İçeriğe geç

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 2 · 11 dk okuma

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 2

Son Güzel Gün

“Geri sayım başlıyor, hazır mısınız? Son beş, dört, üç, iki, bir…” Koyulaşmaya başlayan gökyüzünü, kepler kaplarken düşündüğüm tek şey artık mezun olduğumdu. DJ, kep atma müziğini durdurup sesini yükseltirken çalmaya başlayacağı parçaya hazırlandı. Ses bir an için yavaşladı ve azaldı; ardından diğer müziğe geçerken birden yükseldi. Sanki ayaklarımın altı titremişti. Kalbim deli gibi çarpıyor, ortamın içine beni daha da çekiyordu; hâlâ yaşadığımı hissediyordum. Dört yılım sanki bir yılmış gibi hemencecik bitmişti ve artık hayatımın dönüm noktasında olduğumu biliyordum. Bugün eğitim hayatımı tamamlamış, özgür olmuştum. Bugünden sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını da biliyordum. Havada süzülen keplerin arasında kendi kepimi yakaladım ve bana gülümseyen arkadaşıma kocaman sarıldım. Üniversite bitmişti. Şimdi gerçekten mezundum. Ben bir üniversite mezunuydum. “Sakarya Üniversitesi mezunları hazır mısınız?” Müzik boşluğu doldururken düşünmeden dans ediyor, içimdeki heyecanı atıyordum. Arkadaşımla sürekli yaptığımız dans figürleri bize özeldi ve bizden daha çok eğlenen yok gibiydi. Kolumu Ecem’in boynuna dolayıp havaya zıplamaya devam ettik. Müziğin ritmi iyice hızlandıkça kendimi daha fazla kaptırdım. Bana kısacık gelen yarım saatin ardından arkadaşım bana doğru eğildi ve sesini yükseltti. “Umay, ben gidiyorum. Kendine çok iyi bak. Bana mesaj atmayı unutma. Seni çok özleyeceğim.” Ecem’in sesi kulağımı zar zor doldururken, gideceği için iyice üzülmüştüm. Kollarımı ona sarıp özlemimi şimdiden yok etmeye çalıştım. Onu çok özleyecektim… Hem de hiç olmayacak kadar. “Sen de kendine iyi bak, canım arkadaşım. Her şey için teşekkürler. Seni ne kadar geç tanımış olsam bile…” Az önceki heyecanlı ruh hâlim hüzünle yer değiştirmişti. Ona yeniden sıkıca sarılıp gidişini izledim. Gözlerime dolan yaşları geri ittirdim ve diğer arkadaşlarımın yanına gittim. En sevdiğim müziklerden biri başlarken, en sevdiğim diğer yakın arkadaşlarımın yanında eğlenmeye devam ettim. Birazdan onların da gidecek olma ihtimali canımı yakıyordu. Müzikle birlikte bedenim ritme ayak uyduruyordu. Belki de hayatımda ilk defa kimseyi umursamadan dans edip eğlendiğim gündü. Zıpladım, kıvırdım. Müziğin bas sesiyle birlikte kalbim hopluyor, hızla atıyordu. Kanım yerimde durmuyordu. Ayaklarım yerden kesilecek kadar heyecanlıydım. Çalan şarkıya eşlik ederken arkadaşım Emine’yle birlikte birbirimize figürler vererek zamanı değerlendirmeye devam ettik; ta ki ayaklarımdaki topuklular beni öldürmek istercesine acıtana kadar. Arkadaşlarımla son kez vedalaşıp kalabalığın arasından ayrılırken, ayakkabımın topuğu taşların arasına takıldı ve kendimi zor toparladım. Ağzımdan ufak bir çığlık çıkarken beni tutan kişinin yabancı biri olmadığını fark ettim. Başımı kaldırıp kahverengi gözlere baktığımda, bir süre önce hoşlandığım ve benden haberi olmasına rağmen bir adım atmayan Mete’nin beni tuttuğunu gördüm. İçimden küçük bir isyan geçirip kendimi geriye çektim. Bu kadar insanın arasında onunla karşılaşmak zorunda mıydım? “Özür dilerim…” dedim. Kendimi ondan uzaklaştırıp yoluma devam ettim. O ise cevap vermek yerine sadece hafifçe gülümsedi. İçimden küfürler savururken, onunla ilgili yaşadığım şeyleri