümüş bir kolye getirdi, arkama geçip kolyeyi boynuma doğru tuttu. "Bak bir kolye nasıl gösteriyor, yakışmadı mı?" Benim memnuniyetsiz tavırlarım hepsini yıldırmış olmalıydı.
"Kendi kolyelerinden birini de takabilirsin ama bu elbiseyi almadan gidersen bir daha benimle konuşma." Liya da üzerimdekini beğenmiş görünüyordu, zevk yoksunluğumu arkadaşlarım tamamlıyordu, elbiseye onay verdiğimi gösterdiğimde hepsinin yüzünde bariz bir sevinç vardı.
Üstümü değiştirip kabinden çıktığımda elimden elbiseyi kapan arkadaşlarım benim kararımdan vazgeçeceğimden korktukları için kasaya doğru gitmişti bile, bense hallerine sadece ufak bir tebessüm ediyordum.
"Hanımlar elbiseler tamam ama orman olmuş ciltlerinizi ne yapmayı planlıyorsunuz?" Liya’nın ortaya attığı bu söz hepimizi kendimize getirmeye yetmişti, onun tuzu kuruydu tabi babasının gece halkı genlerini taşıdığından vücudundaki her tüyü cildinin rengindeydi üstüne gözle görünmeyecek derecede küçük, Liya dışında hepimiz birer 'ah!' çekmek zorunda kalmıştık.
"O zaman doğru kuaföre!" Karaman kardeşler aynı anda verdikleri cevap beni de harekete geçirmişti, partiye 3 saat kalmıştı buldukları en iyi ve en hızlı çözüm buydu karşı çıkmayacaktım.
Onları daha önce birkaç kez gittiğim tanıdık olduğum kuaföre götürmeyi seçmiştim, kimimiz ağda odasında kimimiz de saçlarının modelini ablaya anlatmaya çalışıyordu, çalışanlar ve diğer müşteriler Liya’yı gördüklerinde biraz şaşırmışlardı ama bu durumunu yine kendisi kurtarmıştı, insanların da aşina olduğu pigment eksikliğinden kaynaklandığını söyleyip geçiştirmişti.
Önünde ayna olan koltuklardan birine de ben oturdum, "Sadece maşa olacak abla." Başımda duran çalışan yan tarafındaki çekmecelerden birini açıp içinden maşayı çıkarıp prize taktı, abartılı modelleri sevmiyordum zaten küçük kemikli suratıma da yakışmadığını düşünüyordum.
"Elbiselerimizi de burada giyeriz, Furkan’ı aradım babasının arabasıyla bizi alabileceğini söyledi." Neşe dışarıda yaptığı telefon konuşmasından sonra yanımıza döndü Esra hala içerideydi sanırım onu görememiştim. "Tekrar ara, Özgür de evdeymiş daha onu da alıp gelsin yanımıza." Liya yanımdaki koltukta çalışanın birine makyajını yaptırıyordu.
4 Kızın hazırlanması 3 saate yakın süreceğini tahmin edemediğimden ikide bir saati kontrol ediyordum, içerideki son kişi de elbisesini giydiğinde, dükkân sahibine ücretleri ödeyip kapıya çıktık, kapının yanına park ettikleri arabanın dışında bizi bekleyen Furkan ve Özgür ağızları açık bir şekilde bakıyorlardı.
"Haftalardır yanlarında olduğum insanları nereye gömdünüz çabuk söyleyin!" Özgür tepkisini de geciktirmemişti, Furkan olduğunu öğrendiğim çocuksa direkt Neşe’ye doğru gitmiş ve kur yapmaya başlamıştı bile. Hepimiz sırayla arabaya binmeye çalışırken ayağımızdaki topuklulardan olsa gerek biraz boğuşmak zorunda kalmıştık.
"Kız olmak harbi zor abi, baksana hallerine." Furkan arabayı kullanırken Özgür’e doğru konuşsa da dikiz aynasından gülerek arkada sıralanmış bize bakıyordu. "Ağızının suyu akıyordu ama!" Neşe ruh eşine karşı bir atakta bulunduğunda gülüştük, teypten çalan müzikler eşliğinde eğlene eğlene karargâh yerleşkesine gelmiştik bile.
