İçeriğe geç

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 9 · 8 dk okuma

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 9

Uyanan Kader

Bu sefer onunla hiç ilgilenmiyormuşum gibi davranmaya başlamıştım. Ve nedense tam da bu yüzden, sanki bir derdim varmış gibi benimle daha çok ilgilenir olmuştu.

“Kutay Bey, merak ediyorum…” dedim sonunda. “Siz meşgul birisi değilsiniz herhalde. Seans haricinde vaktinizi hep burada geçiriyorsunuz.”

Koltukta doğrulup kolunu kenara yasladı. Bakışlarını üzerimden ayırmadan konuştu. “Eh, bu kadar bariz bir şeyi fark etmen geç olmadı mı sence de?”

Benimle dalga geçerken, kafasının içinde neler döndüğünü daha da merak etmeye başlamıştım.

“Benimle uğraşmak hoşunuza gidiyor, değil mi?”

“Seninle vakit geçirmek hoşuma gidiyor,” diyerek cümleyi değiştirdi.

Büyüyememiş bir adamın salakça flörtlerine karşılık vermeyecek kadar zeki olduğumu biliyordum. Ama böyle bir yüzle bu cümleyi söylediğinde, kalbimin hızlanmasına da engel olamamıştım.

“Bu, hiç arkadaşınız olmadığı anlamına mı geliyor?”

Konuşurken önümdeki kâğıdı son kez karıştırdım. Yarın gelecek kişileri aramak için telefonumu elime aldım. Randevusu olanları saatlerini hatırlatmak üzere numaraları tuşlamaya başladım.

“Yeni insanlar, eskilere göre daha ilgi çekici geliyor,” dedi.

Başımı salladım. Telefonda konuşmaya başlamıştım bile. Birkaç müşteriden sonra kapattım telefonu ve nihayet istediğimi elde ettiğimi hissettim. Uzun süredir oturmaktan çökerttiği koltuktan kalkmıştı.

Yanıma geldi. Elini masanın üzerine dayayıp saate baktı. “Yarın saat dört için bana randevu oluştur.”

Ekrana göz atarken o saatin boş olduğunu gördüm. İstemsizce adını yazdım. “Artık gitmem lazım. Sen de işine devam et,” dedi.

Sesindeki hayal kırıklığını bir anlığına da olsa hissettim. Yüzü kararmıştı. Gözlerindeki kırıklığı görmemek elde değildi. Sanki kötü bir şey yapmışım gibi hissettim. Oysa yalnızca işimi yapıyordum. Neden bu kadar üzüldüğünü bile bilmiyordum.

“Kendine iyi bak.”

Elini kaldırıp başımın üzerine koydu, saçlarımı hafifçe karıştırdı. Kendimi bir çocuk gibi hissettim. Bu hareketine sinirlendim ama ağzımı açıp bir şey söylemedim.

Arkasını dönüp gidişini izlerken işime geri döndüm.

(…)

Gün bittiğinde akşam için bir şeyler atıştırdım, ardından bir film açtım. Sonra başımı yastığa koydum. Ama zihnim durmuyordu.

Aklıma birden Kutay ve Aybars’ın atışması geldi. Fazlasıyla garipti. Kutay, Aybars’a “Cesur Yürek” demişti. Acaba geçmişte ne yaşamışlardı da ona böyle seslenmişti?

Saat ilerlemesine rağmen düşüncelerim tamamen ikisiyle dolmuştu. Kutay… Fazlasıyla tuhaf biriydi. Bazen beyninin içinde neler döndüğünü merak ediyordum. Nasıl bir hayatı olduğunu, ne düşündüğünü…

Ve ne yazık ki kabul etmeliydim: Kutay yaşına göre fazlasıyla çekiciydi. Normalde Türk erkekleri yirmi beşinden sonra tuhaf bir şekilde çirkinleşmeye başlardı ama onun yüzünde tam tersi bir çekicilik vardı. Takındığı o motorcu havası… fazlasıyla yakışıyordu.

Hayır.

Hayır, onu aklımdan çıkarmalıydım. Bu tamamen saçmalıktı. Onu düşünmek, şimdiye kadar yaptığım bütün saçmalıkların başında geliyordu.