hatırladıkça daha da sinirlendim. Benden hoşlanmadığını, ona haber gönderdiğimde bana herhangi bir karşılık vermeyişinden anlamıştım. Yine de olumlu düşünmeye çalıştım. Bugün sinirleniyor olabilirdim ama bir süre sonra onu tamamen unuttuğumda, bugünkü hâlime gülecektim. Kalabalığın arasından sıyrılıp benim için asıl önemli kişileri bulmaya çalıştım. Gözlerim çevreyi sürekli tarıyordu. Çok fazla insan vardı ve annemle Aybars’ı nasıl bulacaktım? Etrafımda birkaç kez dönerek ilerlemeye devam ettim. Sonunda aradığım kişiyi gördüğümde mutlu oldum. Çevresindeki insanlara kıyasla bir baş daha uzun olduğu için onu uzaktan seçebilmiştim. O ise beni çoktan fark etmiş, gülümseyerek izliyordu. Eteğimin uçları bacaklarıma vururken ona doğru koşmaya çalıştım fakat topuklular, ayaklarımın işini tamamen bitirmişti. Sarı saçları ve mavi gözleri… Beyaz teni öylesine güzel parlıyordu ki yüzünde neredeyse bir kız zarafeti vardı. Dudakları ince olmasına rağmen yine de hoş duruyordu. Gülümsediğinde görünen beyaz dişleri bile mükemmel bir şekilde sıralanmıştı. Bir erkeğe göre fazlasıyla iyi olmasına rağmen, sarışın sevmeyen benim bile dikkatimi çekecek bir yakışıklılığa sahipti. Onunla ilk tanıştığım anda kalbimin hızla çarpmasına sebep olmuştu. Elini kaldırıp sallarken hemen yanında gördüğüm annemle birlikte yüzüm daha da aydınlandı. Annem kapalıydı. Benim aksime sarışındı ve birbirimize pek benzemezdik. Bana hep daha çok babama benzediğimi söylerdi. Yıllar önce babamı bir kazada kaybettikten sonra hayatını bana adamış, bir daha hiç evlenmemişti. Lacivert bir kombin giymişti. Zaman ne kadar geçerse geçsin, hiç yaşlanmayacak gibi görünen bir yüzü vardı. Ne kadar zor zamanlardan geçersek geçelim, yüzünden eksilmeyen bir gülümsemeye sahipti. Anne–kızdan çok iki arkadaş gibiydik. Sanırım hayattaki en büyük şansım, annem gibi birine sahip olmamdı. “Anne! Aybars!” İkisine seslenirken aramızdaki mesafeyi kapattım ve düşünmeden anneme kocaman sarıldım. Yüreğimdeki heyecan bitmek bilmiyordu. Sonunda okul denilen kitabı sonuna kadar okumuş ve kapağını kapatıyordum. Önümde yeni bir hayat vardı ve artık ders çalışmak, sınavlara girmek zorunda kalmayacaktım. Heyecanımı onlarla paylaşarak şaşkınlığımı dile getirdim: “Ben mezun oldum, anne… İnanabiliyor musun?” Bunu söylememin sebebi, dört yıl boyunca sürekli yaşadığım talihsiz olaylar yüzünden defalarca üniversiteyi bırakmayı düşünmüş olmamdı. Bu zamanlar benim için gerçekten hiç iyi geçmemişti. Tüm o süreç boyunca çok yorulmuştum. Hiçbir şey yapmadığım, kendi hâlimde takıldığım hâlde bile beni takip eden insanlarla uğraşmak zorunda kalmıştım. Gerçekten çok zor zamanlardan geçmiştim. Annemden ayrılırken elimi tuttu, başını sallayıp bana gülümsedi. “Evet, mezun oldun. Seni tebrik ediyorum. Çok güzel bir iş çıkardın,” diyerek heyecanla mutluluğuma ortak oldu. Anneme gülümsedim ve gözyaşlarımın akmasını engelledim. Ardından Aybars’a dönüp düşünmeden ona da sıkıca sarıldım. Anneme oranla daha kısa süren bu sarılma hemen son bulurken, ellerimi birbirine çırpıp başımdaki kepi göstererek, “Mezun oldum. Ben artık mezun biriyim,” derken sevinç çığlığı attım. Annem omzumu sıvazlarken Aybars benimle dalga geçti: “Aynı zamanda işsizsin. Tebrikler…” Aybars’ın iç acıtıcı sözleriyle gözlerimi devirirken annemin bana uzattığı mor çiçekleri aldım. “Bunlar senin için.” Bu kez dolan gözlerimi kırpıştırarak yüzümü havaya kaldırdım. Ağlamamam lazımdı. Ağlamamı gerektirecek bir durum yoktu. Bunlar hayatımda aldığım ilk çiçeklerdi ve en çok da yıllar süren başarımı tebrik etme amaçlıydı. Bu, gurur verici hissettiriyordu. “Anne, teşekkür ederim. Her şey için.” Anneme yeniden sarıldım. “Ne zaman gideceğiz?” Bu soru aslında ‘Biraz daha eğlenebilir miyim?’ anlamına geliyordu. “Eğer biraz daha kalmak istiyorsan…” Annem bana istediğim cevabı verirken, ellerimi birbirine vurarak sevinçle ses çıkardım. “Ben hemen şuradayım, siz eğlenmenize bakın. Biz de birazdan gideriz, tamam mı?” Annem yanımdan ayrılırken çiçekleri ona vermeyi unutmadım. Oturma yerlerine geçen annemden gözlerimi, uzun zamandır komşum olan Aybars’a çevirdim. “Ne duruyoruz?” Onu dinlemeden koluna girip müzik sesinin hâlâ devam ettiği yere doğru sürüklerken, hâlinden hiç memnun olmadığı belliydi. “Neden bu işkenceye ben de katlanmak zorundayım?” “Topuklu giyen benim, sence kim daha çok acı çekiyor?” Ayaklarımdaki acıya rağmen yürümeye devam ettim. Piste yaklaştığımızda sınıf arkadaşlarımdan Mine ve Sıla bana doğru geliyorlardı. İkisini gördüğüm an onların da gitme zamanının geldiğini anladım. Bir süreliğine unuttuğum hüzün beni yeniden ele geçirirken ikisine de kocaman sarıldım. Birlikte geçirdiğimiz zamanları anımsayınca özlem duygusu beni bir kez daha yakalamıştı. Onlar gibisini bir daha bulamazdım. Daha onlar gitmeden nemlenmeye başlayan gözlerim, gidişlerini izlerken birkaç damlasını özgür bırakmıştı. Şu an gerçekten ağlıyordum. Yaşları elimle silerken, gizlediğim yüzümü görmek için Aybars bana doğru eğildi ve yüzüme baktı. “Bu ne? Ağlıyor musun yoksa?” Benimle dalga geçen sesini duyunca geri çekilip gülümsedim. “Hayır, gözlerime dört yıllık arkadaşlarım kaçtı,” diyebildim. Yüzümü sakladığım elimi tuttu ve kalabalığın arasına doğru sürüklerken, açıklar gibi konuştu; daha doğrusu bağırdı: “Bugün senin en güzel günün, ağlamayı bırak ve benimle gel.” Sonunda DJ’in müziğiyle dans edenlerin arasına girdiğimizde, beni tam karşısına alıp iki elimi de tuttu ve ritme uymam için dans etmeye başladı. Yüzündeki masum ifadeyle dans etmeye çalışması gülmeme sebep olmuştu. Bir türlü ondan kurtaramadığım ellerimi bir aşağı bir yukarı kaldırıyor, beni hareket etmeye zorluyordu. Yüreğimdeki hüzün dağılırken gülüşüm çoğaldı ve ona ayak uydurup müzik eşliğinde dans etmeye devam ettim. “Berbat dans ediyorsun!” Yüksek sesten dolayı beni duymamıştı. Bunu bilmeme rağmen yine de onunla dalga geçmek hoşuma gidiyordu. Annemle birlikte gelmesi gururumu okşamıştı. Onu, hayatıma giren diğer erkeklere göre daha fazla seviyordum. Ve bunu hiçbir erkek değiştiremeyecekti. Hayattaki diğer şanslarımdan biri de onun gibi birinin komşum olmasıydı. Filmlerde ve dizilerde, yeni taşınan bir kızın fazlasıyla yakışıklı bir komşusu olurdu. Bir şekilde o komşuyla sık sık karşılaşırlar, birbirlerine yakınlaşır ve sonunda aşk yaşarlardı. Yani bu, kaçınılmaz bir durumdu. Fakat biz farklıydık. Ben arkadaşlığı sevgililikten daha fazla önem veren biriydim. Birilerinden hoşlansam bile, biriyle aşk yaşamanın ne demek olduğunu tam bilmiyordum. Müzik değişip başka bir parçaya geçerken, karşımda tuhaf el hareketleriyle ritme ayak uydurmaya çalışan Aybars’a bakıp kahkahamı tutamadım. Onu taklit edip dalga geçerken, kızarmış yüzüyle gülümseyip bana farklı dans hareketleri göstermişti. Hareket ettikçe beyaz teni sıcaktan