Furkan arabayı yerleşke içindeki otoparka çektiğinde kızlarla önce elimizdeki kıyafet poşetlerimizi bırakmak için konutlara gittik, hepsini Liya’nın odası giriş katta olduğu için oraya bıraktık, oğlanlar biz olmadan gitmek istemedikleri için konutların girişinde beklemeyi seçmişlerdi.
Balo salonuna doğru giderken hala kararımı sorguluyordum, ben düşüncelerimle boğuşurken yanımda yürüyen Liya koluma girdi. "Bu kırmızı kolye elbisenin üstüne olmadı ama, neyse." Dedi, dün bir hışımla Toprağın elinden alıp cebime attıktan sonra alışverişte yeni bir kolye almayışımızdan olsa gerek tek çare takmıştım. "Rahmetli Nermin annemin bende kalan son eşyası bu kolye, taktığımda hala benimleymiş gibi." Diğer bütün kıyafetlerini bağışlamıştım, takı kullanmayı sevmemesine rağmen aile yadigarı diye sadece bu kolyeyi saklamıştı, benim de bağışlamaya gönlüm el vermemişti.
Büyük salona yaklaştığımızda Özgür benden izin isteyip Liya’nın koluna girmişti, zaten yol boyu Neşe ve Furkan kol kola arkamızdan yürüyorlardı, Esra ile ben kol kola girmiş önden gidiyorduk, kavalyemiz yoktu maalesef.
Kapılar sonuna kadar açıktı içeriden kulaklarımıza doğru ulaşan müzik sesi eşliğinde salona giriş yaptık, ortadaki pistte az da olsa insan eğlenmeye başlamıştı bile, yuvarlak masalara göz gezdiriyorduk boş olanlardan birine yürümek istediğimde Esra beni durdurdu. "Sağ taraftaki masalar takımı olan koruyuculara ait, gel sol tarafa geçelim."
Karargâhta en gıcık olduğum şey gözle görülür bir biçimde ayrım olduğuydu, sol kanattaki boş bir masaya oturduğumda sinirle ellerimi göğsümde kavuşturdum. Grubumuzun geri kalanı da masaya oturmuş koyu bir muhabbete dalmışlardı bile, davetlilerin çoğu salona giriş yapmıştı masaların büyük çoğunluğu doluydu zaten çok geçmeden baş koruyucu olduğunu bildiğim Ömer Arslan biraz yukarıda olan sahneye çıktı o anda bir sürü alkış koptu.
"Saygıdeğer koruyucular, yarın yapılacak yeryüzü oyunları için herkes hazır mı?" Yeniden alkış koptu salondan birçoğu da ıslıklarla eşlik ediyordu. "Geleneksel kokteyl partimizde iyi eğlenceler diliyorum, oyunlardan önce iyi eğlenin, değnekleriniz hazır şansınız bol olsun." Koruyucular hep bir ağızdan bağırken değnekleri olan koruyucular ellerine alıp havaya kaldırdı.
Önlerimizdeki tabak, çatal, bıçak, kadehler. Sadece kokteyl partisi olduğundan şüpheliydim zaten çok geçmeden de mutfakta görevli olduğunu tahmin ettiğim görevliler salona giriş yaptı, herkesin önündeki çorba tabaklarını topladılar sonra içlerine çorba koyup geri masalara dağıttılar, yemekliydi belli ki.
Ana yemeklere geçtiğimizde Toprak salonun kapısından giriş yaptı, etrafa biraz göz gezdirdikten sonra göz göze geldik, bizim masamıza geldiğine adım gibi emindim, ilgilenmediğimi belli etmek adına yemeğime döndüm zaten benimle aynı masaya oturmasına rağmen bana en uzak sandalyeyi seçmişti.
Yemekten kafamı kaldırıp sağ tarafa bakmamla Uzay’ı takımının yanında yemek yemeye çalışırken gördüm fakat Aslı tabağındaki et parçasını çatala batırmış elleriyle yemek yedirmeye çalışıyordu, gözlerimi devirip yemeğime kaldığım yerden devam etmeyi seçtim.
