Çığlığımla birlikte bir el ağzımı kapatıp beni kendine bastırırken, kulağıma dolan sesle biraz olsun sakinleştim. “Şşt… Sessiz ol. Tüm mahalleyi ayağa kaldırdın!”
Aybars’tı.
Beni göğsüne çekmişti, ağzımdaki eli hâlâ sımsıkıydı. Ellerimiz neredeyse aynı anda indi. Az önce gördüğüm şeyin korkusu hâlâ bedenimdeyken, kendimi tutamayıp göğsüne yaslandım ve ağlamaya başladım.
Az önce… ne görmüştüm ben öyle?
Hayır. Hayır, gerçek değildi. Sadece bir hayal ürünüydü. Kendi kendimi korkutuyordum, başka bir şey değildi bu. Tıpkı çocukken karanlıkta eşyaları korkunç yaratıklara benzettiğim zamanlar gibi… Şimdi de yaşadığım şey yalnızca bir göz yanılmasıydı. Eğer bunun gerçek olduğuna inanırsam, deliliğin bir üst basamağına çıkmış olurdum. Şizofrenliğe…
Eli sırtımda nazikçe dolaşırken yavaşça geri çekildim. Artık bana dokunmuyordu ve bu nedense tuhaf hissettirdi. Gözyaşlarımı ve burnumu silip ona çıkışmak için nefes aldım.
“Neredeyse canımı teslim ediyordum! Ne yapıyorsun sen?”
Elini saçlarına götürüp mahcup bir hareketle kaşıdı. Yüzüne utangaç bir ifade yerleşti. Buruk bir tebessümle konuştu.
“Üzgünüm… Seni korkutmak istemedim. Sadece telefonunu bizde unuttuğun için geri getirdim.”
Elimi göğsüme bastırıp kalbimi sakinleştirmeye çalışırken, yüzüne bakmadan yanından dolaştım. Evin kapısına ulaşıp anahtarı kilide soktum. Kapıyı arkamdan açık bıraktım; içeri gireceğini biliyordum. Karanlıktaki evi ışığa boğmak ister gibi duvar boyunca elimle anahtarı aradım ve lambayı yaktım. Oda aydınlandığında, hiçbir şeyin olmadığını görmekle bir kez daha rahatladım.
“Kesinlikle korktuğum için değil,” dedim, “sadece yüzünü biraz daha görmek istediğim için seni içeri davet ettim.”
“Ha ha… Evet, biliyorum.”
Gülüşü evin içine yayıldı. Koltuğa oturup daha rahat nefes alabilmek için kendime bir an tanıdım. Yanıma oturduğunda, az önce gördüklerim zihnime yeniden üşüştü. Küçük bir gölge… evin içine girmeye çalışıyordu ama giremiyordu. Duvarlara çarpıyor, yere düşüyor, sonra tekrar deniyordu. Bitmek bilmeyen, anlamsız bir ısrarla… Eve girmek istiyordu.
Ve en kötüsü… bana doğru koştuğu anda kurdun üzerine atlamasıydı.
Hayır. Bunların hepsi bir kuruntuydu. Gerçek değildi. Aybars’a anlatırsam, hiç düşünmeden beni hastaneye götürür, birkaç tahlil yaptırır, ardından da annesinin yanına sürükleyip psikolojik tedavi almam için uğraşırdı. Arkadaşım olsa bile, onun gözünde “deli” olmak istemiyordum.
“Evin arkasında ne yapıyordun?” diye sordu sonunda.
“Sadece… bir şey gördüğümü sandım,” dedim aceleyle. Anlatamazdım. Gördüğüm şeye ben bile inanmıyordum. “Seni bu kadar korkutacak ne görmüş olabilirsin ki?”
Televizyonu açıp dizinin kaldığı yerden devam etmesine uğraştım. Sanki az önce çığlık atan, ağlayan ben değilmişim gibi. “Sadece…” diye başladım. Ama ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Sonunda aklıma gelen tek kelimeyle kendi mantığımı kurdum. “Sanki bir kurt gördüm.”