daha da kızarıyordu. İkimiz de soluk soluğa kalmıştık. Hava iyice kararırken, topuklu ayakkabılar yüzünden acıyan ayaklarımı düşünmeden zıplamaya ve ritimle dans etmeye devam ettim. Fakat gidecek olma gerçeği beni sinirlendiriyordu. Burada kalıp eğlenmek, içimdeki enerjiyi sonuna kadar harcamak istiyordum. Ne kadar istersem isteyeyim, gitmek zorundaydık. Aybars’a kısaca gideceğimizi dair bağırıp onu kalabalığın ortasından çıkarmaya başladım. Elini tutarken kalbimin neden bu kadar hızlı attığını bir türlü engelleyemiyordum. Hâlâ arkamdan yükselen müzik sesleri, öğrencilerin sevinç çığlıkları; kanımda akan damarların daha da şiddetle akmasına sebep oluyordu. “O kadar çok yoruldum ki ayaklarımın altı acıyor.” “Boyun zaten uzun, neden topuklularla uğraşıyorsun ki?” Gözlerimi devirip ona baktım. Ayakkabılarla daha fazla yürüyemeyeceğimi anladığım anda durdum ve bileğimdeki kayışı çözmeye başladım. Hâlâ elimi tutuyordu. Dengede durmamı sağlarken, düz yere basan ayaklarım sevinç çığlığı atmaya başlamıştı. Topuklu ayakkabılara aşıktım; fakat bu acı, beni onları her zaman giymekten alıkoyuyordu. “Elbiseyi bunlar ancak tamamlıyor. Her neyse, bunu seninle tartışmayacağım.” “Evet, evet, seni anlayabiliyorum.” Klasik bir erkek gibi benimle konuşurken, tartışmaya girmenin anlamsız olacağını biliyordum. O da bunun farkındaydı ve konuyu geçiştirdi. Sonunda annemi bulduğumuzda, gitme vaktinin geldiğini anlayıp ayağa kalktı. Spor sahasından ayrılıp arabanın park edildiği yere doğru yürümeye başladık. Aybars’a dönüp sesimi yükselttim: “Arkada oturalım, sana anlatacaklarım var.” Annem sürücü koltuğuna otururken, biz Aybars’la arka koltuklara yerleşip arabanın hareket etmesini bekledik. Birkaç dakika içinde ısınan araba yola çıktı. Annem, rahat olmamız için müzik açarken sesin ona gelmediğini belli etti. Onun kadar mükemmel bir annem olduğu için defalarca teşekkür edebilirdim. Sonunda ona dönüp az önce yaşadıklarımı anlatmak için hazırlandım. Omuzlarımız birbirine değiyordu; arabanın dar arka koltuğunda, ona doğru eğilebildiğim kadar eğilmiş, sesimi sadece ona ulaştırmaya çalışıyordum. Aynı şekilde o da benimle konuşabilmek için benim gibi çaba sarf ediyordu. Camın dışından akan sokak lambalarının solgun ışıkları yüzüne vurup geçerken, her zamanki gibi bu anı biraz daha heyecanlı olsun diye konuyu uzatmak için elimden geleni yapıyordum. “Üniversite bitmiş olmasına rağmen hâlâ ondan hoşlandığımı sanıyor. Bu gerçekten çok saçma. Kendini vazgeçilmez mi sanıyor acaba? Aptal…” “Bir şey mi oldu yine?” “Yanınıza gelirken ayağım takıldı ve sendelerken birisi bana yardım etti. O kadar kişinin arasında ona denk geldim. Onu rahatsız ettiğimi düşünerek özür diledim. O ise sadece gülümsedi ve geçti. Hayır, sendelediğim anda tam zamanında beni nasıl tutabilir ki? Bu, beni izlediği anlamına gelmiyor mu?” Aybars kaşlarını çatıp beni anlamaya çalışırken, sesimi biraz daha alçaltıp daha açık olmaya çalıştım. “Mete’den bahsediyorum. Hatırlıyorsun, değil mi?” Çatık kaşları gevşedi; bu kez yüzüne umursamaz bir ifade yerleşti. “Ha… evet, evet. Unutur muyum?” Ağzının içinde gevelerken sıkıldığı her hâlinden belliydi ama yine de beni dinlemeye devam ediyordu. Sonuçta arkadaşımdı; defalarca anlatmama rağmen beni her seferinde ilk kez dinliyormuş gibi tepki vermesi gerekirdi. Fakat bu kez ses tonu bıkkınlık ve sinirle karışmıştı. Bu ruh hâli aslında bende de