Yemek faslı sonunda bitmiş alkollü alkolsüz her türlü içeceğini yudumlayıp çılgınlar gibi eğlenen insanlara bırakmıştı, Furkan herkesten önce Neşeyi alıp zorla dans pistine çeken ilk kişi olmuştu sonrasında cesaretini toplayan Özgür, Liya’nın yanına ulaşıp dansa kaldırmak için elini uzatmıştı utana sıkıla davete karşılık vermişti. Sadece masada ben, yanımda oturan Esra ve karşımda gözlerini bana dikip hapsine almaya çalışan Toprak kalmıştı.
“Seni düşündüğü için ona böyle eziyet edemezsin.” Esra sonunda dayanamamış kulağıma doğru eğilmişti, onun benim yerime düşünmesini karar vermesini ne zaman istediğimi hatırlamıyordum, sadece kızdığı için arkadaşını öldürecek olması da cabasıydı, birini sevmek bu kadar tehlike getirmemeliydi.
“En yakın arkadaşını öldürme ihtimali olan bir ayin yapmasının cezasını çekiyor, sakın karışayım deme yoksa külahları değişiriz.” Esra’ya biraz sert çıkıştığımın farkındaydım ama kararımdan dönmeye de niyetim yoktu. “Tamam karışmıyorum ben.” Tekrar kulağıma fısıldadıktan sonra çantasından aldığı telefonunu kurcalamaya başladı.
Abisine ufak bir selam verip yanına oturan kişi Samet’ten başkası değildi, müzik sesi yüksek olduğundan kulaktan kulağa konuşuyorlardı, bir ara kafasıyla beni gösterdiğine bile yemin edebilirdim fakat Toprağın sert çıkışından sonra oturduğu sandalyeye iyice sindi, gözü yanımda telefonuyla oynayan Esra’ya kaydığında iki elini göğsünde tutup sanki çarpılmış gibi yaptı, sonra abisine dönüp tekrar bir şey söyledikten sonra hayranlıkla ona bakarak geçirdiği birkaç dakikanın sonunda dayanamayarak yanındaki boş sandalyeye oturdu. “Böyle güzel bir meleği rabbim cennetinden nasıl dünyaya gönderdi.”
Ağzımdan kısa bir ‘oha’ kelimesi döküldü, kollarımı göğsümde birleştirip yanımda yaşanan olayı duyumsamazlıktan gelmeye çalıştım fakat ne çare, yanımdaki acemi aşıkta karşılık veriyordu. “Sizin gibi bir centilmenden bu iltifatları almak beni ne kadar mutlu etti anlatamam.”
‘Yok artık!’ yanımda yaşanan fazla ilgi ve iltifattan sanırım kusacaktım, yanlarından kaçmak için 2 sandalye öteye geçtiğimde benim oturduğum yere Samet oturmuştu işin kötü yanı şu an Toprağın oturduğu yere baya yakındım.
Benden bir adım bekliyormuşçasına tetikte bekleyen Toprak için benimle konuşması için eline verdiğim fırsata içten içe küfredesim gelmişti, ben ona yaklaşıyor gibi olduğum için o da karşı adım olarak hemen yanımdaki sandalyede bitmişti, işin kötü tarafı şu an Uzay ve Aslı çiftinin masalarıyla karşılıklıydık. “Yanımdaki vıcık vıcık ilgiden kaçmak için buraya oturdum sakın yanlış anlaşılma olmasın, ben hala seninle konuşmuyorum.”
Kendimi bir şekilde açıklama ihtiyacı hissetmiştim, aslında buna ihtiyacım da yoktu ama içimden öyle gelmişti. Nedensiz bir heyecan tüm bedenimi ele geçiriyordu, duygularım yaptığı şeyleri affetmiş bir şekilde onu sevdiğini söylüyordu, mantığımsa tam şurada gırtlağına yapışarak hayatına son verecek derecede sinirliydi.
Birbiriyle ilgilenen yeni çifte kumrular dans pistine çıkmak için ayaklandıklarında eski yerime geçmek için doğru fırsatın geldiğini biliyordum ben tam yanından kalkacakken Toprak tarafından yerime oturtuldum, ben ona öldürecek gibi bakarken o beni inceliyordu. “Çok güzel olmuşsun.” Dediği şeyi yok sayarak tekrar kalkmaya yeltendim fakat ne çare aynı şekilde yeniden yerime oturtuldum. “Sana değil kendime süslendim bıraksana beni!” Bolca sinir yüklü cümlemin ardından tekrar kalkmaya yeltendim ama yeniden oturtuldum, bu iş kötü yollara gidiyordu.
