İçeriğe geç

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 8 · 12 dk okuma

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 8

Aralıkta Kalan Şeyler

Kurtarıcıma baktım ve bu kez içime rahat bir nefes doldu. Elimi gergince havaya kaldırıp ona selam verdim. Hızlıca yanıma geldi. Bakışları bir bana, bir de karşımdaki ruh hastası derecesinde çekici adama, Kutay’a kayıyordu.

“Kutay Uysal… Görüşmeyeli uzun zaman olmuş,” dedi.

“Aynı şeyi ben de sana söyleyecektim, Cesur Yürek.”

Kutay’ın karşılığı anında geldi. İkisi arasındaki çekimi fark etmemek imkânsızdı. Bakışlarındaki o tuhaf sertlikten ve kelimelerin altına gizlenen gerilimden, geçmişlerinin olduğuna şüphe duymamak için aptal olmak gerekirdi. Daha buna şaşırmaya fırsat bulamadan ortamın üzerime çöken havası nefesimi daralttı. Konu tamamen benden uzaklaşıp onların arasındaki görünmez savaşa kaymıştı.

Ve itiraf etmeliyim… bundan hiç rahatsız değildim.

“Evleneceğin adam bu deme bana.”

Kutay soruyu birden bana çevirdiğinde afalladım. Aybars gözlerimin içine bakıyordu. Boğazımı temizledim. Ne kadar düşünsem de söyleyecek kelime bulamıyordum. Gerçek şuydu: Ben Aybars’la sadece dalga geçiyordum. Onunla evlenmeyecektim. Ama Kutay’a da böyle bir şeyi açıklamak istemiyordum. İçimde bir şeyler, onun bakışları altında kırmızı alarm veriyordu.

“Evet!”

Bu kelime… bana ait değildi.

Aybars, kendinden emin bir şekilde Kutay’ın karşısına dikilmişti. Omuzları sertçe gerilmişti. O an, geçmişlerinin hiç de masum olmadığını anladım.

“Evet,” dedi yeniden. “Evlenmemizde bir sorun mu var? Neden o kişi ben olamazmışım?”

Kutay gülümsedi. Ortamı yumuşatmaya çalışıyordu ama Aybars’ın öfkesi havada asılı kalmıştı.

“Hayır, hayır… sorun yok,” dedi. “O zaman tebrik etmeliyim sizi.”

Bu konuşmanın buraya nasıl geldiğini anlamaya çalışıyordum. Sonra dank etti. Tabii ya… Ben. Sürekli evlilik şakaları yapan ben. Ve artık bunun bir daha yapılmaması gerektiğini ilk kez bu kadar net hissediyordum.

Kutay ellerini birbirine çarpıp kısa bir alkış tuttu. Tam o anda Latife Abla odasından çıktı.

“Neler oluyor… Aybars, sen mi geldin?”

O, bu boğucu havayı dağıtan kişiydi. Beni bu sahneden kurtaran asıl kişi işverenimdi. Kutay, Latife Abla’ya ve bize kısa bir selam verip klinikten çıktı. Aybars’la birlikte odaya girdik ve karşısına oturduk.

“Normalde buraya kolay kolay gelmezdin. Hangi rüzgâr attı seni buraya?” diye sordu.

“Şey… Umay’ın ilk günü…”

“Ha,” dedi Latife Abla, gülümseyerek. “Demek Umay rüzgârı.”

Aybars’ın yüzü kızarmaya başlamıştı. Ben hâlâ konuşmaya nasıl dâhil olacağımı bilmiyordum. Latife Abla bana dönerek konuyu değiştirdi, oğlunu da baskıdan kurtardı.

“İlk günün nasıl geçiyor? Gördüğün gibi çok yoğun değiliz ama ayı bir şekilde güzel tamamlıyoruz.”

“Hayatımda hiç bu kadar sıkıldığımı hatırlamıyorum,” dedim gülerek. “Ama elimdeki bu şansı çok iyi değerlendireceğim, merak etme.”

“Alışırsın,” dedi. “Bir de sabah klinik çok güzel temizlenmişti, aferin sana.”