vardı; yine de onunla bu konuyu konuşmak istemiştim. Anneme dikiz aynasından baktım. Bizden tamamen kopmuş, sanki arabanın içinde bambaşka bir dünyadaymış gibi davranıyordu. Konuştuklarımızı duysa bile umursamazdım. Anneme her zaman güvenmiştim. Yeniden Aybars’a döndüm. “Hey hey… o yüz ifadesi de ne öyle?” “Bir şey yok. Sadece o kadar fazla kişiden bahsediyorsun ki bazen hangisi olduğunu çıkaramıyorum.” “Benim biriyle kısacık süre konuşmuş olmam, onunla sevgili olduğum anlamına gelmiyor. Biliyorsun, ben arkadaş canlısı biriyim. İnsanlarla çabuk kaynaşabiliyorum.” Ona açıklama yaparken, beni nasıl gördüğünü merak ettim. On dakika konuştuğum biriyle aramda bir şeyler olduğunu mu düşünüyordu gerçekten? Bu düşünce canımı sıkmıştı; ama aynı şekilde onun da bu durumdan sıkıldığını fark edememiş olmam içimi daha da burkuyordu. Bu yaşıma kadar öğrendiğim bir şey varsa, o da kimsenin beni sonsuza kadar, sıkılmadan ya da yanlış düşünmeden sevemeyeceğiydi. Düşüncelerimi bir kenara itip ortamı dağıtmak için, her zaman yaptığım gibi sürekli dalgasını geçtiğimiz konuyu yeniden açtım. Boğazımı temizledim. Ciddi bir tavır takındım. Beni hâlâ tanıyamadı mı? Bir yıldan fazladır arkadaştık ve üniversitede olmama rağmen onunla sürekli iletişim hâlindeydik. “Aybars, bu konuyu seninle daha milyonuncu kez konuştuk… Yeniden söylememi ister misin?” “Hayır, yine aynı şeyleri söyleme bana. Seninle evlenecek değilim. Çocuk bile değiliz halbuki.” Arkasına yaslanıp dümdüz öne bakarken kızaran yüzünü görünce kahkahamı bastıramadım. “Şu hâline bir bak, kıpkırmızı oldun.” Ellerimi birbirine çarpıp parmağımla annemi göstererek, “Anne, değil mi?” diye sordum ön tarafa doğru. Annem dikiz aynasından Aybars’a bakarak, “Evet, kızarmış. Yine onunla evleneceğini mi söyledin?” diye tahminde bulundu. Başımı sallayıp gülüşüme devam ettim. Aybars’ın yüzündeki şaşkınlık ifadesi kahkahamı daha da artırıyordu. Bacağıma hafifçe vurup konuştu: “Dalga geçme benimle. Bazen nasıl davrandığını gerçekten anlayamıyorum.” Yüzü asılırken onu kırdığımı hissettim. Bu konuyu ciddiye mi alıyordu, yoksa ben mi fazla ileri gitmiştim? Ama gerçek şuydu ki, eğer yakın erkek arkadaşlarımdan biriyle evlenmek zorunda kalsaydım, bu kesinlikle Aybars olurdu. Yine de onunla dalga geçerken ciddi olmadığımı anlaması gerekirdi. Kendime çeki düzen verirken, çoktan şehirden çıktığımızı fark ettim. Yol boyunca dizilmiş sokak lambalarının sarı ışıkları artık yüzüne eskisi gibi vurmaz olmuştu. Onu daha iyi görebilmek için ona doğru döndüm. Tam o anda yüzü aydınlandı… Hayır, sadece yüzü değil, arabanın içi bir anlığına ışıkla doldu. Ve ardından… Bir korna sesi. Annem direksiyonu kırdı. Araba savruldu. Dünya bir anlığına yerinden kopmuş gibiydi. Camlardan dışarı uzanan karanlık, farların titrek ışığıyla parçalanıyor, her şey gözümün önünde bir film sahnesi gibi ağır çekime giriyordu. Az önce kahkahalarla dolu olan içim, şimdi korkuyla daralıyordu. Kalbim göğsümde çırpınırken ellerim koltuğun kenarına yapıştı. Güçsüz parmaklarım bırakmadan hemen önce Aybars beni yakaladı. Kolları etrafımda kapandı, beni kendine çekti. Annemin çığlığı, lastiklerin asfalta sürtünürken çıkardığı o keskin sesle birleşti. Metalin gıcırtısı, camın titreyişi, bedenlerimizin koltuklarda savruluşu… Her şey altüst oldu. Ve sonra… Sessizlik. Sonrası yalnızca karanlıktı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.