Beni karanlığın içinden çekip çıkaran beyaz ışığa tutundum. Kulağıma ulaşan ses, beynime defalarca kırbaç vurur gibiydi. Göz kapaklarımı ışığa zorla araladım ama yaptığım tek şey, gözlerimin daha fazla yanmasına sebep olmaktı. Bir süre onları yeniden kapatıp tamamen alışmasını bekledim. Sonunda dayanabildiğimde açtım. Beynim zonkluyor, bu aydınlık gözlerimi yok etmek ister gibi beni daha fazla içine sürüklüyordu.
Sakinleşmek istesem bile, bilincim açıldıkça bedenimde ki ağırlık artıyor, boğazım yanıyor ve kulağımda yankılanan cihaz sesleri sanki birer çığlık gibi bağırıyordu. Midem altüst olmuştu. Kusma isteğime engel olmaya çalışsam bile öğürmekten kendimi alamamıştım. Kusmam için önüme koyulan kabın içerisine midemde ki son sızlanışları gönderirken şimdi ise acı bir tat yayılmıştı damağıma. Bir soğuk bedenimi ele geçirirken sanki bana ait değilmiş gibi titretiyordu.
Bakışlarımı zorlukla etrafa gezdirirken kusmama yardım eden kişi büyük bir gürültü ile dışarıya koşarak uyandığımı haber ediyordu. Öksürdüm. Zihnim sanki nerede olduğunu şaşırmış gibi bana oyunlar oynamaya başlamıştı.
Kahverengi kubbeler yoktu.
Şimdi beyaz bir odadaydım.
Belki de her zaman buradaydım. Belki gördüğüm her şey birer rüyaydı. Sadece beynimin bana oynadığı bir oyundu.
Neler olduğunu hatırlamaya çalıştım. Gözlerimi en son kapatmadan önce… mezuniyetim bitmişti. Eve dönüyorduk. Ben Aybars’a takılmıştım, sonra… Keskin bir çınlama düşüncelerimi böldü.
Bir fısıltı bana “Kaza!” diye sesleniyordu. Başıma doluşan beyaz ve mavi kıyafetli kişiler çoktan benimle ilgilenmeye başlamışlardı. Fakat zihnim sanki onlardan başka kişilerin olduğunu bana anımsatıyordu. Burada başka bir adam daha olmalı ve benimle ilgilenen kişiler çok daha farklı görüntüye sahiplerdi.
Midem yeniden kasıldı. Kusmamı engellemek için kendimle savaştım. Göz kapaklarımı iyice açıp bir ışıkla beni kontrol eden adamdan uzaklaşmak istedim. Neden bu kadar hassas olduğumu bilmiyordum. Tıpkı neden burada olduğumu ya da neden bu insanların benimle bu şekilde ilgilendiği gibi. Bedenimin durumundan bahsetmiyordum bile.
‘Kaza oldu!’
O ses yeniden karanlık derin köşelerden sızıp bana ulaştı. Bu kelime bana ait değildi ve birisi bana nasıl hissettiğimle alakalı sorular sormak yerine bundan bahsetmiyordu. Mezuniyetten eve dönerken yaşadıklarımı anımsamaya çalıştım fakat bir yerden sonra her şey tepetaklak oluyordu.
Annem… Annem neredeydi?
Kuruyan boğazım konuşmama izin vermiyordu. Ağzımı açsam bile sanki tükürük bezlerim çalışmıyordu. Yattığım yerde kıpırdanmaya çalıştım ama yalnızca bir kasım titredi; vücudumun üzerindeki ağırlık beni bir türlü bırakmıyordu.
Doktor ve hemşireler kendi aralarında durumumla alakalı konuşuyordu. “Beni duyabiliyor musunuz?” Doktor ışığı yeniden bana yaklaştırırken başımı salladım. Işığı takip etmemi söylediğinde dediğini yaptım.
“Adınızı hatırlıyor musunuz?”
Kuruyan boğazım konuşmama engel oluyordu yine de kendimi zorlayarak “U-Umay…” diyebilmiştim.
“Kaç yaşındasınız?”
“22.”
“Şu an nerede olduğumuzu biliyor musunuz?”
“Annem…”
Doktorun aksine ben başka bir şeyden bahsetmiştim. Bakışlarımı gezdirdim. Yatağın ucunda beni endişeli gözler ile izleyen Aybars’ı gördüm. Annem için duyduğum endişenin arasında onu bir anlığına unuttuğumu fark ettim.