Gözlerimi sıkıca kapattım. Başka şeyler düşünmeye çalıştım.

Ama bu kez zihnime kazadan sonra uyandığım an doldu. O gördüğüm görüntüler… gerçek miydi, yoksa gerçekten bir hayal ürünü müydü? Öyle olsa bile o kadar canlı hissettiriyordu ki…

Aybars’a bir şey olmadığını biliyordum. Kazayı hatırladığımda ilk düşündüğüm kişi annemdi. Ama Aybars da o arabadaydı. Neden onu merak etmemiştim? Neden aklımda yalnızca annem vardı?

Üstelik kazadan kısa bir süre sonra ben iyileşmiştim. Aybars ise neredeyse hiç yara almamıştı. Bazen alnındaki gazlı bezin bile gerçek olmadığını düşünüyordum.

İki ay boyunca yaşadığım tuhaf olaylar… Geçen gün kitapçıda gördüğüm o görüntü… Ve gerçekliğini inkâr edemediğim rüyalar…

Hepsi birleştiğinde kafayı yiyecek gibi oluyordum.

“Böyle saçma sapan şeyler düşünme, Umay.”

Kendi kendime konuşurken bunları unutturmak için bir yalan daha uydurdum. Ve bu yalana inanmak zorundaydım.

“Bunların hepsi kuruntu. Aybars’ın doğaüstü güçleri yoktu ki bu kadar çabuk iyileşsin. Peki ya onunla konuştuğu o tuhaf kişi… Kadındı sanırım… ama normal bir insan bile değildi… Hayır, saçmalık. Hepsi saçmalık.”

“Düşünme Umay. Bu sadece uykunu daha fazla bölüyor.”

Telefonumu elime aldım. YouTube’dan klasik müzik açtım. Gözlerimi kapatıp seslere tutunarak uyumaya çalıştım. Ama yine de uyku ile uyanıklık arasında gidip gelmeye başladım.

Ormandaydım. Yine.

Gözlerimi ne zaman kapatsam kendimi hep bir ormanın içinde buluyordum. Ama bu yer huzurlu değil, karanlık ve bunaltıcıydı. Ağaçların yaprakları arasından güneş kendini zorla gösteriyor, hafifçe çöken sisin içinde yürüyordum.

Yavaşça ilerleyip ormandan çıkmaya çalıştım. Ama yürüdükçe orman derinleşiyor, beni daha çok içine çekiyordu. Ağaçlara tutunarak ilerledim. Başımı kaldırdığımda, güneşin önünü kara bulutların kapladığını gördüm.

Sis yoğunlaştıkça buradan kurtulmak için çıkış aradım. Adımlarımı hızlandırdım, koşmaya başladım. Rüzgârla birlikte kulağıma fısıltılar doldu. Sanki birileri peşimden geliyordu.

Endişe bütün bedenimi kaplarken kaçıyordum.

“Kurtar beni!”

Bir fısıltı kulağıma ulaştı. Etrafıma bakındım, sesin geldiği yeri bulmaya çalıştım. Ama gördüğüm tek şey karanlığın boğduğu bu ormandı. Nefesim kesiliyordu.

“Bu bir rüya… Gerçeklere gözünü açmalısın!”

Bunun bir rüya olduğunun farkındaydım ama sanki yaşadığım hayatın bir kandırmaca olduğunu söylüyordu. Nefes nefese kaçıyordum.

“Geliyorlar!”

“Çok yakında!”

“Kurtar beni!”

Fısıltıları bir çığlık bastırdı.

Etrafıma bakındım. Benden başka kimse yoktu. Ama şansımı denemek ister gibi, sesin geldiği yöne doğru koşmaya başladım. Onu aradıkça daha da kayboluyordum.

Bir kuru dala takıldım ve yere düştüm. Avuçlarıma dikenler battı, canım yandı. Kalkmaya çalışırken yaprakların altında bir şey fark ettim. Ellerimle toprağı ve yaprakları aralamaya başladım.

Parmaklarım soğuk bir insan yüzüne değdi.

