İçeriğe geç

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 3 · 6 dk okuma

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 3

Uyanmadan Önce

Uğultulu sesler.

Bulanık görüntüler.

Belirsiz bedenler.

Deprem oluyormuş gibi bedenim sarsılıyordu. Fakat biliyordum ki deprem olsaydı, başımda dikilen insanlar beni çoktan buradan çıkarmış olurdu. Bilincim tam açık değildi. Düşünebiliyordum ama seçemiyordum. Tıpkı kalp atışlarımın bedenimi sarsmasını deprem sanmam gibi. Zihnim bana uyandığımı, hareket etmem gerektiğini fısıldasa da felç geçirmiş gibiydim. Bedenimdeki korkunç, şiddetli ağrı hâlâ yaşadığımı kanıtlıyordu. Sızlanıp ağlamak isteyecek kadar keskindi bu acı. Derinden, ağır ağır, dalga dalga geliyordu.

Karanlık, aydınlık tarafından işgal edilmeye başladığında gözlerimi açmak istedim. Fakat gözlerimin etrafına dolan çapaklar, göz kapaklarımın aralanmasına izin vermiyordu. Kirpiklerim bir sis duvarı gibiydi; hiçbir şeyi net seçemiyordum. Kulaklarıma dolan sesler yalnız olmadığımı söylüyordu. Onlara seslenmek, bu ağrının dinmesi için bana bir şeyler vermelerini istemek istedim. Dilimin neyi vardı? Neden bedenim beni dinlemiyordu? Dudaklarım hafifçe aralansa bile sesim çıkmıyordu.

Çabalarımdan vazgeçtim. Bunun yerine uğultu gibi gelen seslere odaklanmaya çalıştım. Birisi, anlamadığım bir dilde bir şeyler söylemeye başladı. Ardından başka biri ona karşılık verdi.

Kendi aralarında konuşurlarken nerede olduğumu bilmek istiyordum. Gözlerimi en son kapattığım an, zihnimin tam ortasına düştü. Hatırladığım görüntüler siyah-beyaz, karıncalı bir ekran gibi belirirken bedenim şokla kasıldı. Kesik anılar zihnime doluyordu fakat her birini sıraya koyamayacak kadar sersemlemiştim. Mezuniyette olduğumu hatırlıyorum. Annemi ve Aybars’ı… Arkadaşlarımı ve dans edişimi… Sonra Aybars’la arabada konuştuğumuzu, onunla şakalaştığımı… Çalan müziği anımsıyorum. Annem, arabanın içinde açtığı Karadeniz şarkısıyla yolculuğu eğlenceli hâle getirmeye çalışıyordu.

Fakat sonrası… Gözlerimin önüne çekilen bir perde gibi, hiçbir şey görmeme izin vermiyordu. Zihnimin ortasında bir anlığına parlayan beyaz araba farlarıyla bir kaza geçirdiğimi hatırlıyor gibiydim. Ama aynı anda başka bir düşünce bunu bir şaka gibi önüme sürüyor, aslında öyle bir şey olmadığını fısıldıyordu.

Buradan kalkmak istedim, fakat sanki kollarıma ve bacaklarıma ağırlık yüklenmiş gibiydi. Vücudum hareket etmiyordu. Kalkmak istiyordum. İçimdeki o inatçı istek, bedenimin hareketsizliğine çarpıp geri dönüyordu. Tam o sırada bulunduğum yerde bir ses yükseldi. Tanımadığım biriydi; konuşurken fısıltıya benzeyen tonu, sözlerinin benimle ilgili olduğunu hissettiriyordu. Beynimin içindeki uğultu öylesine yoğundu ki, başıma vurarak susturmak istiyordum.

“Biraz daha zamana ihtiyacımız var.”

Bir erkeğin sesiydi bu. İlk başta anlamlandıramadığım kelimeleri işittiğimde, zihnimin benimle dalga geçtiğini sandım. İyi değildim. Sızlayan, zonklayan bedenimle birlikte sözcükleri bile seçemiyordum. Sanki buraya ait değilmişim gibi hissediyordum. Bedenim acıyla kasılırken titrediğimi fark ettim. Yanımda iki kişi vardı, belki de şokun etkisiyle böyle sarsılıyordum; tam olarak bana ne olduğunu bilmiyordum. Fakat az önce duyduğum o erkek sesi yeniden kulağıma ulaştığında, benimle ilgilendiklerini anladım.