“Annem…” Öksürdüm. Ciğerlerim acıyla yandı. Yine de denedim. “Annem nerede?”
Aybars gözlerini benden kaçırdı. İçimde bir şey koptu. Bana yeniden bakması için elimi ona doğru uzatmaya çalıştım ama üzerimdeki o ağırlık hâlâ gitmemişti. Kollarım sanki demirden yapılmıştı; soğuk, ağır ve bana ait değil gibiydi. Ne kadar istesem de ona ulaşamıyordum. Bunu fark edince elini uzattı, elimi tuttu. Sanki bedenimi değil de düşmekte olan birini yakalar gibi. Sonra benimle aynı hizaya çöktü. Elimi hiç bırakmadı.
Titreyen gözleri gözlerimin içine kilitlendi.
O an anladım.
Kötü bir şey vardı. Çok kötü bir şey.
Ağzımı açıp cevap beklediğimi söyleyecekken, odanın içinde başka bir ses yankılandı.
“Umay Hanım… uzun uğraşlara rağmen anneniz Aleyna Akalay’ı kurtaramadık. Başınız sağ olsun.”
Doktor konuşurken gözlerimi Aybars’tan ayıramıyordum. Duyduklarımın bende yarattığı şey bir çığlık, bir isyan ya da bir çöküş değildi. Daha korkunçtu. Az önce bana gürültülü gelen o sesler şimdi tek bir şeye odaklanmıştı. Tavanın dönmeye başladığı gibi oda ve içindekiler bir girdap gibi iç içe girmeye başladı. Zaman sanki bir an da durdu. Bedenim bu yatakta yatıyor olmasına rağmen ruhum çoktan karanlık suların içerisine sürüklenmeye başladı. Yanımda çok fazla kişi olmasına rağmen, Aybars elimi sıkı sıkı tutuyor olmasına rağmen dibe batmaya başladım.
‘Başınız sağ olsun.’
Sürekli zihnimde dönüp duran bu sese inanmak istemedim. Sanki içimdeki bütün duygular bir anda sökülüp alınmıştı. Bir ruh emici gibi… Her şeyi çekip götürmüştü.
Sonunda kendimi zorlayarak doktora döndüm. Kuruyan damağım konuşmama izin vermiyordu. Yine de dudaklarımı yalayıp sesimi çıkarmaya çalıştım.
“Ne demek… tüm uğraş… Öldü mü?”
Doktor başını öne eğdi. Hiçbir şey söylemeden odadan çıktı. İçime derin bir nefes almaya çalıştım. Ama bu hava, yüreğimdeki ağırlığın azalmasına izin vermedi. Tüm bunların birer şaka olmasını istedim. Bana oynanan bir şaka.
Şimdi odada yalnızca Aybars ve ben vardık.
Gözlerimden süzülen yaşlar nihayet yolunu buldu. Göğsümde hissettiğim o ağrıyla, bugünün benim son günüm olmasını diledim. “Tüm bunlar ne demek oluyor, Aybars?” Bana bir şey demedi. Bakışlarını bir anlığına kaçırırken kesik nefesler beni buldu. Sanki bir şey beni boğuyordu.
“Umay!”
Aybars bana seslense bile o kelimesi beni tüketiyordu. Ciğerlerim sızlanıyor, kalbim hızla çarpıyor sanki oksijenim tükenmiş gibi çırpınıyordum. Bir hemşire ağzıma maske takarken baş ucumda ötüp duran cihaz bir şeylerin yanlış olduğunu bağırıyordu.
Maskeden gelen hava ve sakinleşmem için bana yapılan bir sakinleştiriciden sonra bilincim tamamen kapanmıştı. Sanki annemin ölümünü birebir yaşamak yerine beni bu acıdan mahrum etmek istediler.
(…)
Annemin acı haberini aldığım zaman bütün gün boyunca uyutulmuştum. Uyandığım zaman yanı başımda annemin ela gözlerini görmek istedim. ‘Kızım,’ diye seslenip beni neşelendirmesini istedim. Fakat yoktu. Bu hastane odasında yatarken, tavanın bana sunduğu sinema perdesi ile onunla ilgili hayaller kurmaya devam ediyordum.
