İçeriğe geç

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 11 · 11 dk okuma

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 11

Yalnızlıktan Doğan Bir Adım

Rüyalarım… Gördüğüm kurt ve o gölge… Evimin arka bahçesinde sürekli duyup durduğum tuhaf sesler. Kitapçıda başıma gelenler… Ve bazen, gün içinde bile gözümün ucunda beliren o şekilsiz varlıklar. Sanki dünya, gözlerime istemediğim şeyleri fısıldıyordu.

Çoğu zaman delirdiğimi düşünüyordum. Bu görüntüler, bu sesler ne zaman beni bulsa, içimdeki bir yer korkuyla büzülüyordu. Gözlerimi kapatıyor, kulaklarımı susturuyor, hepsinin birer kuruntu olduğuna kendimi inandırmaya çalışıyordum. Ama olan bitenin bir açıklaması yoktu. Ve bunlar birine anlatılabilecek kadar basit değildi.

Tüm bu düşüncelerle iş yerine gelmiş, yapılması gerekenleri neredeyse otomatik hareketlerle tamamlamıştım. Zihnim o kadar doluydu ki kaçmak istiyordum. Aybars, her şeye rağmen yanımda olduğunu söylüyordu ama… Gerçekte ne kadar süredir arkadaş sayılırdık ki? İnsanlar gelip geçerdi. Bir noktada senden istediklerini alamazlarsa, sessizce giderlerdi. Ve benim, gitmelerine izin vermekten başka bir seçeneğim kalmazdı.

Ne yapabilirdim ki?

Gitmek isteyenlerin hayatımda kalması için daha fazla çabalayamazdım. Bensiz daha mutlu olacaklarını hissediyorlarsa yollarına devam edebilirlerdi. Fakat kendimde bildiğim en önemli özelliklerden biri de şuydu: Kin tutmasam bile, gidenlerin artık hayatımda bir yeri olmazdı. Kimseyi onların yerine koymazdım ama içimde bir şeyler de eskisi gibi kalmazdı.

Peki ya Aybars?

Ya gerçekten deli olduğumu düşünürse? Ya benden gitmek isterse? Buna izin verebilir miydim?

Çoktan ona bağlanmıştım. Ve yalnız kalmaktan korkuyordum. Annemin ölümünden sonra mutlu olabildiğim tek yer, onun yanındaydı.

Bu düşünceyle kendime daha da kızdım. Böyle düşünmemem gerekirdi. Hayatta karşıma çıkabilecek pek çok farklı yol vardı. Kimisini isteyerek seçerdim, kimisi ise zoraki olarak girdiğim ve yürümek zorunda kaldığım yollardı.

Bu yüzden zihnimi başka bir şeye odakladım: bir köpek. Belki bir köpek… belki de yeni bir iş. Her ihtimale karşı bir çıkış kapısı.

Seans saati için gelen kadın içeri girerken, bir an kendimi onun yerinde hayal ettim. Burası, ruhsal sancılarla boğuşan insanların geldiği bir yerdi. Uzman birine danışmak, mantık çerçevesinde ilerlemek içindi. Benim yaşadıklarım ise… daha çok şizofreniye yakıştırılan, gerçek olmayan görüntüler ve sahneler gibiydi.

Elime kitabı alıp okumaya çalışsam bile en ufak bir kelimeyi anlayamıyordum. Cümleler birbirini kovalıyor, her biri bir başka düşünceyi sürükleyip getiriyordu. Birkaç saat sonra öğle vakti geldiğinde bu düşünceleri yeniden raflarıma kaldırıp internette araştırdığım barınaklara bakmaya başladım. İki barınaktan sonra fazla vaktim kalmadığı için pastanede birkaç şey atıştırıp kliniğe geri döndüm. İstediğim köpek geldiğinde bana haber vereceklerini söylemişlerdi; gelmezse de aralarından birini sahiplenebilirdim.

