İçeriğe geç

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 5 · 8 dk okuma

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 5

Gölgenin Dokunduğu Gece

Annemin ölümünün üzerinden neredeyse iki ay geçmişti. Bu kocaman ev beni her geçen gün daha fazla boğuyordu. Buradan kurtulmak istiyordum ama gidebileceğim başka hiçbir yer yoktu. Sürekli iş arıyordum; bu sırada Latife Abla, bir süreliğine yanında çalışmam için bana öneride bulunmuştu.

Paraya ihtiyacım vardı. Hem de her geçen gün daha fazla. Annemin bankaya yatırdığı paranın büyük bir kısmı kredi kartına ve faturalara gidiyordu; evin diğer ihtiyaçlarını saymıyordum bile. Kazanabileceğim birkaç kuruş bile benim için fazlasıyla önemliydi.

Sonunda evden çıkıp, kendimi birkaç ev ötede olan Aybars’ın evine attım. Günümü biraz olsun değiştirmek istiyordum. Son birkaç gündür neredeyse hiç görüşememiştik. Hastanede yatarken gördüğüm şeyler, ne zaman uykuya dalsam kendilerini bana yeniden hatırlatıyordu.

Verandayı geçip tahta kapıya ulaştım. Zile bastım ve bekledim. Kapı açıldığında Aybars gülümseyerek bana baktı.

“Hoş geldin, nasılsın?”

“İyiyim de… artık iş bulup çalışmanın zamanı gelmedi mi? Bana bakman lazım, bunu biliyorsun değil mi?”

“Ben de iyiyim, sorduğun için sağ ol. Hem neden sana bakmak zorundaymışım?”

Evde yalnız olduğumuzu fark ettiğimde ona doğru hızlıca döndüm. Hemen arkamda olduğunu bilmiyordum; burun buruna geldiğimizde bir adım geri sendeledim ve aramıza mesafe koydum. Çekinmeden sorusuna cevap verdim:

“Çünkü ben senin müstakbel karınım.”

Yapmacık bir gülümseme kondurup omzunda olmayan tozları silker gibi yaptım. Ardından oturma odasına doğru ilerledim.

“Bana hoşlandığın bütün erkekleri anlatan, onlar için taktik isteyen biriyle evlenmek mi? Hayır, almayayım.”

Kendimi koltuğa atarken dudaklarımı büzüp sesimi incelttim, ona tatlı tavırlar yapmaya başladım. “Ama biliyorsun kalbimin tek sahibinin sen olduğunu… Hıh! Beni hiç sevmiyorsun.”

Bu hâlim yüzünden yüzünde kocaman, tiksinmiş bir ifade belirdi. Bana bir yastık fırlattı. Parmağını uzatıp kızar gibi yaptı. “Bir daha böyle davranma, korkunç oluyorsun.”

Yastığı ona geri fırlattım, kahkahamı tutamadım.

“Bu arada, çok fazla açık değil misin? Beni daha bir yıldır tanıyorken benimle ilgili nasıl böyle fikirlere kapılabiliyorsun?”

Ben ona açıklamaya başladım:

“Bunu daha önce de söyledim. Seni gördüğüm an, seni daha önce tanıyormuşum gibi hissettim. Sanki önceki bir hayatımızda birlikteymişiz gibi.”

“Reenkarnasyon diye bir şey olmadığını biliyorsun, değil mi?”

“Biliyorum ama dalga geçmiyorum. Sanki aramızda farklı bir bağ varmış gibi hissediyorum. Bu gücü sen de hissetmiyor musun?”

“Evet,” dedi. “Bir güç hissediyorum… senden daha fazla uzak durma gücü.”

Dediğine gülüp geçiyorum sadece. Fakat söylediklerim doğruydu. Onu ilk gördüğüm an anlamıştım, hissetmiştim. Biz sadece komşu değildik; aramızda başka şeyler de vardı. Bu yüzden diğer herkese göre ona karşı daha rahattım ama bu rahatlığın da bir sınırı vardı. Hem de fazlasıyla keskin bir sınır. Hiçbir zaman o sınırı geçmedi. Tüm o tavırlarıma rağmen bugüne kadar bana çıkma teklifi bile etmemişti. Sanırım beni sadece arkadaşı olarak görüyordu. Benim rahat davranışlarımın tek sebebi de buydu.