Kaşlarını kaldırarak bana baktı. Oturduğu yerden kalkıp yanıma geldi, iyice yaklaştı ve elini alnıma koydu. Bir şeyleri anlamaya çalışıyor gibiydi. Sonra yavaşça konuştu:
“Ateşin yok… Yoksa şizofren misin?”
Elini alnımdan itip bacağına sertçe vurduğumda küçük bir çığlık attı. İniltiyle yüzü kıpkırmızı olmuştu. Kendinden ödün vermemek için çabalıyordu ama acıdığı çok belliydi. “Aptal aptal konuşma. Gerçek gibiydi… İnanılmayacak kadar gerçek. Kurdun bana baktığına yemin edebilirim. Tam gözlerimin içine baktı.”
Neden bu kadar detaya girdiğimi bilmiyordum. Büyük ihtimalle gördüğüm şey gerçek olamazdı. Olmaması gerekiyordu. Yoksa gerçekten kafayı yemeye başlamıştım.
“Ne? Kurtla göz göze mi geldin?”
Kahkahası yeniden evin içine yayıldığında yakasından tutup onu ayağa kaldırmaya çalıştım. Elimden kurtulmaya çabalarken sert bir sesle konuştum. “Defol buradan! Daha dediğime inanmayan biriyle nasıl arkadaş olabilirim ki?”
Ona gereksiz yere öfkelendiğimi biliyordum. Aslında bu öfke değildi… korkuydu. Kendime bağırıp bunun bir yalan olduğuna inandırmam gerekirken, ona patlıyordum. Duygularımı hiçbir zaman düzgün ifade edemezdim; çabuk yükselir, çabuk içine kapanırdım.
“Hayır, neden bana bağırıyorsun ki? Ben ne dedim?”
Beni tam olarak anlamasını beklemiyordum zaten. Yıllarını benimle geçirmeden kimse beni gerçekten tanıyamazdı. Aybars’ın da beni anlamasını beklemiyordum.
“Gerçek olmadığının farkındayım, dalga geçme benimle.” Bu konu hakkında daha fazla konuşmak istemiyordum.
“Bir kurtla göz göze gelmek…”
Kahkahası arttı. Gözündeki sahte yaşı siliyormuş gibi yaptı.
“Aybars!”
Sesim evi yankıladı. Kulaklarını kapatıp kapıya doğru koştu. “Gidiyorum ben.” Kapı hızla açılıp kapandı. Bir anda evde tamamen yalnız kalmıştım.
Aptal… Geri zekâlı… Bencil… Öküz…
İçimden defalarca saydırırken telefonumdan gelen bildirim sesiyle sustum. Kanepenin üzerindeki telefona uzanıp mesajı okudum.
AYBARS: BANA KÜFRETMEKTEN VAZGEÇ. HEPSİNİ DUYABİLİYORUM.
Ekrana hayretle bakarken yeni bir mesaj daha geldi.
AYBARS: İYİ GECELER. KORKARSAN… TELEFONUM SANA HER ZAMAN AÇIK.
Bu mesajla birlikte yüzümde istemsiz bir tebessüm belirdi. Sonra kendime kızdım. Neden bu kadar basit bir cümle içimi kıpır kıpır etmişti ki?
Artık dizi izleyecek hâlim yoktu. Yatağıma uzanıp bu anları unutmak istiyordum. Evdeki bütün ışıkları açık bırakarak üst kata çıktım. Aklıma sürekli o gölge geliyordu ama düşünmemeye çalıştım. Yatağa uzanıp telefonumda gezinmeye başladım; web çizgi romanlara, rastgele hikâyelere bakarak zihnimi dağıtmaya uğraştım.
Ve sonunda başarmıştım.
O anları, zihnimde karanlığa ayırdığım raflardan birine yerleştirip, bir daha gün yüzüne çıkmaması için üstüne kilit vurmuştum.
