İçeriğe geç

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 10 · 7 dk okuma

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 10

Beyaz Kurt

Kurtu gördüğüm anda korkuyla eve kaçmam gerektiğini biliyordum. Ama kalbimdeki ağırlık onu daha ilk saniyede sevmeye başlamıştı. Kurtlar vahşi hayvanlardı, avcı içgüdüleri vardı. Ondan uzak durmalıydım. Böylesine büyük bir hayvandan kaçmalıydım. Sıradan kurtlara göre çok daha iri bir yapısı, daha gür bir kürkü vardı. Belki de bir ayı kadar büyüktü. Ve rüyamda gördüğüm o beyaz kurda ürkütücü bir biçimde benziyordu.

Ne yapacağımı bilemeden sendeledim. Bakışlarımı ondan ayıramıyordum. Gözlerine dolan yaşlar acı çektiğini ele veriyordu. Başını yere eğdi, nefesini toprağa vererek soludu. Sanki bana zararsız olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Hüzünlü bakışlarını benden ayırmıyordu. Birkaç adım daha yaklaştı ve yere yığıldı. Yaralıydı. Öylece bırakıp gitmemem gerektiğini fısıldayan bir his bedenimi ele geçirdi. Hızla yanına gidip çömeldim.

Beyaz tüylerinin bir kısmı kana bulanmıştı. Göğsü, aldığı hızlı nefeslerle inip kalkıyordu. Korkuyla elimi üzerine koydum. Ne yapabilirdim? Nasıl yardım edebilirdim? Sıcaklığını avucumda, nefesini tenimde hissediyordum. Daha önce bir kurdu iyileştirmek bir yana, bir kuş bile kurtarmamıştım. Elimi tüylerinin arasında gezdirince irkildi, sonra gözlerimin içine baktı. Gözlerindeki acıyı içimde hissettim. Sanki bu kurtla yıllardır süren, kelimelere dökülemeyen bir bağım varmış gibiydi.

“Ne yapabilirim?” diye düşünürken, aslında cevabın belli olduğunu fark ettim. Bir veterinere götürmeliydim. Ama nasıl? Telefonum içerideydi. Belki Aybars’ı arar, birlikte götürürdük. Son kez tüylerini okşadım. “Burada kal… Yardım getireceğim.”

Gözlerime bakıyordu. Onu orada bırakmak istemedim ama zorla ayağa kalktım. Eve koşup telefonumu aldım. Saatin kaç olduğuna bakmadan Aybars’ı aradım.

Telefon uzun süre çaldı. Sonunda açıldı. Karşıdan gelen uykulu sesle içim burkuldu ama başka çarem yoktu.

“Aybars… Buraya gelmelisin. Sana ihtiyacım var.”

“Bir şey mi oldu? Her neyse… geliyorum.”

Telefonu şortumun cebine atıp dışarı çıktım. Kurtun yanına koştum. Ama… yoktu.

Az önce yattığı yere yaklaştım. Sanki orada hiç olmamış gibiydi. Oysa hareket edemeyecek kadar yaralıydı. Nereye gitmişti?

“Umay?”

Aybars’ın endişeli sesini duyarken hâlâ aynı noktaya bakıyordum. Tek düşündüğüm şey kurtun nereye gittiğiydi.

“Umay?”

Omzumda bir el hissettim. Ürpererek arkamı döndüm. Aybars gözlerime bakıyordu, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Parmağımla az önce kurtun yattığı yeri işaret ettim.

“Orada… beyaz bir kurt yatıyordu. Yaralıydı. Ölecek gibiydi ama… şimdi yok.”

Sesim titriyordu. Ağlamak üzereydim.

Çimenler ezilmişti. Birkaç damla kan hâlâ görünüyordu. Ama ortada kurt yoktu. Olmayan bir şeyi nasıl varmış gibi anlatabilirdim? İçimde bir çığlık kopuyordu. Ama gerçekten… burada bir kurt vardı.