“Son zamanlarda seni fazlasıyla rüyalarımda görüyorum. Yoksa beni çok mu özlüyorsun? Hem benden sadece iki ev uzaktasın.”

“Rüya mı? Ne rüyası?”

“Kazadan sonra görmeye başladım aslında…” Başımı eğip kısa bir anlığına bakışlarım boşluğa daldı. Rüyalara fazla odaklanmamam gerektiğini biliyordum -kafamı ne kadar karıştırsalar bile- bu yüzden hızlıca geçiştirdim. “Her neyse… annenin teklifini kabul etmeyi düşünüyorum. Sence yapmalı mıyım?”

Bir süre düşünüyormuş gibi yaptı. Ardından baş parmağını kaldırdı. “Kesinlikle güzel bir seçim. Bir süre orada çalışırsın, sonra kendi işini bulduğunda da annemin yanında çalıştığını özgeçmişine yazarsın.”

“Bilmiyorum. Bildiğim tek şey, paraya ihtiyacım olduğu.”

“Bir süre daha dayan, müstakbel karıcığım. En yakın zamanda seni beyaz bir atla alıp mutlu otağımıza götüreceğim. Sana bol bol et yedireceğim.”

Bu sefer suratına yastık fırlatan bendim. Bu şekilde konuşmasının nedeni, tarih bölümü okumuş olmamdı. Eski Türk hikâyelerine, efsanelerine ve yaşayış tarzına ayrı bir hayranlık duyduğumu çok iyi biliyordu.

“Bre hatun, beyine nasıl davranırsın sen öyle!”

“Kusuruma bakma Aybars Bey’im, sinirime yenik düştüm. Lütfen bu akşam beni otağınızdan atmayasınız.”

Oturma odasında kahkahamız yankılanırken aklıma bir fikir geldi. İçim heyecanla doldu; biliyordum, bu fikir onun hiç hoşuna gitmeyecekti. Şakamızı biraz daha uzatıp düşündüğümü söyledim.

“Evimizin önüne bir tabela yaptırıp asalım. Şöyle yazsın: ‘Aybars Bey ve Umay Hatun’un Otağı.’ Nasıl? İsimlerimiz tam eskilerdeki gibi, çok havalı.”

Aybars başını hayır der gibi sallayıp gülümserken yanımdaki yastığı yeniden ona fırlattım. Dönüp bana bakmasını sağladım. “Neyin var bey? Hangi kalleş düşman canını sıkar?”

“Hiç. Öyle yapalım o zaman. Evin önüne o yazıyı asalım.”

“Ya dur, dur bir dakika… Evlilik teklifimi kabul mü ettin yoksa?”

Gözlerini devirdi. Bu evlilik muhabbetinin fazla uzadığını hissedip konuyu ben kapattım. Bir süre daha sohbet ettikten sonra, havanın kararmasıyla birlikte eve gitmeye hazırlanırken Latife Abla’nın ısrarlarına dayanamadım ve akşam yemeğine kaldım. Yemekte iş teklifini kabul ettiğimi söyledim. Bir de teşekkür ettim. Bana yaptıkları bu iyiliği kimse yapmazdı. Hem üniversite yıllarında onlarla fazla yakınlaşamamış olmama rağmen.

Akşam yemeğinden sonra bulaşıkları Aybars’la birlikte yıkarken, yeniden ne kadar mükemmel bir eş olacağıyla ilgili birkaç şey söyledim. Ama bu sefer onunla evleneceğime dair tek kelime etmemiştim. O da bunu fark etmesine rağmen konuyu açmadı. Sadece yüzündeki utangaç ifadeyi saklamaya çalışıyordu.

“Bazen fazlasıyla küstah olabiliyorsun,” dedi. “Ama bunu seviyorum. Çünkü bu bana güvendiğin anlamına geliyor.”