Gözlerimden yaşlar boşaldı. Görüşüm bulanıklaştı. Elimle gözyaşlarımı silip yüzü tamamen ortaya çıkardığımda…

Kendi yüzümle karşılaştım.

Boğazımı yırtarcasına çığlık attım. Geri çekildim, çığlığım ormanın içinde yankılanıyordu.

Ve sonra…

Her şey en başa döndü.

Yine ormandaydım.

Aynı yerde. Aynı güneş. Aynı sis.

Yeniden kaçmaya başladım. Yürüdüm, koştum. Orman beni tekrar içine hapsetti. Sis yoğunlaştı, soğuğu iliklerimde hissettim. Rüzgâr saçlarımı savururken fısıltılar yükseldi:

“Geliyorlar…”

“Çok yakında…”

“Kurtar beni!”

Yine çığlık. Yine koşu. Yine düşüş.

Toprağın altından aynı yüzü çıkardım. Yine kendimi gördüm. Yine çığlık attım.

Tekrar.

En başa.

Aynı korku. Aynı endişe. Aynı rüya.

Ama bu kez, bedenimi bulduğumda her şey yeniden başlamadı.

Cansız ve ruhsuz bedenim gözlerini açtı. Ve bana gülümsedi.

“Geri dönüş yok. Bundan kurtulamazsın. Buraya hapsoldun. Çaresiz ve zavallısın.”

Sözleri çığlığımın içine karıştı. Bitmiyordu.

Yerde sürünerek kaçmaya çalıştım ama beni yakaladı. Gülmeye devam etti. “Gerçekleri görmekten vazgeçersen sonun bu olacak. Sen öleceksin. Bu dünya yerle bir olacak!”

Kahkahası çoğaldıkça bedenim daha çok titredi. Sanki bir uçurumdan aşağı itiliyordum. Belki de bu düşüş beni uyandırmıştı.

Ama hayır…

Hâlâ ormandaydım.

Kaçmak istiyordum. Kurtulmak istiyordum. Dönerken az önceki rüya yetmezmiş gibi bir başkası başladı. Bilinçaltım kaostan farksızdı. Ama bu görüntüler… inanılmayacak kadar gerçekti.

Çimenlerin arasında ilerlerken bir ağacın arkasından Aybars çıktı.

Onu görünce içimde bir şey yatıştı. Bana verdiği o tanıdık güvenle rahatladım. Ama bunun bir rüya olduğunu biliyordum. Henüz uyanmamıştım.

Yanında… o kurt vardı.

Birkaç gün önce gördüğümü sandığım o kurtla arasında tuhaf bir bağ vardı. Aybars korkmadan tüylerini okşuyor, seviyordu.

Sonra Kutay belirdi.

Ormanın içinden çıktı. Aybars’la karşı karşıya durdu. Kutay’ın arkasında beliren siyah, parlak tüylü kurt; gri kurtla karşılaşınca dişlerini gösterdi. Siyah kurt içgüdüsel bir şekilde Kutay’ın önüne geçti.

Kutay yalnızca elini siyah kurtun tüylerinde gezdirdi.

Ve sonra…

İkisi birden bana döndü.

Bir an afalladım. Ama yüzlerinde sorgu yoktu. Aybars elini kaldırıp beni yanına çağırdı. Hiç düşünmeden ona gittim. Kutay’la karşı karşıya geldiğimde gözlerimin içine baktı.

“Bunu yapmamalıydın.”

Dudakları kıpırdamıyordu. Ama sesi kulağımın dibinde yankılanıyordu.

Ayağımın dibinde beyaz bir şey hareket etti. Korkmam gerekirdi ama… kar gibi beyaz tüylere sahip kurt huzurluydu. Eğildim ve sakince başını okşadım.

“Bir hataya düşüyorsun. Benimle gel. Bunların hepsi birer kandırmaca.”

Onu dinlemiyordum. Ama gözlerimi de ondan alamıyordum. Onda bir şeylerin yanlış olduğunu biliyordum.

Gri kurt, beyaz kurtun yanına yatıp başını boynuna koydu. Bu görüntü… anlamsız bir şekilde içimi doldurdu.