Aybars’ın gözlerine bakmaya korktum. Bana inanmasına o kadar ihtiyacım vardı ki. Korkarak baktığımda gözlerinde yalnızca şefkat vardı. Üzerinde siyah bir atlet, üstüne aceleyle geçirdiği gömlekle yanımda duruyordu. Gömleğini çıkarıp omuzlarıma koydu, beni kendine çekti.

“Geçti… Hadi eve gidelim.”

İstediğim kadar anlatmak isteyeyim, az önce gördüklerime ben bile inanamazken başkasını nasıl inandırabilirdim?

Eve girdiğimde üşüdüğümü fark ettim. Koltuğa çöktüm. Tek istediğim ağlamaktı. Neyim vardı benim? Bir kurt mu görmüştüm? Hem de yaralı bir kurt? Gerçekten aklımı mı yitiriyordum?

Aybars yanıma oturduğunda gözyaşlarım kendiliğinden aktı. Kalbimdeki o anlamsız acı beni daha da korkutuyordu. Belki de hepsi bir rüyaydı. Bir hayaldi. Belki uyurgezerim… belki de…

Sırtımda onun elini hissedince düşünmeden başımı omzuna yasladım. Soluk almaya çalıştım. Eli beni sakinleştirirken uykusu dağılmıştı. “Geçti… Hadi biraz uyu. İşe gideceksin.”

Başımı salladım. Gözyaşlarımı sildim. Kalkıp gideceği sırada elini tuttum. Gitmesini istemiyordum. Yeniden yalnız kalmak istemiyordum.

“Burada kal… Sadece birkaç saat. Sabah oldu zaten…”

Bunun ne kadar uygunsuz olabileceğini ikimiz de biliyorduk. Ama bu bir istekten çok, bir tutunma çığlığıydı. Elini daha sıkı tuttum. Sonunda pes etti. “Peki…”

Koltuğa uzanmamı sağladı, başımın altına yastık koydu. Kendisi karşı koltuğa uzandı. Elini hâlâ bırakmamıştım. Teninin sıcaklığıyla güvende olduğumu hissediyordum. Ona bakıyordum. Bir süre sonra, gözlerini kapatmışken sessizce fısıldadı…

“Bana bakmaktan vazgeç ve uyu.”

“Teşekkür ederim,” diye karşılık verdim.

“Bunun hakkında sonra konuşuruz. Uyumaya devam et.”

Yakalanmış bir çocuk gibi gözlerimi hemen kapattım. Yan dönüp elini daha iyi tutabilmem için bana biraz daha yaklaşmıştı. Gülümsemeden edemedim. Bir saat bile olsa uyumam gerekiyordu. Uykusuz bedenim beni hiç zorlamadan içine çekti.

(...)

Alarm sesiyle irkilerek uyandım. Hemen kapatıp kendime gelmek için birkaç saniye tanıdım. Uykuda kalmak isteyen bedenimi zorlayarak üst kata çıktım. Yüzümü yıkadım, üzerimi değiştirdim ve mutfağa indim.

Aybars hâlâ koltukta uyuyordu. Sabah yaptığım o “saçmalık” aklıma geldiğinde utancımdan yerin dibine girmek istedim.

Bir kurt… Hem de yaralı bir kurt. Komikti belki ama beni kendimden şüphe ettirecek kadar da korkutucuydu. Birkaç şey hazırlayıp yumurta pişirdim, tost yaptım. Masaya bakarken Aybars’ı uyandırmak için yanına gittim.

“Şşt… Hadi kalk, işe gideceğim.”

Bir süre mızmızlandı. Zamanım daralıyordu. Aklıma gelen fikrin sonunda linç yiyebileceğimi bilsem de başka çarem yoktu.

“Aybars, kalkmalısın. İşe gideceğim!”

Kulağına doğru eğildiğim anda gözlerini açtı ve yüzünü bana çevirdi. Refleksle geri çekilip ayağa kalktım, saçımı kulağımın arkasına attım. Boğazımı temizledim. “Hadi… kahvaltı hazırladım.”