İltifatı içimde sıcak bir şeyler bıraktı. Bir süre daha konuştuk. Sonra Aybars gitti. Çıkış saatine kadar kimse gelmedi. Latife Abla’dan önce işten çıkıp eve döndüm.

Kendimi koltuğa bıraktığımda anlamsız bir yorgunluk vardı üzerimde. Belki de sıcak… belki de günün ağırlığı.

Bugün olanları düşündüm. Öğrenmem gereken bir şey vardı ama biliyordum; Aybars bana anlatmayacaktı. İçimi çekip kumandaya uzandım. Bir süre televizyona bakıp yeniden ne kadar yalnız olduğumu fark ettim.

Evde tek başıma kalmak beni yavaş yavaş delirtmeye başlıyordu. Ben gürültüyü seven biriydim. Oysa hayatım şimdi sessizliğe gömülmüştü.

Annemi özlüyordum.

Onsuz… ne kadar boştu her şey. Sabah kahvaltıları. Öğle yemekleri. Akşamlar.
Günün en sıradan anlarını bile bir ruh gibi yaşamak. Gelişigüzel yaptığım sandviçi yedim. Sonra bir müzik açtım.

Sessizlik biraz dağılsın diye.

Müzikle birlikte dans etmeye başladım. Evin içinde, tek başıma… duvarlardan yankılanan adımlarımın arasında dönüp duruyordum. Bir an, geçmiş günler bana gülümsedi. Annemle bu odada yaptığımız o kısa, eğlenceli dans geldi aklıma. Müziğe uydurup kalçalarımızı salladığımız, saçma sapan hareketlerle kendimize yeni koreografiler uydurduğumuz o anlar…

Bazen nefes nefese kalana kadar sürerdi. Ben hiç yorulmazdım. Mutlu olduğumda bedenim sanki kendi kendine dolup taşar, daha fazlasını isterdi.

Ama şimdi yaptığım bu dans… anlamsız geliyordu. Onu çok özlüyordum. Hem de sandığımdan çok daha fazla.

Akşam iyice çökerken bahçeye çıktım. Salıncağa oturup yavaşça sallanmaya başladım. Hava serinlemişti ama içimdeki boşluğu serinleten hiçbir şey yoktu. Her şey o kadar sıkıcıydı ki… Birine ihtiyacım vardı. Ama durup dururken birini evime alamazdım.

Belki… bir evcil hayvan.

Bu düşünceyle hemen telefonuma sarıldım. Kediler olmazdı, onlardan hiç hoşlanmazdım. Tavşan? Burası bir tavşan için fazla zorlayıcıydı. Ormanın kenarında bir ev… hayır, iyi bir fikir değildi.

Köpek. Bir köpek almalıyım.

Köpek cinslerini araştırmaya başladım. Küçük olanlar her zaman favorim olmuştu. Sayfalar arasında gezinirken sonunda içime sinen bir tanesine rastladım.
Yarın öğle arasında ilk işim barınaklara bakmak olacaktı.

Telefonumda dolaşmaya devam ederken bir arama düştü ekrana. Aybars. Daha fazla çalmasına izin vermeden açtım.

“Alo?”

“Ne yapıyorsun?” dedi.

“Salıncak sallanıyorum… birazdan eve geçeceğim.” Oysa ben çoktan kalkmış, eve doğru yürümeye başlamıştım bile.

“Canım sıkıldı,” dediğinde verandadan çıkıyordum.

“Benim için de öyle. Yarın giderken yanıma kitap almayı düşünüyorum ama elimdekilerin hepsini okudum.” Saatime baktım. Sekize geliyordu. “İstersen yarın işten sonra kitapçıya gidebiliriz.”

Gülümsedim. “Yemek ısmarlayacaksın,” dedim, soru sorar gibi.

“Bu bir soru muydu?”

“Hemen anlaman çok güzel hissettiriyor.”

Onunla konuşurken telefonu omzumla kulağımın arasına sıkıştırıp makarna hazırlamaya başladım.