Beni takip eden hastane çalışanları, benimle ilgilenen Aybars, ihtiyaçlarımı gideren Latife Abla… Sanki her biri hayal gücümün oluşturduğu bir ilizyondu. Zaman geçmiyor sanıyordum. Durmuş ve beni bitmek bilmeyen bir ızdırabın içerisinde hapsettiğini… Fakat, her zamankinden daha acımasız bir hızla ilerlemeye devam ediyordu.
Uyandıktan sonraki birkaç gün daha yatmam için beni zorladılar. Oysa ben gitmek, annemi görmek istiyordum. Herkesin bana söylediğinin bir yalan olduğunu, bunun sadece kötü bir rüya olduğunu yüzlerine haykırmak istiyordum. Yattığım yerde sol tarafıma dönmek istedim fakat kırık ayağım buna pek izin vermiyordu.
Pencereden süzülen güneş ışığı, dışarının güzel bir gün olduğunu fısıldıyordu. Ama benim için değildi.
Annem artık yoktu.
Onun olmadığı bir dünyayı hayal ettiğimde bile içimi parçalayan o ihtimal… Artık bir ihtimal değildi.
Oturup kahve içtiğim annem yoktu. Birlikte alışverişe çıktığım annem yoktu. Üzüldüğümde konuşacağım, birlikte yemek yiyeceğim, sesini duyduğumda kendimi güvende hissedeceğim annem…
Annem… artık beni, her şeyi arkasında bırakarak ona ulaşamayacağım yerlere gitmişti.
Yüreğimdeki ağrı giderek büyüyordu. Gözlerimdeki yaşlar bile kurumuştu. Odanın içindeki sesi duyduğumda kımıldamadım. Gelenin Aybars olduğunu biliyordum. O kazanın içinde Aybars da vardı, ben de… Peki neden annem?
“Umay, ilaçlarını içeceksin. Bir şeyler yemen lazım.”
Benimle konuşsa bile ona dönmedim. Burada, henüz bir yıldır tanıdığım bu adam dışında kimsem yoktu. Bunu fark ettiğim anda gözyaşlarım yeniden dolup taşmaya başladı. Çocukluğumdan beri taşınıp durmuştuk. Hayatımda “yakın” diyebileceğim bir arkadaşım bile olmamıştı. Tek ailem annemdi. Ondan başka kimsem yoktu.
“Aybars…” Boğazımdaki tahriş sesimin titremesine neden oluyordu. “O arabada sen de ben de vardık,” diye başladım. “Ama neden… neden sen ve ben tamamen iyileşmişken annem öldü?”
Sesim ne isyankârdı ne de ağlamaklı. Daha çok… sorguluyordu. Cevap arıyordu.
“Bunun sebebi tamamen şans,” dedi. Beni geçiştirir gibi.
Yatağa biraz daha çöktüm. “Aybars… biz seninle bir yıldır arkadaşız. Neden bana bu kadar yardım ediyorsun?”
“Bunu kendin söyledin, Umay,” dedi sakince. “Biz arkadaşız diye…”
Kısacık bir açıklamaydı. Gerçekten bu kadar basit miydi? Annemin artık olmayışı beni ağır bir depresyon çukuru içerisine fırlatmıştı. Belki de içimdeki boşluk yüzünden, belki de gerçekten inanmak istediğim için… kabul ettim. Döndüm ve ona baktım. Ellerini birbirine kenetlemişti, gözleri yerdeydi. Sarı saçları alnına düşüyordu. Uzandım, kolundan tuttum.
“Teşekkür ederim,” diyebildim sadece.
Minnettarlığımı başka nasıl anlatabilirdim ki?
Bana baktı. Dudaklarında yumuşak, samimi bir tebessüm vardı. Elini elimin üzerine koydu, hafifçe okşadı. “Teşekkür etmene gerek yok. Sen benim yerimde olsan, sen de aynısını yapardın.”
Çenem titredi. Bu doğruydu. Bir an durup düşündüm. Bir filmin ya da dizinin içinde olsaydım, onun gibi birine kolayca kapılıp âşık olabilirdim belki. Ama ben başka bir yol seçmiştim. Onu hayatımda tutabilmenin en güvenli yolunu… arkadaşlığı. O yanımda olduğu sürece, ben de daima onun yanında olacaktım.
