Eve geri dönüş otobüsüne bindim. Güneş iyice yakıyordu; her dakika daha fazla bunaldığımı hissediyordum. Kendimi bir an önce eve atıp klimanın karşısında serinlemeyi hayal ettim.
Bir süre telefonla oyalanmaya çalıştım ama midemin altüst oluşu yüzünden hemen vazgeçip camdan dışarı bakmaya başladım. Otobüs mahalleye vardığında indim ve eve doğru yürüdüm. Kapım gözüme iliştiği anda kulağıma adım sesleri geldi. Aybars evden bana seslenirken durup onu bekledim. Dışarı çıktı, yanıma geldi.
“Haydi, anlat bakalım. Neler oldu?”
“Sadece ne yapmam gerektiğini söyledi. Yarın dokuzdan önce kliniğe gitmem lazım.”
“Uyanabilecek misin?”
“Bilmiyorum… kendime pek güvenmiyorum açıkçası.”
Evin önüne geldiğimizde kapıya yönelmek yerine dün gördüğüm gölgenin olduğu tarafa doğru ilerledi. Onun peşinden giderken içimi yeniden bir ürperti kapladı. O anı tekrar düşünüp kendimi gereksiz yere korkutmak istemiyordum.
“Harbi dün niye buradaydın?” dedi.
“Söyledim sana… ama bana inandığını pek hatırlamıyorum.”
“Aa, şu kurt ve bakışma meselesi. Ama bu senin o çılgın mitoloji hikâyelerine daha çok benziyordu sanki.”
Arka bahçedeki ağaca astığımız salıncağa oturdu. Ben de yere çöküp sırtımı ağaca yasladım. Ev, dağın eteklerine kurulmuştu; küçük bir arka bahçesi vardı ve sonrası, kocaman ağaçlarla kaplı bir ormanlığa açılıyordu. Burasıyla ilgili en sevdiğim şeylerden biri de doğanın tam ortasında yaşıyor oluşumuzdu. Sıcak havayı kıran serin bir rüzgâr geçti. Yaprakların hışırtısı ve kuş sesleri, içimi fark etmeden sakinleştiriyordu.
“Evet ya, bir kitap yazmaya karar verdim,” dedim alayla. “Hem de aşırı derecede korkutucu olanlardan.”
Onunla dalga geçiyordum. Oysa ben Türk mitolojisinin o karanlık, heyecanlı ve gizemli tarafını hep derinden hissetmişimdir. Yazısız bir kültürden gelmiş olmamız yüzünden çok az eski metin kalmıştı; olanların çoğu da muhtemelen Çin arşivlerinin arasında kaybolmuştu. Bu yüzden bildiklerimiz hep eksik, hep parçalıydı… Neredeyse doğru dürüst bilinmiyordu bile.
Düşüncelerimden sıyrılıp ona baktım. Salıncakta dengesiz bir şekilde sallanırken aklıma kazadan sonra gördüğüm şeyler geldi. Onları kendime birer rüya olduğuna inandırmıştım ama… öyle değil gibiydi. Aybars’ı gördüğümü ve “Daha zamanı değil,” dediği an, sesinin uydurma olmayacak kadar gerçek oluşunu hatırladım. Bir de karşısında konuştuğu o şey vardı. Bir yaratık mıydı? Uzun, ince yapısı… yassı burnu, sivri ve uzun kulakları… beyaz teni. O ten, gerçek olmayacak kadar beyazdı.
“Şu sıralar gerçeklerle imkânsızı fazlasıyla karıştırıyorum,” dedim. “Sanırım annene ihtiyacım var… bana seans vermeli.”
Sözlerime kendim güldüm ama bu, iyi olduğumu göstermeye çalışan bir gülüştü. Aslında hiç iyi değildim. İçimdeki boşluk giderek büyüyordu.
“Sen zaten her zaman deliydin,” dedi. “Dünkü olayı bu kadar takma.”
Gözlerimi devirip ona baktım. Benimle dalga geçme konusunda gerçekten bir numaraydı.
“Ciddi misin?” dedim. “Uzaylıların gerçek olmasını isteyen, dünyanın gizemleri olduğuna ve bunların bilerek bizden saklandığına inanan sensin.”
Bu konu benim en hassas noktalarımdan biriydi.