“Bu arada… bugün için özür dilerim,” dedim. Onu, evlilik gibi saçma bir konunun ortasına atmış olmaktan pişmandım. Karşı taraftan kısa bir mırıltı geldi. “Hayır… böyle olması daha iyi. Eğer biri seni rahatsız ederse, onu bana göster. Evleneceğimizi söyle.”

Bu… yine de doğru hissettirmiyordu.

“Hayır, seni de bu işin içine sokmak istemiyorum. Zaten mesajlarımı okumasaydı bunların hiçbiri olmayacaktı.”

“Dert etme… ve ricamı kabul et.”

Kabul etmiş gibi yapsam da içimde kararım netti: Bundan sonra Aybars’la evlilik şakası bile yapmayacaktım. Bugün bunun bedelini fazlasıyla ödemiştim.

“Peki… Kutay denen adamı tanıyor musun?” dedim sonunda.

Asıl merak ettiğim buydu.

“Sadece kısa bir süreliğine,” dedi, konuyu geçiştirerek.

O anlatmadıkça irdelemeyecektim. Belli ki aralarında kalan bir şeydi. Ve bazı hikâyeler… sahibinden başkasına ait değildi.

“Fakat yine de ona güvenmiyorum. Bu yüzden ondan uzak durmalısın.”

“Sen söylemesen bile bu adamla kesinlikle işim olmaz!”

“Yine de uyarmak istedim. Çok iyi biri olduğu söylenemez.”

Beni defalarca ondan uzak durmam konusunda uyardıktan sonra telefonu kapattık.

(…)

Ertesi gün sabah erken saatte başlayan iş hayatım, öğleye doğru yeniden gelen Kutay’la birlikte hareketlenmişti. Bana olan ilgisini saklamıyordu. Konuşurken ki rahatlığı, enerjisi, dışa dönük tavırları… her haliyle tipik bir yay erkeğiydi. Flört etmeyi bilen, bulunduğu ortama kolayca yayılan bir çekimi vardı. Üstelik böyle bir görüntüyle… birçok kızı kendine hayran bırakması işten bile değildi.

Etkileyici miydi? Kesinlikle evet.
Ama mantığıma uyan biri miydi? Kesinlikle hayır.

“Tamam, itiraf ediyorum… tanışmamız pek iyi olmadı. Ama neden baştan başlayıp arkadaş olmuyoruz?”

Seanstan çıkarken sorduğu bu soruyla irkildim. Dosyalardan başımı kaldırıp ona baktım. Elini bilgisayarın üzerinden bana doğru uzatmıştı. Tokalaşmak istiyordu. Kaşlarımı çatıp bir ona, bir uzanan eline baktım.

“Üzgünüm ama siz buraya seanslara gelen bir danışansınız, ben ise burada geçici olarak çalışan biriyim. Bu yüzden arkadaş olabileceğimizi düşünmüyorum.”

Bu doğru karardı. Aybars’ın, tanıştığım birçok kişi için gösterdiği o temkinli tavrı biliyordum. Kutay konusunda da aynı uyarıyı yapmıştı. Ama dürüst olmak gerekirse, onun sözlerinden çok benim gördüklerim yeterliydi. Özel sınır nedir bilmeyen bu adamla yakınlık kurmam… imkânsıza yakındı.

“Yani ben bunda bir engel göremiyorum,” diye üsteledi.

Gülümsedim ama konuyu uzatmamaya kararlıydım. “Üzgünüm Kutay Bey, şahsi ve geçerli sebeplerim yüzünden bu isteğinizi kabul edemem.”

Tanışmamız farklı bir şekilde olsaydı… belki bu teklife evet derdim. Güzel insanları çevremde görmek her zaman hoşuma gitmiştir. Güzel olan her şeye karşı zaafım vardır çünkü. Ve Kutay… “güzel” kelimesinin tam karşılığıydı.

Ama yine de… Ona bakarken içimde çalmaya başlayan uyarı çanlarını görmezden gelemiyordum.

Sanki orada yokmuş gibi başımı eğip dosyaları düzenlemeye devam ettim. Gelenleri, gidecekleri, yeni randevuları notlarım arasında sıralarken Kutay da ısrar etmeden oradan ayrıldı. Ben ise daha rahat bir şekilde işime döndüm.

