İçeriğe geç

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 12 · 9 dk okuma

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 12

Ruhları Birleştirmek

Sıcak havada yürüyüşümüz biraz uzun sürmüştü. Güneşin altında iyice bunalmıştım; sessizliği bozup ortamın havasını değiştirdim. “Daha ne kadar yürümemiz lazım?”

Bana bakmadan gömleğinin kollarını kıvırdı. “Az kaldı. Şuradan devam edeceğiz, barınağa ulaşmış olacağız. Merak etme, istediğin gibi bir hayvana sahip olabileceksin.”

Gözlerimi buğday teninden zar zor ayırıp yüzüne baktım. Sıcaktan şakaklarında ve çene çizgisinde oluşan ince terleri fark ettim. Parlak güneş yüzünden gözlerini kısarak bana bakmaya çalışıyordu.

“Size güvenmek istiyorum. Umarım haklı çıkarsınız.”

Dudağı hafifçe yukarı kıvrıldı. Bu gülüşten ne anlam çıkarmam gerektiğini düşündüm ama zihnimde yanıp duran tek şey, fazlasıyla çekici oluşuydu. Kirpikleri nasıl bu kadar güzel olabilirdi? Bakışlarımı ondan ayırıp yola çevirdim, adımlarımı daha dikkatli attım. Kaldırım kenarında yürümek yerine iç kısma geçtim; çünkü kenarda yürüdüğümde yola düşecek gibi oluyor, tutunabilmek için elimden geleni yapıyordum.

“Barınak sahibini uzun zamandır tanıyorum. Buranın en iyisidir.”

Konuşmamız bir barınağın önünde son bulduğunda heyecanla nefesimi verdim. İçeriden gelen hayvan sesleriyle gülümsedim. Bugün bir arkadaşa sahip olabilecek miydim?

İçeri girerken barınak sahibinin sesi duyuldu.

“Hemen geliyorum!”

Birkaç dakika sonra içeriden, orta boylu, yaşının gereği siyah saçlarına beyazlar düşmüş, ince yapılı biri çıktı. Kutay konuşmaya başladı:

“Önemli değil, kardeşim. Bekleyebiliriz…”

Adam Kutay’ı görünce gülümsedi, düşünmeden yanımıza gelip klasik erkek selamıyla birbirlerini karşıladılar. “Hoş geldin kardeşim. Seni buralarda görmeyeli uzun zaman olmuş.”

“Öyle oldu. Biliyorsun, ben meşgul bir adamım.”

Adam bıyık altından güldü, Kutay’ın omzuna vurduktan sonra bana döndü. “Hoş geldiniz. Kardeşim ilk defa yanında bir kızla buraya geliyor. Şu an gururlandım.”

Kaşlarımı çattım. Adam, Kutay’la aramda bir şey olduğunu düşünmüştü. İnsanlar neden hep böyle düşünüyordu?

“Biz buraya köpek bakmaya geldik kardeşim, yanlış anlaşılmasın. Umay’ın bir sözlüsü var. Ve tahmin et kim?”

Dur bir dakika… Bu adam Aybars’ı tanıyor muydu? Neler oluyordu? Bilmem gereken şeylerin sayısı giderek artıyordu. Yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirip konuşmaya başlayacakken Kutay yeniden söze girdi:

“Aybars… Bizim Cesur Yürek…”

Adam şaşkınlıkla bana baktı.

“Dur bir dakika…” dedi ve sonra Kutay’la uzun uzun sessizlik içinde birbirlerine baktılar; benim anlamadığım bir konuda hemfikir olmuş gibiydiler. Ardından adamın yüzünde bir tebessüm belirdi. Tam olarak ne olduğunu anlamamıştım ve sorsam bile cevabını alıp alamayacağımı bilmiyordum. Bu bakışmayı “sonra sorulacaklar” listeme ekledim. Köpeği sahiplendikten sonra buradan çıkmadan soracağıma karar verdim.

Adam beni yönlendirerek konuşmaya başladı: “O zaman sana en iyisini vermem gerek.”

Daha ne olduğunu anlayamadan iç kısma doğru sürüklendim. Arka taraftaki köpekler bizi görünce sessizliğe gömüldü, sadece izlemeye başladılar. Gözlerim her birinin üzerinde dolaştı. Farklı köpek ve kedi cinsleri vardı. Nasıl olur da hepsi aynı anda susabilirdi?