Masanın başına yeniden yerleşip bu kez kitabı gerçekten okuyabilmek için kendime söz verdim. Okuduğum sayfalar arasında gelen kişileri ayarlamam gerektiğini hatırlattım kendime. Randevu listemi yenileyip düşüncelerimi biraz olsun dağıttıktan sonra saate baktım. Çoktan üçü geçmişti ve birazdan Kutay’ın geleceğini anımsadım.

Her ne kadar ondan uzak durmak istesem de çoktan ona alışmıştım. Bugün berbat ruh halimi bir an önce gelip dağıtmasını istiyordum. Böylece düşünmem gerekmeyecekti.

Son kişiyi arayıp telsiz telefonu yerine yerleştirirken kitabı önüme çektim. Fakat okumaya hazır değildim. Başım çatlayacak gibi ağrıyordu. Geriye yaslanıp esnedim. Gözüm kapıya takıldığında, çoktan girişte durmuş beni izleyen siyah auralı Kutay’ı gördüm. Hemen toparlanıp kendime çeki düzen verdim. Burası ciddi bir yerdi; bu hâlde nasıl davranabilirdim?

Onu fark ettiğimi anladığında gülümseyip elini havaya kaldırdı. Odanın ortasına yaklaşırken randevu saatine neredeyse yarım saat olduğunu fark ettim. Yine… Salı gününden beri ya erken geliyor ya da geç çıkıyordu. Buna çoktan alışmıştım.

“Hoş geldiniz, Kutay Bey. Ama seansınıza daha vakit var.”

Bu sefer neyi bahane ederek bir şeyler uyduracaktı acaba?

“Biliyorum. O evde durmak beni boğuyor, ben de buraya geldim.”

Sanırım düşüncelere dalıp giden yalnızca o değildi. Masama ulaştığında bana bakarken bir anda bambaşka bir konu açtı. “O kıtaya inanıyor musun?”

Ne dediğini anlamadan yüzüne baktım. Parmağını kaldırıp kitaba uzattı. Şimdi ne demek istediğini kavramıştım. Sakin bir nefes vererek kitaba baktım.

“Eğer işin içinde Türklerle ilgili bir şey varsa her şeye inanmak istiyorum,” dedim. Fazlasıyla merak uyandıran bir gizemi vardı ve daha fazlasını merak etmeden duramıyordum.

“O kıtada yaşayanların, Mayalar gibi ileri bir bilgiye sahip oldukları… hatta dünyanın birçok sırrını bildikleri söyleniyor.”

Dikkatim tamamen ona kaydı. Dikleştim, ellerimi masaya koydum.

“Kıtanın battığına ve kalıntılarının hâlâ suların altında olduğuna inanılıyor. Ama anlamadığım şey şu: Madem yeri aşağı yukarı belli, neden gidip araştırmıyorlar?”

Masanın üzerinden kitaba uzanıp parmağını haritanın üzerine bastırdı. “Şöyle düşün. Araştırmıyorlar değil, belki de yapamıyorlardır.” Ona bakarken bal rengi gözlerinin yavaş yavaş yeşile dönmesi garibime gitti. Gözlerimdeki bu tuhaflığın onda da olması beni şaşırtmıştı.

“Nasıl yani?”

Dikkatimi çektiğini fark edince dudakları hafifçe kıvrıldı. “Gizlenmesi gereken bazı şeyler olabilir.”

Bana göz kırptığında kalbim yerinden çıkacak gibi tekledi. Tam o sırada telefonu çaldı. Latife Abla su isteyince istediğini yerine getirdim.

Geri döndüğümde çoktan koltuğa oturmuş, kendi hâlinde takılıyordu. Heyecanlı anların böyle bölünmesinden nefret ederdim. Oysa onunla bu konu hakkında konuşmaya devam etmek istiyordum. Ama ortamın büyüsü çoktan bozulmuş gibiydi. Aybars’la bu konuları konuşurken onun yalnızca dinlemek için çabaladığını hissederdim; Kutay ise düşünmeden benimle birlikte heyecanlanıyordu.