Başımı salladım. Bu doğruydu. Aybars’a güvendiğim için onunla evlilik üzerine sürekli takılıyordum. Ama asıl mesele, ona gerçek kişiliğimi göstermemdi. Buna rağmen hâlâ yanımdaydı. Tuhaf tavırlarımı görmezden gelip benden uzaklaşabilirdi, ama yapmıyordu. Sanki yanımda kalmaya yemin etmiş gibiydi. Ona bakıp gülümsedim.

“Beni biliyorsun… Bu güzel hissettiriyor.”

“Bugün rüyalarında beni gördüğünü söylemiştin,” dedi. “Ne görüyorsun rüyalarında?”

Birden nereden gelmişti aklına? Gördüğüm rüyaları hatırlamak için biraz düşündüm. Hepsi teker teker zihnime üşüştü; tıpkı fantastik filmlerden fırlamış gibiydiler. Gülerek,

“Yok, hepsi saçma rüyalar. Anlatmaya değmez,” dedim.

Koluyla beni dürttü. Dengesizce sendeledim. Onun gücüyle benimki arasında elbette fark vardı; o hafifçe dürttüğünde benim omzum neredeyse yer değiştiriyordu. Boyu benden neredeyse on beş santim daha uzundu.

“Rüyalarında hep evlendiğimizi mi görüyorsun yoksa?” dedi. “Beni bu kadar çok sevdiğini bilmiyordum.”

Dengemi yeniden bulunca başımı ona çevirdim, gözlerimi kısarak sert sert baktım. Tek sebebi beni itmiş olmasıydı. Yeniden bulaşıklara dönerken omuz silktim. “Hayır, yani seni seviyorum ama rüya konusunda hayır. Fazlasıyla fantastik rüyalar görüyorum.”

“Fantastik derken mesela neler?” dedi. “Hadi, beni biraz rüyalarınla neşelendir.”

Bir rüyamı düşündüm. Aslında kazadan sonra sürekli gördüğüm bir rüya vardı. “Bir yerdeydim,” dedim. “Kubbeli tavanı olan bir yer. Sonra sen vardın. Karşında uzun kulakları, solgun teni olan biriyle konuşuyordun. Tıpkı bir elf gibiydi…”

Aybars’ın yüzüne baktım. Hareketsizce bana bakıyordu. Sesli bir şekilde yutkundu, sonra gülümsemeye çalıştı. “Sanırım bilinçaltın fantastik filmlerle dolu. Sana diyorum, biraz daha az izlemelisin diye.”

Dudağımı büzdüm. “Ama ben sana zaten saçma dedim. Şimdi bana kızamazsın,” dedim. Sesim, istediği şeyi haklı bir sebeple elinden alınmış bir çocuğun sesi gibi mızmız çıkmıştı. Bulaşıkları bitirirken tezgâhın üzerini sildim. Sonra arkamı dönüp tezgâha yaslandım. Ellerimi bezle kurularken Aybars da bana dönüp elini tezgâha dayadı.

“Şu günlerde seninle pek ilgilenemiyorum,” dedi. “İlaçlarını alıyorsun değil mi?”

Gözlerimi devirdim. “Kazadan sonra verilen ilaçlar bir ay önce bitti.”

Doğrudan gözlerinin içine baktım. Mavi rengi fazlasıyla berraktı, neredeyse can yakacak kadar güzeldi. “Hangi ilaçlardan bahsettiğini biliyorsun,” dedi. “Çocukluğundan beri içmen gerekenlerden.”

“Ah!” diye istemsizce sesimi duyurdum. Annem öldüğünden beri o ilaçları pek düzenli almıyordum. Aslında almasam bile bir değişiklik olmuyordu. Dikkat dağınıklığım ya da depresif hareketlerim yoktu. Hatta normalde sinirli bir insan bile değildim. O hâlde neden o ilaçları kullanıyordum ki?

“Tabii ki kullanıyorum ama iyice azaldılar. Yenilerini nereden bulacağımı bilmiyorum. Biliyorsun, onları hep annem yaptırıyordu.”

“Merak etme,” dedi. “Senin için ben alacağım.”

Gülümsemeye çalışırken söylediğim yalan yüzünden içimde bir suçluluk hissettim. Bakışlarımı kaçırdım. Geniş göğsüne, yaslandığı koluna kaydı gözlerim. Aybars, spor yapmasa bile geniş dururdu ama son zamanlarda bedeni iyice şekillenmeye başlamıştı. Fark etmemek imkânsızdı.