Saçlarım bir avucun içinde, sakin ve temkinli hareketlerle okşanıyordu. Bunun bir teselli olduğunu biliyordum, ama hiçbir şey hafiflemiyordu. Diğer kişinin bana müdahale ettiğini kolumda hissettiğim sızıyla anladım. Damarlarıma enjekte edilen sıvı, ağrıyı hızla bastırmaya başlamıştı. Bedenim yavaşça gevşerken, yeniden bir uykuya sürükleniyordum. Bana dokunan, teselli veren kişinin kim olduğunu bilmek istedim. İstesem de her şey gözlerimin önünde ağır ağır silinmeye başladı. Zihnim karanlığa teslim olmadan önce, bunun bir rüya olduğuna kendimi inandırdım. O sesler… Bir rüyanın yankısı olmalıydı.

Beynimin içinde çınlayan o ses, şimdi başka bir fısıltıya dönüştü. Sanki elinden tutulmuş gibi, kendimi ona bıraktım.

“Bunların hepsi birer rüya… Sen yalnızca bir rüya görüyorsun.”

Sözler beni kandırmak için fazlasıyla basitti. Ama yine de onlara inandım. Eğer uyursam, hiçbir şey düşünmeme ve acı çekmeme gerek kalmayacaktı. Bedenimin yeniden ağırlaştığını, yavaş yavaş uyuştuğunu hissettim. Gözlerimin arkasına çöken karanlığa karşı koymadım ve kendimi uykuya teslim ettim.

(…)

Belli belirsiz görüntüler zihnimin ortasında yeniden canlanmaya başladı. Bir rüyanın içinde olduğumun farkındaydım. Zihnim, bedenim uyku hâlinde olsa bile bir köşede uyanık kalıyor, o an yaptıklarımı bana anlatıyordu.

Görüntüler yavaş yavaş netleşti. Karanlık bir yerde, zorlukla ilerlediğimi gördüğümde buranın bir gider kuyusu olduğunu anladım. Burnuma dolan pis koku yüzünden kusmamak için kendimi zor tutuyordum. Bir kadın elimi tutmuş, önümde ilerliyordu.

Üzerindeki beyaz kıyafetler tamamen lekelenmişti. Avucunun içindeki elim ise bir çocuk eliydi. Ya da ben zaten bir çocuğun içindeydim. Çünkü beni tutan kadın benden büyüktü. Onun peşinden sürüklenirken ileride gördüğüm ışığa doğru yaklaşıyorduk. Giderin içinde zorlukla ilerledik. Ayaklarıma çarpan şeyleri düşünmemek için direndim. Burasının bir gider olmadığını hayal etmeye çalıştım. Neden böyle bir rüya gördüğümü bilmiyordum bile.

“Az kaldı kızım. Kurtaracağım seni,” dedi kadın. Sesi ağlamaklıydı. Neden böyle bir rüya gördüğümü bilmiyordum ama sanki bu bir rüya değilmiş gibiydi. Ve ben gerçekten bu kız çocuğuydum. Onunla ilgili her şeyi biliyordum. Birileri bizi öldürmek istiyordu ve biz kaçıyorduk. Ama kimden? Ve neden? Her şey karmakarışıktı. Bu rüyadan uyanmak istiyordum. Sanki burada kaldıkça daha kötü şeyler görecekmişim gibi hissediyordum. Bunun bir rüya olduğunu bilsem bile… rüyalarda koku duyulmazdı. Oysa bu gider kokusu, içimdeki her şeyi dışarı çıkarmak istercesine yoğundu.

Uyan, Umay!

Beynimin içinde bir uyarı yankılandı. Ama ışık bize gittikçe yaklaşıyordu.

“…Ona ne olacak, anne?”

Bu ses benden çıkmıştı.

“Kendisini koruyacak yaşta. Onun için endişelenme, Umay. Söz verdi… Sana geri geleceğine dair söz verdi. Sözünü tutacaktır.”

Eğer bu rüyaya kapılırsam daha fazlası gelecekti. Adı anılan kişiyi düşünmek bile istemiyordum. Bu bir rüyaydı. Sürekli bana seslenen kişiyi duymak istemedim. Bu gerçek değildi. Yalnızca bilinçaltımın bir yansımasıydı.

Umay, uyan!

Kendime tekrar bağırdım. Defalarca bunun bir rüya olduğuna inandırmaya çalıştım kendimi. Eğer buradan çıkmazsam, sonunda beni berbat şeyler bekleyecekti.

Umay, uyan!