Odada tek ses dışarıdan gelen uğuştuydu. Bir süre onu izledim, daha doğrusu inceledim ve bunu yaparken fazlasıyla dikkatli olmaya çalıştım. “Ev” derken büyük ihtimalle çalışmadığını düşündüm. Hâline bakılırsa fakir de değildi. Yapılı bir vücudu vardı; saç kesiminin bile iyi bir kuaförden çıktığı belliydi. Üzerindeki siyah, salaş gömlek ve altındaki pileli kumaş pantolon da tarzının basit olmadığını gösteriyordu.

Keskin olmasa da çarpıcı yüz hatları, şekilli dudakları, kalın, özenle şekillendirilmiş kaşları. Hafif çekik bal rengi gözleri ve yüzüne orantılı burnu oldukça dikkat çekiciydi. Son derece erkeksi bir güzelliğe sahipti.

Beynimin içinde yanıp sönen ışıklar onun fazlasıyla iyi görünümlü bir erkek olduğunu söylüyordu. Evet, itiraf etmeliydim: Ondan etkilenmiştim.

Bir an için başlangıcımızın güzel olmasını istedim. Fakat ilk günden ona karşı soğuk hissetmiştim. O şekilde davranan hiç kimseye karşı iyi yaklaşamazdım. Asıl mesele de buydu zaten; böyle başladığımız için tepkimi bir kenara bırakıp ona bir anda iyi davranamazdım. Gururum beni ondan uzak durmaya zorluyordu.

“Oradan bakılınca nasıl duruyorum?”

Sesini aniden duyunca bakışlarımı kaçırdım. Bunu yaparken bir çocuk gibi davranmıştım. Telaşlandım. Bana bakmıyordu bile… Telefonuyla ilgileniyordu; nasıl fark etmiş olabilirdi ki?

“Ne dediğinizi anlamadım?” Sesim titriyordu. Kendimi toparlamam gerekiyordu.

“Beni incelediğini düşünüyordum,” dedi, dudaklarında küstah bir gülümsemeyle. Parlaklığı yüzünden gözlerimi kısmak zorunda kalabilirdim. Nasıl bu kadar iyi görünebilirdi ki?

“Eh, ailemin iyi genlerini aldığımı söyleyebilirim.” Kendisiyle övünürken saçlarını savurdu. Fazlasıyla egoist davrandığının farkındaydım ve kendine gerçekten güveniyordu.

“Merak ediyorum, kaç kızın kalbini kırdınız?”

Serseri görünüşü ve “küçük dağları ben yarattım” havasıyla geçmişinin pek temiz olmadığını düşünüyordum. Sözlerim onunla dalga geçmek için çıkmıştı. Kendine bu kadar güvenen biriyle dalga geçebilir miydim acaba? Dudak büzüp başını eğdi.

Kısa bir süre düşündükten sonra, “Geçmişimi öğrenmek istiyorsan bunu direkt sorabilirsin,” dedi.

Bana karşı bu atağı yaptığında bu adamla nasıl baş edeceğimi düşündüm. Başımı sallayıp gözlerimi devirdim. Bu sözlerin canımı sıktığını belli etmek istedim.

“Geçmişinizle ilgili bir şey anlatmasanız bile neler olduğunu tahmin edebilirim.”

Kaşımı kaldırarak sakince başımı salladım. O da aynı şekilde başını sallayıp kaşını kaldırdı ve kollarını göğsünde birleştirdi. Aybars’la kıyaslandığında ondan daha iri bir bedene sahipti. Gömleğinin kolları dar geliyordu. Bakışlarımı gövdesinden yüzüne toplamaya çalıştım. Böyle bir bedene sahip olmak için ne kadar çalıştığı belliydi; fakat asıl önemli olan, bu beden kadar zihninin de gelişmiş olup olmadığıydı. Zekâ benim için her şeyden daha önemliydi.