“Bu konuda haklıyım,” dedim. “Güneş sisteminin bile dâhil olduğu başka sistemler var. Sence bu kadar büyük bir evrende yalnızca biz mi varız?”
Kaşını kaldırmış, düşünceli bir ifadeyle dudaklarını bükmüştü. Başımı sallayarak devam ettim.
“Ayrıca insan yaşamıyla ilgili bir sürü gizem var. Aynı dünyanın üzerinde ama farklı zaman dilimlerinde hayat olduğuna bile inanıyorum.”
Dikkatini çekmiş olmalıydım; yüz ifadesi değişti. Gözleri güneş ışığında öylesine berrak görünüyordu ki, gerçekten büyüleyiciydi. “Yani aynı dünya üzerinde yaşandığını düşünüyorsun,” dedi. “Peki sence bu insanlar birbirlerine engel olmazlar mı? Sonuçta bedenden çok ruh kavramı daha önemli.”
Şimdi aynı dilden konuşuyorduk. Ellerimi birbirine çırpıp onu daha çok yakalayacak bir düşünce sundum.
“İşte belki de aramızda bir perde vardır. İnsan gözü her şeyi görebilecek yapıya sahip değil. Beynimizin bize sadece görmemiz gerekenleri gösterdiğine inanıyorum.”
“Bu konu iyice ciddileşti,” dedi. “Peki farklı zaman dilimlerinde yaşama meselesi nasıl oluyor?”
Birinin beni gerçekten ciddiye alması içimdeki heyecanı serbest bıraktı. Böyle konular herkesle konuşulmazdı; çoğu insan için bunlar zaman kaybından ibaretti. Oysa bana göre üzerinde durulması, araştırılması gereken şeylerdi.
“Ruh,” dedim kısaca.
“Ruh, fazlasıyla hızlı ve enerjisi tükenmeyen bir varlıktır. Astral seyahat buna bir örnek. Yani eğer mümkünse, zamanda ileri ya da geri gitmek bana oldukça mantıklı geliyor.”
Bana tuhaf bir ifadeyle baktı. Sonunda, sanki tüm bunlardan sıkılmış gibi konuyu kapattı. “Böyle şeyler düşünerek kafanı boşuna yormamalısın. Şu an senin için önemli olan şey, yarın işe başlıyor olman.”
Bir an için böyle konulara ilgiyle yaklaşan biri olduğu için heyecanlanmıştım. Ama yine düşüncelerim bana kalmıştı. Yine de hakkını vermeliydim; beni buraya kadar gerçekten dinlemişti. Bu bile, gözümde onu bir tık daha yükseltmişti.
Ona bakarken bana buruk bir tebessüm attı. O an, uzun zamandır yeniden gözüme… tatlı geldi. Onunla ilk tanıştığımda hoşlanmıştım; bunu inkâr edemezdim. Ne kadar ilişkiyle ilgili takılsam, flört etsem de karşılık alamamıştım. Sonra hislerimi susturmuştum. Artık sadece arkadaşımdı. Hâlâ evlilik şakaları yapıyor olsam bile… yalnızca arkadaşımdı.
Ama şimdi, sanki unuttuğum o duygular kendini yeniden hatırlatıyor gibiydi.
Oturduğum yerden ani bir hareketle kalktım. Fazla tepki göstermiştim ama bunu ona değil, kendime olan kızgınlığımdan yapmıştım.
“Git… çocuk değilsin artık. Yirmi beş yaşındasın ama hâlâ salıncakta sallanıyorsun.”
Yorulmuştum. Hem bedenen hem de içimde, ağır ağır biriken düşüncelerden. Oturduğum yerden kalkıp gitmeye hazırlanırken arkamdan seslendi.
“Nereye gidiyorsun?”
Ona dönmeden cevap verdim. Klasik şakalarımızı yapmamak için kendimi zorladım. Gündemdeki videoları birbirimize ezberden söyleyip dalga geçmeye alışmıştık ama şimdi sırası değildi. Eğer yaparsam, az önce düştüğüm o karmaşık düşünceler ve hisler daha da bulanıklaşacaktı. Bunu istemiyordum.
“Körsün galiba. Eve gidiyorum… Çok yoruldum ve bir o kadar da açım. Yani… görüşürüz.”