Gün, kendimi işe verdiğim için çabucak bitmişti. Saat beşi çoktan geçmişti.

Dışarı çıktığımda Aybars beni bekliyordu. Eşyalarımı alıp birlikte yürürken, daha kapıdan çıkar çıkmaz bambaşka konulara girmiştik. Yemek için bir yere oturduğumuzda, aklımdaki asıl meseleyi söyledim.

“Bugün Kutay benimle arkadaş olmak istedi.”

Yüzü anında düştü. Patates kızartmasını ağzına atarken ağzının içinden mırıldandı:
“Ve sen de?”

Ne duymak istediğini biliyordum. Zaten ona vereceğim cevap da buydu. “Kutay’la arkadaş olmak için geçerli bir sebebim yok.”

Yemeğime devam ederken onun yüzündeki memnuniyet fark ediliyordu.

“Bazen beni şaşırtıyorsun,” dedi. “Ama lütfen bu sefer beni dinle… ondan uzak dur.”

Defalarca bunu söylemesi, Kutay’a karşı içimde istemeden de olsa bir merak uyandırıyordu. Ama benim asıl takıldığım şey… beni “şaşırtıyor” oluşumdu. Farklı, tuhaf insanlarla konuşmam onun için her zaman garipti. Oysa ben… farklı kişilikler tanıdıkça kendimi daha canlı hissediyordum.

“Ben tuhaf biri değilim,” dedim sakin bir sesle. “Sadece farklı insanları tanımayı seviyorum. Bu kadar.”

Başını sallayıp içeceğinden bir yudum aldı. Sonra birden konuyu kendine çevirdi.

“Peki… benimle neden arkadaş oldun?”

Bu sorunun cevabı zor değildi.

“Birincisi; senin yanındayken rahatım ve eğleniyorum. İkincisi… üniversitede olmama rağmen benimle sürekli iletişimde kalan sendin.”

Sözlerimden memnun olmuş gibi başını eğdi. Bu kez aynı soruyu ben ona sordum.

“Peki sen neden benimle arkadaş olmak istedin?”

“Sanırım…” diye başladı ve yüzünde o tanıdık, yumuşak tebessüm belirdi. “Senden gerçekten hoşlandığım için.”

Sözleri boğazımda düğümlendi. Kısa bir öksürükle nefesimi toparladım. “Hoşlandığın için mi?” Bunu hangi anlamda söylediğini çözmeye çalışıyordum. “Yani… nasıl hoşlanmak?”

“Yanlış anlama,” diye ekledi hemen. “Gerçekten iyi birisin. Seninle vakit geçirmek hoşuma gidiyor.”

Cümlesini genişletmesiyle rahatladım. Öksürüğüm için iyi olup olmadığımı sordu, ardından yemeklerimizi bitirip kalktık.

Şehir merkezinde yürürken temmuz sıcağı tüm ağırlığıyla üzerimize çöküyordu. Hava nefes almayı bile zorlaştıracak kadar boğucuydu. Bir an önce alışveriş merkezine girip serinlemek istedim.

“Çok sıcak,” diye söylendim.

O da bana katıldı. Alışveriş merkezini gördüğümüzde neredeyse koşar adım içeri girdik. İçerisi kalabalıktı. İnsanlar dalga dalga akıyordu. Bir an için buraya geldiğime pişman oldum ama çoktan içeri girmiştik.

Bir süre birlikte dolaştık, vitrinlere bakıp oyalanırken ilk durağımız kitapçı oldu. Rafların arasına girer girmez kendimi kaybettim. Fantastik kitapların arasında gezinirken, “kayıp Mu Kıtası” hakkında ilginç bir kitaba rastladım. Durdum, sayfalarını karıştırmaya başladım. Kelimeler arasında kaybolmuşken başımı kaldırıp Aybars’ı aramak istedim.

Ve o an…

Sanki bulunduğum yer değişmişti.