“Demek öyle… Anlatabileceklerini duymak isterim.”

Demek bu şekilde ilerleyecektik. Meydan okumasını kabul ettim, başımı sallayıp onun gibi kollarımı göğsümde birleştirdim.

“Tahminen sigara içiyorsundur,” dedim ilk. Onun tipindeki biri kesinlikle içiyordu. Dudak büktü.

“Bir ara kullandım, evet…”

“Peki ya içki?”

Onun görünümü daha çok “Ben kulüplerde takılan biriyim” cümlesini yansıtıyordu. Başını olumsuzca salladı.

“Üzgünüm ama hayır, içmiyorum. Bunlar yerine daha çok karakter özelliklerimden bahsedebilirsin.”

Sanırım asıl merak ettiği buydu.

“Acımasız olabilir miyim?”

“İstediğin kadar canımı yakabilirsin.”

Kendinden emin konuşurken yüz ifadesini de merak ediyordum. Şaşırmış ve destek verici bir nida çıkardım. Kendine olan güveni daha da belirginleşti.

“Peki o zaman… Kendine güvenen bir egoist, flört etmeyi sever, ‘saygısızlık’ kelimesinin karşılığını tam bilmiyor…”

Kelimeleri sayarken benimle eğlendiği her hâlinden belliydi. Bu da benim utanmama neden oldu. Normalde ilk konuşmalar böyle ilerlemezdi. Tam ona birkaç şey daha söyleyecekken odadan aceleyle çıkan Latife Abla bana seslendi.

“Umay!”

Kutay dikleşip benimle eğlendiğini belli eden ifadesiyle Latife Abla’ya baktı. Ben de aynı şekilde. Kutay’la göz göze geldiğinde, “Kutay, erken gelmişsin,” dedi.

Erken dediği, seansına hâlâ yarım saat olmasıydı. Tahmin ettiğim gibi, buraya gelişiyle düşüncelerim tamamen dağılmıştı.

“Sadece canım sıkıldı,” diye karşılık verdi Kutay.

“Peki, acele bir işim çıktı. Çıkıyorum ve… Kutay, üzgünüm, bugünkü seans iptal oldu. Buraya kadar boşuna geldin.”

“Önemli değil, başka zaman yaparız Latife Hanım.”

Birbirlerine attıkları içten gülümseme bana fazlasıyla tuhaf gelmişti. Latife Abla bana dönüp,

“Ufak bir işim çıktı, bu yüzden erken ayrılacağım,” dedi. Ardında beliren seansındaki kadının yüzü oldukça kötü görünüyordu. “Sen de ayrılabilirsin.”

Kadınla birlikte aceleyle klinikten çıkarken Kutay’la şaşkınlıkla birbirimize baktık. Sanki asıl problemi olan Latife Abla değil, o kadınmış gibiydi. Ayrılmak için eşyalarımı topladım. Son kontrolleri yaptıktan sonra işten bu kadar erken çıkacağımı hiç düşünmemiştim. Anahtarları elime aldığımda Kutay’ın hâlâ beni izlediğini fark ettim. Kapıyı işaret ederek onu harekete geçirmek istedim.

“Lütfen önden gidin. Kapıyı kilitleyeceğim.”

Ne yapacağımı anladığında bana tebessüm etti ve dışarı çıktı. Neden beni beklediğini bilmiyordum ama bu durumun onun için fazlasıyla “şanslı” hissettirdiğinden emindim. Kapıları kilitledikten sonra merdivenlerden inmeye başladık.

“Aybars sana benden bahsetti mi?”

Girişine şaşırmıştım. Konuyu bir anda başka bir yöne çekmişti. Bazen kafasının içinde neler döndüğünü merak ediyordum. Bilerek mi konudan konuya atlıyor, sonra açabileceği yeni kapılar mı yaratıyordu? Başımı salladım.

“Hayır.”

“Şaşırdım, anlatacağını sanıyordum ama yapmamış.”

“Bu Aybars’la sizin aranızda, buna karışmak istemem.”