Bu düşünceyle gözlerimi hemen kapattım. Yeniden açtığımda ona döndüm ve artık gitmem gerektiğini söyledim. Beni bırakmak istemese de buna karşı çıktım. Kapının girişinde durup ayakkabılarımı giymeye hazırlanırken ona dönüp, “Hayır, zaten şurası benim evim. Görüyorsun değil mi?” dedim ve parmağımla yolu gösterdim.

“Ama yine de…”

“Aybars, her zaman centilmen olmak zorunda değilsin. Ben giderim. İyi geceler. Telefondan devam ederiz…”

İsteksizce bana baktıktan sonra, “Tamam öyleyse… Görüşürüz. İyi geceler,” dedi.

Verandadan inerken ona el salladım ve önüme döndüm. İlaçları içtiğime dair söylediğim yalan yüzünden kendimi hiç iyi hissetmiyordum.

Ormanın içinden yükselen kurt ulumaları bu sefer daha yakından geliyordu. Bu da beni daha fazla tedirgin etti. Adımlarımı hızlandırdım ve evin kapısına ulaştım. Tam o sırada, evin arka tarafından gelen bir hışırtı kalbimin korkuyla çarpmasına neden oldu. Ardından duyduğum hırıltıyla titremeye başladım. İlk başta bir köpek olabilir diye düşündüm ama bu, köpek hırıltısından daha keskin bir sesti.

Merakıma yenik düşüp evin yan tarafına doğru ilerledim. Ormana bakan alana vardığımda bir gölge oradan oraya hareket ettiğini gördüm. Evin etrafında dönüp duruyor, duvarlara çarpıp geri düşüyordu. Sanki içeri girmeye çalışıyor, başaramadıkça hırıltısı daha da artıyordu. Bedeni yoktu fakat gözle görülür bir şekilde siyah bir cisim. Küçük bir çocuğun gölgesini andırıyordu ama bu bir gölgeye benzemeyecek kadar yoğundu.

Başımı sallayarak gözlerimi kapattım. Şu an bir hayal görüyordum bu gerçek değildi. Kalbim sanki ağzımda atıyordu. Bunun gerçek olamayacağına kendimi inandırmaya çalıştım ama gözlerimi açtığım da gölge oradaydı. Uydurulamayacak kadar belirgin hatlara sahipti. Bacaklarımın bağı çözülmüş gibiydi, kımıldayamıyordum. Bağırmak, çığlık atmak istedim ama dilim bile tutulmuştu. Sonunda korkumu ele veren bir inilti boğazımdan yükselip havaya karıştı. O anda gölge durdu ve bana doğru döndü.

Geri çekilip koşmaya hazırlanırken, anlamadığım bir hızda bir şey gölgenin üzerine atıldı. Kocaman, gri ve yıldırım gibi hareket eden bu şeyin gerçek olmaması gerektiğini biliyordum. Zihnim, iki ay önce yaşadıklarımı hatırlatır gibi benimle alay ediyordu. Ama bu bir hayal değildi. Gözlerimin önünde duran bir gerçekti.

Bir kurttu.

Gölge ile boğuşan bir kurt.

İkisini izlerken bunun hayal gücümün bir oyunu olduğuna inanmak istedim ama değildi. Her şey oradaydı. Hiçbiri uydurma değildi.

Boğuşma, kurdun gölgeye dişlerini geçirip onu ormanın içine doğru sürüklemesiyle sona erdi. Nefesim kesilmişti. Kalbim o kadar gürültüyle atıyordu ki yerinden fırlayacak gibiydi. Korkuyla dudaklarımdan bir inilti daha döküldü. Tüm bu olmaması gereken şeylere tanık olmama rağmen çığlık bile atamamıştım. Elimi ağzıma kapatıp sesimi bastırmaya çalıştım.

Bir adım geri çekildiğim anda omzumda hissettiğim bir dokunuş, içimde tuttuğum çığlığın dışarı fırlamasına sebep oldu.

Çığlığım bütün mahallede yankılandı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.