Evin önüne geçip kendimi hızla içeri attım. Kapıyı kapattığım anda içimdeki sesler çoğaldı. Sürekli kendime kızıp duruyordum. Aybars’la aramda öyle bir şey olamazdı. Olmaması gerekiyordu. O benim arkadaşımdı. Eğer araya aşk denen şey girerse, her şey altüst olurdu. Ve bazı şeylerin geri dönüşü olmazdı.
…
Tüm korkularıma rağmen sabah alarmına uyanmıştım. Belki de ilk iş günüm olduğu için heyecanlıydım ama bedenim garip bir şekilde dinçti. Mutlu bir ruh hâliyle hazırladığım kahvaltı ve kulağımda çalan eğlenceli müziklerle kendimi güne hazırlamaya başladım. Saat sekize geliyordu. Son kez üzerime başıma bakıp hızlıca evden çıktım. Şehir merkezine gidecek otobüsü kaçırmamam gerekiyordu.
Dün akşam yedek anahtarları bana veren Latife Abla sayesinde kliniğe erkenden girebilmiştim. Bana söylediklerini birer birer hatırlamaya çalıştım. Önce filtre kahveyi yaptım, ardından bitkileri suladım. İçeriye giren Latife Abla’yı görünce gülümsedim. Saat dokuza geliyordu.
“Günaydın, Latife Hanım.”
“Günaydın, Umay. Bakıyorum ilk gün olmasına rağmen sanki hep yapıyormuşsun gibi hemen işe koyulmuşsun.”
Güldüm. Bunu biliyordum çünkü bir süre Aybars da burada çalışmıştı ve bana neler yapmam gerektiğini en ince ayrıntısına kadar anlatmıştı. “Elimde güçlü bir koz var, Latife Hanım.”
Kaşlarını kaldırırken tebessümü derinleşti. “Merak ettim, neymiş bu koz?”
“Aybars,” dedim kendime güvenerek.
Kıkırtısı çoğaldı. Beni yanına çağırdı, bu hafta için hazırlanmış listeyi çıkardı ve önüme koydu. “Bu hafta randevu sistemi bu şekilde. Önümüzdeki haftayı da buna göre birlikte hazırlarız. Randevusu olan kişiler geldikçe bana haber verirsin.”
Başımı sallayıp dosyayı inceledim. Haftanın beş günü ve saatleri düzenli şekilde işaretlenmişti. Bir haftada neredeyse yirmiye yakın randevu vardı. Daha az olacağını düşünmüştüm ama belli ki son zamanlarda psikoloğa başvuranların sayısı artmıştı.
“Kahve yaptım, ister misin?” dedim.
Şaşkın bir ifadeyle bana baktı ama memnun olduğu her hâlinden belliydi. “Bu beni mutlu eder. Bir de senin elinden içelim bakalım.”
Hemen mutfağa yöneldim, bir fincan doldurup odasına götürdüm. İlk gün olduğu için fazlasıyla heyecanlı ve dikkatliydim. Bugünün güzel geçmesini o kadar çok istiyordum ki… Hiçbir şeyin bunu bozmasına izin vermemeye kararlıydım.
Saat dokuzda ilk danışan gelmişti. Latife Abla’ya haber verip içeri almasını sağladım ve kaldığım yerden devam ettim. Masamı düzenledim, bilgisayarı açtım, sistemde neler yapmam gerektiğini öğrenmeye çalıştım. Bir saat sonra ilk gelen kişi çıkmış, yeni bir randevu almak için yanıma gelmişti. Kadının adını not ederken birlikte uygun bir saat belirledik.
Kadın gittikten sonra günüm yeniden sakinleşmişti. Birkaç kişinin ardından yine sıkıntıyla oturmaya devam ettim. Yapılacak pek bir şey yoktu. Daha doğrusu ne yapmam gerektiğini tam olarak bilmiyordum. Öğle saati gelip geçerken kendimi yine bu odanın içinde mahsur kalmış gibi hissettim.
O an, mesleğime kavuşmak için gerçekten çalışacağıma dair kendime sözler verirken kapının önünden gelen ayak seslerini duydum. Başımı kaldırdığımda dün gördüğüm adam tam karşımda duruyordu. Yüzümün bozulmaması için kendimi zorladım. Dudaklarıma yapmacık bir tebessüm kondurdum.
“Hoş geldiniz.”