(…)
Sabah uyandığımda saat neredeyse on ikiyi buluyordu. Yatağımdan fırlayıp hazırlanmaya başladım. Bugün işe gidecek olduğumu tamamen unutmuştum. Hemen mutfağa koşup basit bir tost hazırladım ve evden dışarı çıktım.
Nasıl uyuya kalmıştım?
Latife Abla’nın verdiği adrese doğru hızlı adımlarla yürümeye başladım. İlçe merkezinde oluşu yetmiyormuş gibi, neredeyse yarım saatlik bir yolum vardı. Merkeze giden otobüslerden birine binip kulaklığımı taktım.
Uzun yolculuğun ardından biraz da yürüyerek sonunda kliniğe ulaştım. Binanın merdivenlerini hızla tırmanıp en üst kattaki kapıyı iterek içeri girdim. İçerisi fazlasıyla düzenliydi. Yeşil tonların hâkim olduğu ortamda bitkiler her yeri sarmıştı.
Latife Abla’nın kapısının önündeki boş masa dikkatimi çekti. Bir an kendimi burada sekreter olarak hayal ettim. Her ne kadar bunu istemesem de kendi mesleğimi elime alana kadar buna mecburdum. Kapıyı tıklattım, cevap beklemeden içeri girdim.
Latife Abla bir müşteriyle konuşuyordu. Beni görünce sözünü kesip bana döndü. “Umay canım, sen dışarıda bekle. İşim bitince seni çağıracağım.”
Sözünü dinleyip özür dileyerek dışarı çıktım. Bekleme için konulmuş deri kaplı koltuklardan birine oturup telefonuma gömüldüm. O sırada içeri biri girdi ve hemen yanıma oturdu.
Aybars’a mesaj atmak için ağırlaşmış telefonumla mücadele ettim. Nihayet klavye açılınca yazmaya başladım.
UMAY: İLK GÜNDEN NASIL UYUYA KALABİLİRİM?
UMAY: AH! ANNEN KIZMAZ DEĞİL Mİ?
Bir süre bekledim. Çok geçmeden cevap geldi.
AYBARS: MERAK ETME. İLK GÜN OLDUĞU İÇİN SIKINTI YAPMAZ. SADECE TEKRARLAMA YETER!!
UMAY: O KADAR HEYECANLIYIM Kİ… SANIRIM KALBİM BİRAZDAN KAÇIP GİDECEK.
AYBARS: ANNEMLE GÖRÜŞECEĞİNİ BİLİYORSUN DEĞİL Mİ? MERAK ETME, BİR ŞEY OLMAZ.
“Latife Hanım’ı mı bekliyorsun?”
Duyduğum sesi önemsemeden yazmaya devam ettim.
UMAY: ARTIK SENİN DE İŞ BULMA ZAMANIN!! BUL VE EN YAKIN ZAMANDA EVLENELİM. BİZİM EVDE YAŞARIZ.
Kolumun dürtülmesiyle başımı kaldırdım. Yanımda oturan kişiye baktım. Bal rengi gözleri yüzümde dolaşıyordu. “Efendim?” dedim. “Bir şey mi dediniz?”
“Latife Hanım diyorum. Sen de mi seans için geldin?”
Dizini hızlıca titretiyordu. Gözlerinin altındaki koyu halkalar ne kadar yorgun olduğunu bağırıyordu. “Hayır,” dedim. “İş görüşmesi.”
Neredeyse yaşıt olduğum adam beni baştan aşağı süzerken umursamadım ve yeniden telefona döndüm. Aybars kusma emojisi göndermişti.
AYBARS: HİÇBİR ZAMAN İŞ BULMAYACAĞIM. BU YÜZDEN EVLENEMEYECEĞİZ SANIRIM UMAY.
UMAY: BEN SANA BAKARIM MERAK ETME.
Bolca gülücük ekleyip gönderdim. Yanımdaki çocuk, benimle konuşmak ister gibi tekrar söze girdi.
“Evlenecek misin?”