Aslında onunla dalga geçmek istemiştim ama artık yapmamaya karar vermiştim. Evlilik şakaları da bitmişti. Üstelik birkaç saat önce yaşadıklarımız… düşünmek bile beni daha da utandırıyordu.

Mikrodalgaya soğuyan tostları attım. Kapıdan gelen öksürük sesine dönmedim. Yüzüme yayılan sıcaklık utancımı ele veriyordu.

“Günaydın.”

Tatlı bir ses tonu vardı. Sabah mahmurluğu, o sempatik yüzü daha da yumuşatmıştı. Arkadaş olarak gördüğüm Aybars’ın bu hâli… fazlasıyla çekiciydi.

“Günaydın,” dedim. Tabağı masaya koydum. Şişmiş yüzünü ovuşturup kendine gelmeye çalışıyordu. Bardaklara çayı doldurup oturdum.

Masaya gergin bir sessizlik çöktü.

“Beni uyandırmak zorunda mıydın?” diye sordu sonunda. Tostumu yerken birkaç saat önce yaşadıklarımız hiç olmamış gibi davranıyordu.

“Çünkü gideceğim… ve seni bu evden çıkarken görürlerse farklı düşüncelere sahip olabilirler.”

Başını salladı, çayından bir yudum aldı. Hâlâ tostuna dokunmamıştı. Ben ise istemesem de zihnimde geceye dair görüntüler dönüp duruyordu. Normalde her şeye bir açıklama bulabilen ben, şimdi tamamen boşlukta gibiydim.

“Şey… sabahki olay…”

Sözcükler ağzımdan zorla çıkıyordu. Derin bir nefes aldım. “Bilmiyorum, tamam mı? Gerçekten bilmiyorum. Kafayı yemek üzereyim.” İki aydır devam eden bu tuhaflıklar bu gece daha da yoğunlaşmıştı.

“Rüyalarım ve gerçekler birbirine karışıyor. Kafam kazadan sonra… değişti. Sanki… deliyorum.”

“Kendini fazla yoruyorsun,” dedi yumuşak bir sesle. “Şimdi kahvaltını yap, işe git. Buraları ben toplarım.”

Konuşacak gücüm yoktu. Çünkü bir kez başlarsam kendime teşhis koyacak, tedavi aramaya başlayacaktım. Gözlerim doldu. Tost boğazıma dizildi. Çayımı bitirmeden masadan kalktım.

“Sadece… teşekkür ederim.”

Bu aralar ağzımdan en çok çıkan kelime buydu.

Gitmek için hazırlanırken durup ona tekrar baktım. Bakışları endişeliydi. İyi olmadığımı biliyordu. Ama beni sorgulamıyordu. Zorlamıyordu. Sadece… bekliyordu.

“Tek başına yapabileceğine emin misin?”

Bakışı “Sen beni ne sandın?” der gibiydi. Ardından sadece: “Git,” dedi.

Onu dinledim. Dişlerimi fırçaladıktan sonra tekrar mutfağa indim. İçeri baktığımda bulaşıkları yıkayıp makineye yerleştirdiğini gördüm. Göğsümde yükselen duygu bu kez korku değil, minnettarlıktı.

Mutfağa girdiğimde beni fark etti. Havluyla ellerini sildi. Üzerindeki siyah atlet tenini daha çok ortaya çıkarıyordu; beyazlığı sabah ışığında daha da belirgindi.

Düşünmeden yanına gidip kollarımı sardım. Kolları bir an havada kaldı, sonra beni kendine çekti. Ağlamamak için kendimi zor tuttum.

“Teşekkür ederim Aybars,” dedim. “Bana göz kulak olduğun için… ve sabırla beklediğin için.”

“Sen benim arkadaşımsın Umay. Ve bu yüzden senin yanında durup sana destek olmak benim yapmam gereken şeylerden biri.”