“Burada asıl önemli olan senin bir köpeği seçmen değil… Köpek seni seçecek mi?”

Kafes kapaklarını otomatik tuşla açarken adamı şaşkınlıkla izledim. “Ne yapıyorsunuz?” demeden edemedim.

Her an kafeslerden fırlayan kedi ve köpeklerle boğuşacağımı düşünüyordum. Ama tahmin ettiğim gibi olmadı. Hiçbiri kıpırdamadı; yalnızca izlemeye devam ettiler. Bu atmosfer de neyin nesiydi? Kendimi, kutsal bir şeye dokunuyormuş gibi hissettiriyordu.

“Sadece odanın içine yürü. Merak etme, saldırmazlar; hatta kafeslerden çıkmazlar bile. Seni seçecek olan sana gelecektir.”

Adama kuşkuyla baktım. Hemen arkamda duran Kutay’a döndüm. Gözlerinde, sanki bu anı daha önce yaşamış gibi bir ifade vardı. Olan biteni son derece doğal karşılıyordu. Çekinerek, odanın ortasına doğru ilerledim. Köpeklerin ve kedilerin bazıları geriye çekilirken birkaç dakika boyunca hiçbir hareket olmadı. Acaba hiçbiri beni istemiyor muydu?

Endişeyle yeniden Kutay’a ve adama baktım. Yüzlerindeki o sarsılmaz eminlik hâlâ duruyordu. Tırnaklarımı avuçlarıma bastırırken karşı çıkmak için konuşmaya başladım.

“Bu saçmalık. Neden hiç hareket yok? Bir hayvan beni nasıl seçebilir—”

Sözümü kesecek bir şey oldu. Sesimi bölen bir hırıltı. Başımı korkuyla çevirdiğimde kafesinden huysuzlanarak çıkan, küçük ve beyaz tüylü bir köpek gördüm. Küçük olmasına rağmen zarafetle bana doğru yürümeye başladı. Şaşkınlığımı gizleyemedim. Kalbimin heyecanla atmasına engel olamıyordum.

Köpekle göz göze geldim. Sanki karşımda bir hayvan değil de çok daha başka bir şey vardı. Gri gözleri bana kilitlenirken ona bağlandığımı hissettim. Sanki uzun zamandır onu bekliyormuşum gibi… Bu düşünceyle hayretle gülümsedim. Bu nasıl mümkün olabilirdi?

Köpek yanıma ulaştı, ayak ucumda dolanıp bacaklarıma sürtündü. “Aralarındaki en hırçın olanı… Biz ona Fırtına diyoruz. Kim gelip onu istese saldırırdı. Seni seçti… Sanırım sahibini buldu.”

Barınak sahibi konuşurken kendimi değerli hissettim. Yere eğilip adının Fırtına olduğunu öğrendiğim köpeği kucağıma aldım. Sanki yıllardır benimmiş gibi usulca koynuma girdi, kendine yer buldu. Sonunda Fırtına’yı kucağımda tutarak iki adama baktım. İkisinin de yüzünde aynı tebessüm vardı. Yumuşak bakışlarının üzerimde gezindiğini hissedince utandım.

“Demek Fırtına’yla eve gitme vakti geldi…”

Kalbim deli gibi atıyordu. Her an ağlayacak gibiydim. Bu duygusallığı içime gömüp sakinleşmeye çalıştım. Ön tarafa geçip işlemleri hallederken adama ücreti sordum. Kaşlarını çatıp yumuşak bir sesle cevap verdi:

“Biz hayvan satmıyoruz. Biz ruhları birleştiriyoruz. Artık o senin.”

Ruhları birleştiriyoruz…

Belki de Fırtına’yla aramdaki bağ tam olarak buydu. Ellerimi tüylerinin üzerinde gezdirdim, uyuyuşunu izledim. Adam bize birkaç eşya hediye ederken barınağın nasıl ayakta kaldığını merak ettim. Bu köpeğin değeri fazlasıyla büyüktü. Kutay eşyaları benim yerime alırken birlikte dışarı çıktık.

Vedalaşırken adam önümde hafifçe eğilip adeta bir serenat yaptı; tıpkı daha önce Kutay’ın yaptığı gibi. “Sizinle tanışmak bir şerefti. Umarım geri kalan zamanlarda bol bol yanınızda yer edinebilirim.”