Az önce girdiğim modern kitapçı yerine, taş duvarları olan eski bir odanın ortasındaydım. Duvarlar boyunca dizilmiş kitaplar… Burnuma yoğun bir kitap kokusu doluyordu. İçeriye güçlükle sızan gün ışığı, havanın kapalı olduğunu hissettiriyordu.

Seslenmek istedim. Ama dudaklarım kımıldasa da sesim çıkmadı.

Parmaklarımı şakaklarıma götürdüm. Buraya nasıl geldiğimi anlamaya çalışıyordum. Gözlerimi kapatıp tekrar açtığımda ise… sanki hiçbir şey olmamış gibi yeniden kitapçıdaydım.

Nefesim sıklaşmıştı. Elimi alnıma koyup kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Son zamanlarda başıma gelen tuhaf şeylerin sayısı artıyordu ve ben nedenini bile bilmiyordum.

Bakışlarım kalabalığın içinde gezinirken uzun siyah saçlı bir adam gördüm. Üzerinde yalnızca, yere kadar uzanan siyah bir giysi vardı. Saçları ensesinde özenle toplanmıştı. Yalnızca arkasını ve yan siluetini görüyordum. Bir rafın arasına girerken, adımlarım farkında olmadan onu izledi.

Aynı araya girdiğimde… orada yoktu.

Uğultulu konuşma sesleri yeniden kulaklarıma dolarken biri omzumdan tutup beni sarstı. Korkuyla döndüm.

“Umay?”

Aybars’ın sesiyle ancak kendime gelebildim. Nefesim hâlâ düzensizdi. “Tanıdık birini gördüğümü sandım,” dedim.

Bu his… gerçekti. Az önce gördüğüm adamın tarzı bambaşka olsa da sanki onu çok iyi tanıyormuşum gibi gelmişti bana.

“Anladım,” dedi. Sesi sorgular gibiydi. “Peki, kitap seçebildin mi?”

Elimdeki kitabı ona gösterirken, az önce yaşadığım o tuhaf anı zihnimin bir köşesine itmeye çalıştım. Gülümsemeye çalışsam da hâlâ gergindim. “Bulduğuma bakar mısın?”

Mu Kıtası hakkında olan kitabı uzattım. Kapakta sade ama dikkat çekici bir harita vardı.

“Mu Kıtası ile ilgili teorileri biliyorsun, değil mi?” diye sordu.

Şaşırmıştım. Demek o da bu konulara yabancı değildi. “Bunu bana sorarken ciddi misin?” dedim. “Sence Mu Kıtası diye bir yer var mı?”

Bu kez defterlere ve kalemlere bakmaya başlamıştım. Kitabı almaya kararlıydım.

“Bence Atlantis kadar merak uyandıran yerlerden biri,” dedi.

“Kesinlikle öyle,” dedim. “Bir de Türklerin oradan geldiğine inanılması… başlı başına araştırılması gereken bir konu.” Kalemleri incelerken beni dikkatle dinliyordu. “Üstelik Atatürk’ün bile Mu Kıtası hakkında araştırma yapılmasını istemesi, meseleyi daha da ilginç kılıyor.”

Başını salladı. Sonra hoş bir kalemi bana uzattı. Ucunun inceliğine bakarken alnında hafif bir ter biriktiğini fark ettim. Buradan çıkmamız gerektiğini anlamıştım.

Kasaya doğru birlikte ilerleyip sıraya girdik.

“Bu tarz konular her zaman dikkatini çekiyor, değil mi?” diye sordu.

“Kesinlikle!” dedim. “Meraklı olduğumu biliyorsun. Bilgi insanı geliştirir. Aklımız var, kullanmamız gerek. Yani… tamamen senin aklını nerede kullandığınla alakalı.”

Bir kere konuşmaya başladım mı duramazdım. Düşündükçe yeni bağlantılar kurar, akıl yürütmekten keyif alırdım.

Hafifçe güldü. Yüzünde bir şeyler düşündüğünü belli eden bir ifade vardı. “Ne var?” diye sordum.

“Sadece…” diye başladı ve bir anda gülüşü çoğaldı. Şaka bile yapmamıştım; neden durduk yere böyle gülmeye başlamıştı ki? Ona tuhaf tuhaf bakarken, gerginlikle ben de gülümsemeye başladım.