“Bana bak, beni gör, bana gel…”

Kutay’ın sesiyle ona döndüğüm anda siyah kurt üzerime sıçradı.

Yatağımdan fırlayarak uyandım.

Nefesim kontrolden çıkmıştı. Göğsüm hızla inip kalkıyor, kalbim kulaklarımda atıyordu. Oda zifiri karanlık değildi; birkaç saniye boyunca etrafıma baktım. Açtığım müzik çoktan bitmiş, yerine başka bir parça başlamıştı. Uzanıp saate baktım. Sabah ezanı okunuyordu.

Derin bir nefes aldım.

Terlemiştim. Tenim yapış yapıştı. Üzerime atlayan kurtun görüntüsü gözlerimin önünden gitmiyordu. Uykum tamamen kaçmıştı, sıcak hava iyice bunaltıyordu. Üzerimdeki pikeyi ayağımla itip bacaklarımı yataktan sarkıttım. Ayaklarımın soğuk zemine değmesiyle bütün bedenim titredi.

Kuruyan boğazımı ıslatmak için odadan çıktım. Tahta merdivenlerden inip mutfağa gittim. Bir bardağa su doldurup içtim ama ılık su içimi rahatlatmadı. Sürahiyi doldurup buzdolabına koydum.

Zihnimde tek bir şey vardı: rüyanın parçaları.

Kendi cansız bedenim…

Ve bana söylediği o sözler.

Benim öleceğimi söylerken benimle alay ediyordu.

Titreyen bedenimi taşıyıp sandalyeye oturdum. İki elimi başımın arasına aldım. Sakinleşmeye çalışıyordum. Ezan çoktan bitmişti. Son iki aydır gördüğüm rüyalar beni yavaş yavaş parçalıyor, yalnız kalmaktan bile korkar hâle getiriyordu. Sanki kendimi paranormal bir kabusun ortasında bulmuştum.

Ya da… gerçekten delirmeye başlamıştım.

Ellerim hâlâ titriyordu.

Rüyanın devamı aklıma geldikçe Aybars’ı ve Kutay’ı hatırlıyordum. Bunun bilinçaltımın bana oynadığı bir oyun olduğuna inanmak istiyordum. Ama Kutay’ın bana o hüzünle karışık bakışı… içime dokunmuştu.

Yine de rüyada Aybars’ın yanında duruyordum.

Kutay ne kadar üzgün olursa olsun ondan vazgeçmek zorundaymışım gibi hissetmiştim. Kaşlarım istemsizce çatıldı. Neden böyle bir rüya görmüştüm ki? Kutay’ın rüyama girmesi bile yeterince tuhaftı.

Biraz daha sakinleştiğimde yerimden kalktım, bardağı tezgâha tok bir sesle bıraktım.

Bu sadece bir rüya… diye fısıldadım kendime.

Tam odama çıkacaktım ki dış kapıdan bir ses geldi. Tırmalama gibi… hafif ama ısrarcı.

Kalbime bir ağırlık çöktü. Korkuyla kapıya yöneldim. Ses bir süre devam etti, sonra kesildi. Ardından evin arka bahçesine doğru koşma sesi geldi. Ortalığı bir inilti doldurdu. Acı çeken bir hayvanın sesi gibiydi.

Düşünmeden kapıyı açtım. Terliklerimi giyip arka tarafa doğru ilerledim. Saat ilerlemişti; bahçe aydınlıktı ama ormana yakın kısımlar hâlâ karanlıktı. Sabah olduğunu bilsem bile içimde açıklayamadığım bir ürperti vardı.

Karanlıkta bir şeylerin hareket ettiğini gördüğümde korkmama rağmen oraya doğru yürüdüm. Eğer bir köpekse yaralanmış olmalıydı.

Seslendim.

“Gel oğlum… Sana zarar vermeyeceğim.”

Bir adım daha attım.

O anda karanlığın içinden parlak bir çift göz belirdi.

Ve ardından ışığa doğru çıktı.

Ürkekçe bana yaklaşan hayvan bir köpek değildi.

O… bir kurttu.

Beyaz tüyleri kana bulanmıştı. Bedeni titriyor, acı çektiği her hâlinden belli oluyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.