Hislerimi bir anlığına bile olsa dinleyip kendimi bu uykudan uyandırmalıydım. Düşündüm. Bu rüyadan çıkabilmek için bir yol bulmalıydım. Ya bir yerden aşağı düşersem uyanırdım ya da… İstemsizce etrafıma baktım. Kadın elimi sıkı sıkı tutuyordu. Buradan kurtulmamı sağlayacak tek şey, belki de korktuğum o ışığa doğru koşmaktı.

Kendimi kadının elinden zar zor kurtardım. Kadın diyordum ama o, bu çocuğun annesiydi. Suyun içinde koşarak ilerledim. Işığa doğru koştum ve düşünmeden kendimi boşluğa bıraktım.

Işık bana ulaşırken, bedenimin uykudan yeniden sıyrıldığını hissettim. Kendimi zorla uyandırdığım rüyadan sonunda kurtulmuştum. O iğrenç yer midemi altüst etmişti.

Bu kez, ilk seferdeki gibi bedenimi parçalayan bir ağrı yoktu. Gözlerimi açmaya çalıştım; fakat üzerimdeki ağırlık hiçbir şey yapmamı istemiyor gibiydi. Kirpiklerimi zorlayarak araladım ve gözlerimin bana gösterdiklerine baktım.

Kahverengi ağırlıklı, kubbeli bir tavan. Aslında tek bir kubbe değil, üst üste dizilmiş birçok şekil vardı. Bakışlarımı yavaşça aşağı kaydırdım. Yeniden, benden habersiz konuşan iki kişi görüyordum. Siyah saçları ensesine düşen kişi karşısındakine hızlı hızlı bir şeyler anlatıyordu. Sonra bakışlarım diğerine takıldı.

Şeker kadar beyaz, solgun tenli biriydi. Uzun saçlarının arasından dışarı uzanan kulakları fazlasıyla uzundu.

Beynime saplanan ağrıyla gözlerimi sıkıca kapattım. Altımda yatan çarşafı avuçlarımın içine doldurup sıktım. Sanki bu acıyı azaltabilirmiş gibi… Ama hiçbir işe yaramadı.

Yeni bir sancı beynime çakılırken nefesim kesildi. Acıyla inlerken gözlerimi sonuna kadar açtım. Göğsüm sancıyla havaya kalkıyor, yeniden hissettiğim o sızı beni tamamen ele geçiriyordu. Kemiklerim kırılıyormuş gibiydi. Nefesim tükenene kadar içimi sıkıyor, beni acıyla kıvranmaya zorluyordu. Gözlerimden yaşların süzüldüğünü hissediyordum.

Birisi beni tuttu. Diğeri, az önce verdiği sıvıyı yeniden bir iğneyle bedenime gönderdi. Birkaç dakika sonra acı yavaş yavaş çekilmeye başladı. Uyuşukluk parmak uçlarıma kadar yayılıyordu. Uyku hâli yeniden üzerime çöktü. Nefesimi yavaşça bırakırken her şey tekrar bulanıklaşmaya başladı.

Bu neydi böyle? Zihnim, onun yüzünden neyin gerçek neyin hayal olduğunu ayırt edemiyordu.

Ve tam yeniden uykuya çekilirken…

Zihnime kazınan o yüz ortaya çıktı.

Ona uzanmak istedim.

“Aybars!”

Hırıltılı ses bana aitti. Ağzımın içi kurumuştu. Zorlukla yutkunabiliyordum. Bedenim bir damla su istiyordu ama Aybars’ın adını bile dudaklarımdan güçlükle dökebilmiştim. Belki de hâlâ bir rüyanın içindeydim. Aybars’ın yanımda, sağlam bir şekilde durması imkânsızdı. Arabanın içindeydi… O da oradaydı. Bu mümkün değildi.

Beynim karmakarışıkken, tüm dikkatimi üzerine çeken başka bir şey yankılandı zihnimin duvarlarında. Daha önce duyduğum o ses, yeniden benimle konuştu. Ve ben, ona bir kez daha inandım.

“Bunların hepsi sadece bir rüya, güzelim.”

Beni daha önce uykuya sürükleyen bu sözlere yeniden güvendim. O kişinin neden bana “güzelim” dediğini ya da neden sürekli bunun bir rüya olduğunu hatırlatıp durduğunu bilmiyordum. Bildiğim tek şey, bu sesin sahibine güvenmek istediğimdi. Eğer benim için endişelenmiyor olsaydı, başımda durup beni sakinleştirmeye çalışmazdı. Evet… Yeniden bu sesi dinlemeli, yeniden uyumalıydım. Uyumaktan başka bir seçeneğim yoktu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.