“Şimdi yemek zamanı,” dedi, sesine hafif bir şaka katmaya çalışarak. “Güçlenmen gerek. Yoksa hasta olursan bu sefer beni her gün görmek zorunda kalırsın.”
“Yani bu bir evlenme teklifi mi?” diye şakasını sürdürdüm.
“Bunun olmasını mı isterdin?” dedi aniden.
Kaşlarım çatıldı. Bu soruyu ne kadar ciddiye alarak sorduğunu anlayamadım. O yüzden konuyu uzatmadım. Bu, hem onun hem de benim için en doğru yoldu.
“Biliyorsun Aybars…” dedim yavaşça. “Sen benim arkadaşımsın. Şu hâlimde bile yanımda duran… sana özellikle güveniyorum.”
Gülümserken konuyu değiştirdiğimi anladı. Masanın üzerine bıraktığı tabağı yanıma çekip yememe yardım etti. Yemeğin ardından hemşire ilaçlarımı getirdi. Odadan çıkarken durdu, bana baktı ve sonunda söyledi:
“Yarın taburcu olacaksın, biliyorsun.”
Bunun ne demek olduğunu biliyordum. Annemin cenaze işlemleri yapılacaktı. Hastanenin morgunda olmasına rağmen gidip onu görmeye cesaret edememiştim. Başımı yavaşça salladım. Devamını duymak istemedim. Zaten her şeyi biliyordum.
Son tahlillerim yapıldıktan sonra hastaneden çıkmam için Aybars’ın annesi, Latife Abla, gelmişti. Bana yardım etti. Aybars eşyalarımı topladı, yürümeme destek oldu. Ayağımdaki alçı bir süre daha benimle kalacak gibiydi.
Öğleden sonra hastaneden ayrılırken bu binayı asla unutmayacağımı biliyordum. Cenaze aracı arkamızdan eve doğru ilerlerken hiçbir şey düşünmek istemedim. Annemden geriye kalan bir çanta ve eşyaları verilmişti bana. Bir süre severek aldığım çantayı izledim. Bunu ona aldığım gün bana neden paranı harcadın diye kızsa bile sonunda en sevdiği çantası olmuştu. Şimdi ise o gülümseyen yüzü solmaya yakındı artık.
Gözümden akan yaşı avuç içim ile sildim. Burnumu çekerek bakışlarımı camdan dışarı çevirdim. Akan manzarayı izliyordum… daha doğrusu izliyor gibi yapıyordum. Aslında sadece boşluğa bakıyordum. O an zamanın durmasını öylesine çok istiyordum ki. Neden bu anı bu kadar erken yaşamak zorundaydım? En mutlu günüm, en kötü günüme dönüşmüştü. Eğer annem mezuniyetime gelmeseydi, belki de bunların hiçbiri olmayacaktı.
Ama gelmişti.
Lanet olası mezuniyetime gelmişti… ve bunu canıyla ödemişti. Benim o okuldan mezun oluşum tek bir şeyi değiştirmişti.
Tek ailem… annem, yanımdan sonsuza kadar gitmişti.
Bir yıl önce taşındığımız ve kısa sürede yuvam gibi hissettiğim bu ev, şimdi bana dar geliyordu. Burada artık annemsiz yaşayacak olmak, göğsümdeki kat kat biriken demir ağırlıkları daha da çoğaltıyordu.
Cenaze için evin önüne geldiğimizde Latife abla içeri girerken bana yardımcı oldu. Minarelerden yükselen sela sesi kulağıma çarptı. Ardından annemin ölüm haberi verildi. Latife abla, cenaze eviyle ilgili gerekli şeyleri anlatırken bir yandan da beni yalnız bırakmamaya çalışıyordu.
Bir süre sonra misafirler gelmeye başladı. Ardından daha fazlası… Saat ilerledi. Defin vakti geldiğinde annemin yüzüne bakmak istemedim. Onu o hâliyle hatırlamak istemiyordum. Cenaze gitti. Geriye kalanlar mevlit okumaya başlamıştı bile.
Bu andan kaçmak istiyordum. Ama yapabildiğim tek şey, ağrılarımı bahane edip değneğimle odama çıkmak oldu. Yatağıma uzandım. Gözlerimi ne kadar zorlarsam zorlayayım, uyku gelmedi. Bugünü, yaşanan hiçbir anı atlamadan yaşamaya mahkûm gibiydim.