“Evleneceksiniz, neden anlatmasın?”

Güldüm. Bizi evlenecek sanıyordu. Hiç çekinmeden cevap verdim. “Hayır, bu bizim aramızda bir tür şaka. Öyle bir şey yok.” Sonra içimde kendime bağırdım: “Hangi iki arkadaş arasında evlilik şakası olur ki?”

Arkasını dönüp bana aşağıdan anlamsız bir ifadeyle baktı. Belli ki aynı soruyu o da içinden geçiriyordu. “Evet, biliyorum, fazlasıyla saçma bir şaka ve artık bir daha yapmayacağıma dair kendime söz verdim.”

Önüne dönüp yürümesi için ona işaret ettim. Beni dinleyerek hareket etti. “Bu şakayı bırakmış olman çok iyi olmuş. Sana şaka gibi gelse bile, karşı taraf için ciddiye alınabilecek bir durum olabilir.”

“Farkındayım. O da bununla ilgili benimle dalga geçtiği için devam ettim. Ama sizden sonra bunun tamamen aptallık olduğunu fark ettim.”

“Bunu fark etmen çok güzel bir davranış olmuş.”

Benimle dalga geçme fırsatı ona geçmişti ve ağzımı açıp buna karşı gelemedim bile. Binadan çıkıp yolda yürümeye başladığımda diğer barınaklara bakma fikri aklımı doldurdu. Telefona yeniden sarıldım.

“Öyleyse size iyi günler, bayım,” diyerek konuyu kapattım.

“Size de iyi günler, leydim.”

Bana bakarken göz kırptı. Yine. Kalbim heyecanla hızlanırken kendime engel olmaya çalıştım. Arkası dönük giderken bir süre ardından baktım. Yaşı ilerlemişti ve yaşının verdiği olgunluk yüzünü daha da çekici kılıyordu. Başımı sallayarak düşüncelerden kurtulmaya çalıştım.

Açtığım yol tarifine bakarak ilerledim. Ara sokaklara saptım ve başka bir sokağa çıktım. Çevreme bakınırken az önce ayrıldığım adamı yeniden fark edince düşünmeden önüme döndüm, görmezden geldim.

İlerledikçe tuhaf bir şekilde arkamda olduğunu hissettim. Arkama dönüp baktığımda hemen ardımdan geldiğini gördüm. Göz göze gelince gülümsedi. Ben de yapmacık bir tebessümle karşılık verip telefonuma bakmaya devam ettim. Sokağın sağından ilerleyip dükkânı aramaya çalıştım ama bir türlü nereye gideceğimi algılayamıyordum. Aniden durduğumda arkamdan bana çarpan kişiyle savrulacakken beni yakaladı ve düşmemi engelledi.

Arkamı döndüğümde Kutay’ın bana baktığını gördüm. Yine. Kaşlarımı çatarken neden peşimde olduğunu merak etmeye başlamıştım. “Üzgünüm,” dedi ve beni bıraktı. Saçlarımı ellerimle geriye savurdum.

“Neden beni takip ediyorsunuz?”

“Takip mi? Evim bu tarafta.” Kaşlarımı kaldırdım ve yaptığım hatayla kendime kızdım. “Özür dilerim…”

Kendimi ne sanıyordum ki? Benimle ilgileniyor oluşu neden özgüvenimi bu kadar yükseltmişti? Bu saçma hislerden kurtulmam gerekiyordu. İçimden ufak bir küfür savurup başımı yeniden telefonuma eğdim. Utancımdan yerin dibine girecek gibiydim. Yanlış anlamada nasıl bu kadar usta olabilirdim?

Telefonda yol tarifine baksam da gideceğim yeri bir türlü çözemiyordum. Yürüyüşüm yavaşladı, sonunda tamamen olduğum yerde durdum. Etrafımda dönüp ona baktım. “Tamam, buradan gideceğim sanırım,” diyerek işaret edilen yöne ilerledim ama bu kez de uzaklaştığımı söylüyordu.