“Ne? Ne oldu?” dedim, onu dürterken.

Kendini sakinleştirmeye çalışıyordu ama pek başarılı olduğu söylenemezdi. “Aklıma bir şey geldi,” dedi sonunda. “Üniversitede o fazlasıyla aptal biriyle tanıştığında, ona nasıl katlanamadığını ve o durumdan kurtulmaya çalışmanı hatırladım.”

Ona ilk tanıştığımız zamanlarda anlattığım o anı zorlukla anımsadım. Bahsettiğim kişi öylesine aptaldı ki, bir de kendini fazlasıyla zeki sanıyordu. Başlarda iyi gibiydik ama zamanla zekâdan çok büyük bir ego taşıdığını fark ettiğimde katlanamaz hâle gelmiştim. Aybars’a anlattığımda ise saatlerce gülüp eğlenmiştik. Elbette o kişi hakkında oturup uzun uzun konuşmamıştık, daha çok dalga geçmiştik. Ama bu çok uzun zaman önceydi. Nasıl hâlâ hatırlıyordu?

Gülmesi hâlâ devam ediyordu. Sesi çıkmasa da bastırdığı için omuzları sarsılıyordu. “Onu hatırlamak bile istemiyorum,” dedim. “O zamanlar nasıl dayandım bilmiyorum bile.”

Benim tuhaf bir huyum vardı: Kendini basit gösteren ve kendini geliştirmek için en ufak bir çaba göstermeyen insanlardan uzak dururdum. Aptal insanlara ise hiç katlanamazdım. Onları izlerken, ‘Bu kadar basit bir şeyi nasıl anlayamazsın?’ diye düşünmeden edemezdim.

Eskileri hatırlamak canımı sıkmıştı. Derin bir nefes alıp konuyu dağıtmaya çalıştım.
“Tamam, bu kadar yeter,” dedim. “Biraz daha gülersen, herkes bizim delirdiğimizi düşünecek.”

Etrafıma bakıp bize tuhaf tuhaf bakan insanları fark ettim. Gözlerimi onlardan çekip Aybars’a çevirdim. Hâlâ gülümsüyordu. Gözleri kısılmış, göz kenarlarında ince kırışıklıklar belirmişti.
“Evet, bence de yeter,” dedi. “Şimdiden ‘bunlar deli mi ne?’ bakışları üzerimize geldi.”

Nefesini toparlamaya çalışarak çevreye bakındı. Gülüşü kesilir gibi oldu… ama bana döndüğü anda, sanki hiç durmamış gibi yeniden gülmeye başladı. Ben de kendimi tutamayıp ona eşlik edince, normal olmadığımızın bir başka kanıtını daha vermiş olduk.

Dayanamayıp koluna hafifçe vurdum. “Hey! Yeter artık, daha fazla güldürme beni.”

Sanki vurduğum yer gerçekten acımış gibi kolunu tutup sızlandı. “Ah! Acıdı…”

Gözlerimi devirdim. O kadar büyük bir kuvvet uygulamadığımı biliyordum. “Abartma. Ben narin bir kızım. Vurduğum yerde güller açmış olması lazım.”

Bunu söylerken bile kendi sözlerime inanmadığımı hissettim. Bu kez de “narin” olduğumu ima ederek benimle dalga geçmeye başladı. Kesinlikle öyle biri değildim. Öfkelendiğimde, kalp kırıp kırmadığımı umursamadan herkese zarar verebilirdim. Sinirim ve öfkem, benimle birlikte yaşayacak özelliklerimdendi.

Bunu en iyi, o günün ertesi günü, defalarca geri çevirmeme rağmen pes etmeyen Kutay’la uğraşırken anlıyordum. Öfkem bazen bir volkan gibi patlayıp her şeyi yakıp yıkabiliyordu. Ama çalışmaya başladığımın dördüncü gününde bile benimle uğraşmaya devam ettiğini gördüğümde fark ettim: Ne kadar tepki verirsem, onu o kadar eğlendiriyordum.

Ve işte o anda, bu davranışıma son vermeye karar verdim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.