Ondan ayrılırken gözlerimin nemlendiğini saklamaya çalıştım. Sızlayan burnumu yukarı çektiğimde ortamın ağırlığını fark etmiş olmalıydı, çünkü hemen şakaya vurdu.

“Eğer bir gün gelip ‘Birini öldürmem lazım yardıma ihtiyacım var’ desen bile sorgulamadan peşinden gelirdim.”

Bunu söylerken şaka yapıyordu ama ben yine de gülmekten kendimi alamadım. Gerçekten de beni rahatlatma konusunda bir numaraydı. Böyle bir adamla hayatım boyunca arkadaş kalıp bu tarz saçma şakalar yapabileceğimi biliyordum.

“Geç kalacaksın. Hadi, acele et,” diyerek beni dürttü.

Birlikte evden çıktık. Birkaç saat bile olsa benimle bu evde kalmış olması içimi rahatlatmıştı. Yoldan aşağı yürüyüp durağa doğru ilerledim. Yanımda benimle birlikte gelmesi… ona kapılmamak için kendimi zor tutmama neden oluyordu.

Aybars senin arkadaşın, Umay. Onun hakkında başka şeyler düşünme bile.

“Kendime bir köpek almayı düşünüyorum,” dedim sonunda.

Bayırdan aşağıya inerken ayaklarımızı yere çocuk gibi vura vura yürüyorduk. Güneş çoktan yükselmişti. Tatil için gelen insanlar şehir merkezine inmek üzere yoldaydı; kimi karavanıyla, kimi arabasının üstüne bağladığı kanosuyla hızla yanımızdan geçiyordu. Durağı görünce saate baktım. Sekize on dakika vardı.

“Bu güzel olabilir,” dedi. “En azından yalnız kalmamış olursun.”

En çok da psikolojik olarak bana iyi geleceğini biliyordum. Hayvanları her zaman sevmiş biriydim. Durağa vardığımızda etrafı izledim. Dağlık bir bölgeydi ama cennetten bir bahçe gibiydi. Ağaçlar yükseliyor, kuş sesleri hiç kesilmiyordu. Rüzgârla savrulan yaprakları izlerken yeniden sessizliğe gömüldük.

“Hafta sonu takılalım,” dedi sonunda. “Artık çalıştığın için seni doğru düzgün göremiyorum.”

Ayağımı yere ritmik bir şekilde vururken başımı salladım. “Bana yemek ısmarlayabilirsin,” dedim şakayla.

“Çalışmaya başlamışken hâlâ sana bir şeyler ısmarlamamı mı istiyorsun?”

“Daha bir hafta oldu. Ay başı gel, o zaman konuşuruz.”

Somurtarak memnuniyetsiz bir ses çıkardı. Gülümsememi tutamadım. Elimle göğsüne hafifçe vurdum. “Tamam, ağlama. Yemekler benden.”

Vurduğum yeri tutup sıvazlayarak mızmızlandı. “Ah! Acıdı. Belki lezzetli bir şeyler yerse bu acı geçer.”

Gerçekten ciddi miydi? Gözlerimi devirerek baktım. O sırada otobüs görünmüştü. Elimi kaldırdım.

“Bu da geçti sayılır. Bayılmaya ne dersin?”

Ufak bir kıkırtıyla güldü. Otobüs çoktan durmuştu.

“Görüşürüz,” dedi.

Otobüse binerken içimde garip bir sıcaklık vardı. Bu duygunun ne kadar güzel hissettirdiğini inkâr edemezdim. Yola koyulduğumda, istemeden de olsa aklımdan geçti: Ya Aybars’la gerçekten daha yakın olsaydık? Bizim için bazı şeyler nasıl olurdu?

Ama hemen o düşünceyi sildim. Bu yola girersem geri dönüşü olmayabilirdi. Yalnızlığımı bastırmak için kendime hayaller kurmak istemiyordum.

Çünkü asıl düşünmem gereken şey şuydu: Başıma gelenler.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.