Çevreme baktım. Birkaç kişiye adresi sorduğumda ya tam tarif veremiyorlar ya da barınağı bilmiyorlardı. İçimde iki kişi karşı karşıya geçmişti: Biri benden uzaklaşan Kutay’a gidip yardım istemem gerektiğini söylüyordu, diğeri ise ona ihtiyacım olmadığını, başka insanlara sorarak da halledebileceğimi. Üstelik yarın hafta sonuydu; Aybars’la gelip bakabilirdim.

İkinci sesle anlaşmak üzereyken bir geceyi daha tek başıma geçireceğim düşüncesi içimi sıkıştırdı. Daha fazla dayanamadım ve düşünmeden, benden uzaklaşan Kutay’a yetişmek için hızlandım. Onu yakaladığımda sanki fark etmiş gibi arkasını döndü ve saçlarını geriye savurarak sordu:

“Beni mi takip ediyorsun?”

Bunu demekte fazlasıyla haklıydı.

“Evet, benimle istediğiniz kadar dalga geçebilirsiniz,” dedim somurtarak. Bu durumu daha fazla uzatmak istemiyordum.

“Aslında sizden bir ricam var, bana yardım edebilir misiniz?” Merakla bakarken dikleşti; ondan yardım istemem hoşuna gitmiş gibiydi. “İsteyeceğin şeye bağlı,” diye karşılık verdi. Bu durumdan memnun olduğu belliydi.

Boğazımı temizleyip telefonumun ekranını göstererek tatlı tatlı gülümsedim. “Bu barınağın nerede olduğunu biliyor musunuz?” Bir bana, bir ekrana baktı. Telefonu elimden alıp bir şeylere göz gezdirdi.

“Barınak mı? Orada ne yapacaksın?”

Gözlerimi devirdim, söylediklerine güldüm. Ciddi miydi? Bir barınakta ne yapılabilirdi ki? Onunla alay edercesine konuştum.

“Yeni makyaj malzemeleri gelmiş, almam lazım.”

Soğuk bir kahkaha attı ve telefonu elime geri uzattı.

“Barınağın ne olduğunu biliyorum. Ne sahipleneceksin? Kedi, köpek, kuş, belki hamster…”

“Bir köpek. Evimin çevresi buna daha uygun. Orman kenarında yaşıyorum.”

“Ah! Oraları biliyorum. Aybars’la komşu olmalısın.”

İkisinin arasında ne vardı böyle? Bir yerden tanıştıkları belliydi ama bununla ilgili bana en ufak bir şey söylememişlerdi. O kadar merak ediyordum ki… Üstelik Kutay, Aybars’tan nazikçe bahsederken Aybars için aynı şeyi söylemek zordu. Bana Kutay hakkında hiçbir şey anlatmamıştı. Tek bir açıklama bile. Onun adını her andığında da fazlasıyla sertti. Beni hemen koruması altına almıştı. Neden?

Daha Kutay’la yeni tanışmıştım; hakkımda nasıl bu kadar hızlı bir yargıya varmıştı? Aralarında ne geçmişti? Çok öğrenmek istiyordum ama bunu ne Kutay’a ne de Aybars’a sorabilirdim. Onlar anlatmadıkça çenemi kapalı tutmalıydım.

“Burayı biliyorum ama istediğin gibi bir köpek bulacağına pek şans vermiyorum. Benimle gel, seni daha iyi bir barınağa götüreyim.”

Teklifiyle biraz afalladım. Onu tanımıyordum. Aybars’ın ona karşı soğuk olmasının da bir sebebi olmalıydı. Ama evde yalnız kalmak da istemiyordum. Aybars’ı daha ne kadar kendime dadılık yapması için zorlayabilirdim ki? Vicdanım ve korkularım düşüncemi hızlıca bir karara sürükledi. Başımı sallayıp onu onayladım ve beni götürmesine izin verdim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.