Duyduğum sözle irkildim. Telefonumu kapatıp ona döndüm. “Özelime mi bakıyorsunuz?”
“Sanırım öyle,” dedi küstah bir ifadeyle.
İstemsizce geriye çekildim. İlk kez gördüğüm birinin bu kadar rahat konuşması normal değildi. Kaşlarımı kaldırıp sertçe karşılık vermek üzereyken kapı açıldı. İçerideki müşteri çıkarken Latife Abla bana seslendi.
“Umay, şimdi gelebilirsin.”
Koltuktan kalkıp odaya girdim. Sinirim hâlâ beynimde zonkluyordu. Mesajlarımı okuması yetmiyormuş gibi bir de bunun hakkında benimle konuşması… Hele o “sanırım öyle” deyişi…
Ama kendimi zorlayarak sakinleştim. Şu an değildi. İlk günden böyle davranamazdım. Latife Abla; Aybars’ın annesi, komşum… ama artık aynı zamanda benim işverenimdi.
Latife Abla’nın masasının önünde otururken o adamı zihnimden silmeye çalışıp tamamen buraya gelme nedenime odaklandım.
“Senden istediğim çok fazla bir şey yok,” dedi. “Sadece randevu saatlerini ayarlamak ve müşterilerin evraklarını dosyalara koyup düzenlemek.” Kısaca yapılacak işleri anlatırken konuşmasına devam etti. “Sekreterim şu an doğum izninde. O gelene kadar bana yardımcı olursan çok sevinirim. Hem sen de bu süre zarfında kendine tam zamanlı bir iş ayarlarsın.”
“Bu benim için gerçekten çok güzel bir fırsat, Latife Abla. Sen olmasan ne yapardım bilmiyorum.”
“Sonuçta oğlumun arkadaşısın,” dedi yumuşak bir gülümsemeyle. “Böyle bir zamanda sana destek olmamız lazım.”
Minnettarlığımı tekrar dile getirirken kaldığı yerden devam etti. “Umay’cığım, senden yalnızca bunları istiyorum. Sabah sekiz buçuk gibi burada olursun. Yapılacak işleri saat ona kadar bitirebileceğini düşünüyorum. Akşam beşte de paydos.”
Anlattıkça başımı sallayıp onu onayladım.
“Yarın sabah birlikte gelelim. Evrak işlerinin nasıl yapıldığını sana tek tek göstereceğim.”
“Gerçekten çok iyi olur, Latife Abla. Hemen öğrenirim, merak etme. Gözün arkada kalmasın.”
Kendime güvenerek ellerimi yumruk yapıp havaya kaldırdım. Gülümseyerek işe yarın başlayabileceğimi söyledi. Her gün dokuzdan önce burada olmam gerektiğini, kliniğin temizliğine ve bitkilerin sulanmasına özellikle dikkat etmemi de tembihledi.
Odadan çıkarken bir yandan çalışacak olmanın ağırlığı, diğer yandan para kazanacak olmanın rahatlığı içimde birbirine karışıyordu.
Kapıya yöneldiğimde, bekleme alanında oturan o adamla göz göze geldik. Bakışlarını üzerimde tutarken içimde bir huzursuzluk yükseldi. Daha fazla bakmak istemediğim için gözlerimi devirip klinikten çıkmak üzere adımlarımı hızlandırdım.
“O çok şanslı,” dedi arkamdan. “Senin gibi güzel birisine sahip.”
Attığım adım havada asılı kaldı. Yavaşça ona döndüm. Nasıl bu kadar rahat konuşabiliyordu? Yüzsüzlüğü, kelimelerinden daha sertti. Böyle biriyle aynı ortamda bulunacak olmak düşüncesi içime ağır bir gölge düşürdü.
Daha fazla durmak istemedim. Hiçbir şey söylemeden kapıdan çıktım.
Merdivenleri ikişer ikişer inerken tek düşündüğüm şey vardı: Ne kadar cüretkâr… ve ne kadar rahatsız edici olduğuydu.