Kelimeler ağzımdan güçlükle çıkarken adam sırıttı. Ellerini iki yana açıp heyecanla konuşmaya başladı. “Şuna da bakın. Bugün güzel günlerimin başladığı gün olsa gerek. Artık o kadar sıkılmayacağım.”
Neden bu kadar mutlu olduğunu anlamıyordum. Bu adamın problemi neydi, bilmiyordum. Bu kadar dışa dönük, mesafe ve saygı nedir bilmeyen insanları hiçbir zaman anlayamamıştım.
Sözleri sinirimi bozsa da kendime hâkim oldum. Sakin bir sesle karşılık verdim. “Beyefendi, Latife Hanım şu an müsait. İçeriye girebilirsiniz.”
Bana karşılık olarak kısa bir selam verdi ve içeri girdi. Kapı arkasından kapanırken uzun bir süre kapıya baktım. Tuhaf bir şekilde ondan aldığım o garip enerji içimi sıkıyordu.
Aynı hissi Aybars’ı ilk gördüğümde de yaşamıştım. Ama sonra onunla çok yakın arkadaş olmuştuk. Hatta buradaki tek yakın arkadaşım diyebilirim. Bu düşünceyi silmeye çalışarak bilgisayar ekranına döndüm. Randevu geçmişine girip onun bilgilerini aramaya başladım.
Sonunda ekran doldu. Düzgün çekilmiş fotoğrafına baktım. Siyah saçları fazlasıyla uzundu, omuzlarına değmek üzereydi. Sert ama yuvarlak çene yapısı ve kirli sakalıyla bir suçluyu andırıyordu. Ama bir o kadar da… çekiciydi. Ruh hastası çekici bir adam.
Resmin yanındaki ismi, kendi duyacağım kadar alçak bir sesle okudum. “Kutay Uysal.”
Belki soyadı gibi uysal biriydi. Ama o zaman neden buradaydı? Buraya genelde kafasını düşünmekten yiyen insanlar gelirdi. Psikolog olmak gerçekten zor olmalıydı.
Sayfayı aşağı kaydırdım. Doğum tarihi: 12 Aralık. Yani bir Yay erkeği. İstemeden de olsa kişiliğiyle ilgili çıkarımlar yapmaya başlamıştım. Aramızda üç yaş vardı. Bu kadar büyük olduğunu tahmin etmemiştim. Sanırım artık insanların yaşını tahmin etmeyi bırakmalıydım.
Bir an durdum. Ne yaptığımı fark ettim.
Başımı sallayıp kendi hâlime güldüm. Böyle bir adamı merak edip araştırdığıma inanamıyordum. Masanın üzerindeki telefona uzanıp amaçsızca sosyal medyada gezinmeye başladım. Bir süre sonra kapının açıldığını duydum. Onun çıktığını biliyordum ama umursamadım.
Ta ki kulağımın dibinde bir ses duyana kadar. İrkilerek başımı kaldırdım. Ekranıma bakıyordu.
Aptalım… ben koca bir aptalım.
Sahte bir öksürük krizine girerken nasıl kurtulacağımı düşünüyordum.
“Çok iyi çıkmışım değil mi?” dedi gülümseyerek. “Kesinlikle bana ilk görüşte âşık oldun. Artık onunla evlenmezsin bile.”
Öksürüğüm artarken yüzüne şaşkınlıkla baktım. Fotoğraftaki yüz tam karşımdaydı. Boynuna düşen siyah saçları, yeni kesilmiş sakalının altındaki buğday teni… istemesem de dikkatimi çekiyordu. Az önce onu ‘sapık’ diye nitelendirirken, bu tavrı onun çok daha farklı bir karaktere sahip olduğunu gösteriyordu.
O gerçekten… ruh hastası, çekici bir adamdı.
“Sa-sadece…” dedim. “Randevu saatini ayarlamak için gerekli bilgileri alıyordum.”
Bu yalanı söylerken nasıl kurtulacağımı düşünüyordum. Fazlasıyla zeki… daha doğrusu kurnaz görünüyordu. Buna inanmayacağını hissediyordum. Üstelik kendisinden üç yaş küçük birine hiç inanmazdı.
“Evet… anlıyorum.” dedi yavaşça. “Randevu saati…”
İçimden bir şeyler çökerken hâlâ kaçış yolu arıyordum. Geriye doğru çekildiğim sırada odada başka bir ses yankılandı.
Ve o ses… benim kurtuluşumdu.
“Umay?”