“Uzay’ın neden bu kadar garip davrandığını merak etmiyor musun?” Başka türlü dikkatimi çekmeyi deniyordu ama başarılı olamayacaktı, kararımdan dönmeye niyetli değildim. “O her zaman garip davranıyor normali yok ki, gidip Aslıyla yiyişmeye devam etsin beni de rahat bıraksın.”
Tam kalkıp yanından gitmek üzereyken ayağa kalktı ve kolumdan tutup kulağıma doğru eğildi. “Doğmamış bir kardeşinin olduğunu da bilmiyorsun değil mi?” Bedenim o ana donup kalmış gibiydi ne oturabiliyordum ne de başka bir şey düşünebiliyordum. “Nasıl yani?” Bacaklarım benim iradem dışında yığılırken zor zar sandalyeyi bulabilmiştim, nasıl yani, nasıl olur?
“Tek yumurta ikizin Uzay’ın enerji ortağıymış sen daha fetüsken kardeşini yemişsin, ondan Aslıyla çıkmaya başlamış seni gerçek enerji ortağın olan bana bırakabilmek için.” Kalan diğer şeyleri dinlemiyordum bile, bunca senelik hayatımda bir kardeşimin olması hissini merak etmiştim ama böyle bir şeyi, böyle bir ortamda, Toprak’tan duymayı beklemediğimden sadece boş boş karşıya bakıyordum, bu çift enerji özünü ve çift enerji ikizi durumunu açıklıyordu fakat bir şekilde mantığım bunun gerçek olma ihtimalini sorgulayıp duruyordu. “Gelip bana her şeyi açıklamak yerine yeniden kaçmaya karar verdi.” Acının tatlı tebessümünü atıyordum, Toprak benden gelecek bu tepkiyi beklemiyor olmalıydı bu konuşmanın ne yeri ne de sırasıydı ama yapacaktım ne olursa olsun. “Tamam belli ki böyle bir durum var ve uzaklaşmak istiyor, ona da sana da istediğinizi vereceğim.”
Göz ucuyla karşıdan da olsa bizi izlemeye çalışan Uzay’la göz göze geldim, madem bunu istiyordu bende istediğini verecektim, yapacağım şeyden pişmanlık duymak istemiyordum, duymamalıydım. Toprakla aramdaki mesafeyi nerdeyse dudak payına kadar kapattım, elimle yanağını okşarken son kez göz ucuyla karşıdan beni izleyen Uzay’a baktım ve o anda Toprağı dudaklarından öptüm, yaptığım atağa şaşırsa da istekli göründüğümün farkına vardığı anda karşılık verdi.
Kaç saniye o halde kaldığımızı bilmiyordum fakat son verdim, sesli verdiğim birkaç nefesin ardından kulağına doğru eğildim. “Bunu ilk ve son kez yaptığımızı bil, birini kızdırmak istiyorsan onu kendi silahıyla vurmalısın.” Tam kendimi ondan çekecek iken Uzay’ın göreceği gibi diğer yanağına doğru eğilip öptüm ve oradaki kulağına yaklaştım. “Ve ayrıca birinin beni tamamlamasına ihtiyacım yok, ben hayatımda ilk defa tek başıma olmak istiyorum.”
Dışarıdan erkeğine ilgi gösteren bir kadın profili çizdiğime emin olduktan sonra masanın diğer tarafında kalan çantamı alıp çıktım, salonun kapısından son gördüğüm iki tane sinirden gerilmiş yüzdü, çifte intikamın çerçevesi niteliğindeydi.
Yerleşkenin bahçesinden çıkarken yakınlarda bir taksi çevirebilmeyi umut ediyordum, üstümdeki abiye ve topuklularla eve yürümem imkansızdı. Az ötemde park edilmiş araba ışıklarını açtı yanımdan geçip gitmesini umuyordum fakat biraz ilerledikten sonra önümde durdu, arabadan yüzü maskeli birkaç kişi çıkıp zorla beni arabaya bindirmeye çalışmasını beklemediğimden elimden geldiğince karşı koymaya çalışmam bir sonuç yaratmamıştı, hızlıca kafama bir bez geçirip sert cisimle vurduklarında hatırladığım tek şey bilincimin kapanmaya başladığıydı.