Bu, duymaya alışık olmadığım bir söz biçimiydi. Altında başka bir anlam aramam gerektiğini düşündüm. Kaşlarım hafifçe çatıldı ama fazla irdelemedim. Başımı eğip gülümsedim. “Her şey için teşekkürler,” dedim ve oradan uzaklaştık.

Fırtına hâlâ kucağımda uyuyordu; sıcak havaya rağmen huysuzluk etmiyordu. İçimde oluşan bu tuhaf duygunun beni ne zaman bırakacağını merak ettim. Hatta hiç bırakmasa bile olurdu. Bu his… muhteşemdi.

“Bunu siz de yaptınız mı?”

Kutay’la konuştuğumu yeni fark etmiş gibi başını biraz gecikmeli kaldırdı. “Yaptım. Benim de bir köpeğim var ama Fırtına’nın aksine siyah. Biraz fazla uysal görünür; yine de fazlasıyla sadık, yaramaz ve güçlüdür. Bizi seçen hayvanlar kişiliğimizi yansıtır. Fırtına hırçın ve güçlü… ama aynı zamanda fedakâr. Ona bakarak seni tanıyabilirim. Ve sen… muhteşem bir insan olabilirsin.”

Bana bakarken utandığımı hissettim. Kalbimdeki kıpırtıyı görmezden gelmeye çalışarak, kızaran yanaklarımla yalnızca, “Teşekkürler…” diyebildim.

Başını eğip yüzüme baktı. “Yüzündeki kızarıklık güneşten mi? Değilse, bunu kendime bir umut sayıyorum.”

Bu itiraf karşısında ağzım açık kaldı. Benimle ilgilendiğini mi söylüyordu? Şimdi ne yapmalıydım? Utancımı belli etmeden güneşi işaret edip konuştum. “Bu kızarıklığın başarısını güneşin üstlenmesi bence daha iyi…”

Bu konuya daha fazla girmek istemediğim için hemen konuyu değiştirdim. “Peki… Neden beni Aybars’ın sözlüsü olarak tanıttınız?”

“Bir sebebi yok.”

Bu cevap beni tatmin etmedi.

“Bir de adamla tuhaf bir şekilde bakıştınız.”

Şaşkınlıkla bana bakarken, “Nasıl yani?” diye sordu. Gülümsemesi hâlâ yüzündeydi.

“Hiç konuşmadan anlaşır gibiydiniz.”

Gözlerimle anlatmaya çalışırken bu hâlime daha da güldü. Sesi sokakta yankılanırken Fırtına kucağımda huzursuzlandı. Başını kaldırıp Kutay’a hafif bir havlama çıkardı; sanki susmasını ister gibiydi. Bu harekete daha da güldü. Ben ise şaşkındım.

“Sakin ol, Fırtına!”

Onu okşadım. Uykusuna kaldığı yerden devam ederken Kutay’ın dokunmasına izin verdiğini görünce içim iyi düşüncelerle doldu. Hayvanlar insanları hissederdi… ve ona göre davranırlardı.

“Bakışarak nasıl anlaşılıyor? Bununla ilgili bana eğitim vermelisin.”

“Bunu nasıl yapabilirim?” dedim. “Bu, yalnızca çok yakın arkadaşlar arasında olan gizli bir iletişim.”

“İşte yakınlaşmamız için güzel bir fırsat.”

An kolluyordu. Başımı olumsuzca salladım. “Gerçekten fırsatçısın.” Yanımda omuz silkti.

“Sadece tercihlerimi iyi olanlardan yapıyorum.”

Bana göz ucuyla gülümseyince dudaklarımı kemirdim. Bana öyle bakıp gülümseme… çünkü gerçekten etkileniyorum.

Başımı yola çevirdim. Söylediklerine karşılık vermek istemedim. Cevap verirsem bu işin içinden çıkamayacak ve ondan etkilendiğimi belli edecektim. Yürürken sıcakla iyice bunaldım; bir an önce eve gitmeyi düşünmeye başladım. Fırtına’nın eşyalarını taşıyarak tek kelime etmeden arkamda yürüyordu.

Sonunda otobüsümün geçtiği durağa yaklaşınca ona döndüm ve aceleyle konuştum:

“Bugün bana çok yardım ettiniz. Bunu nasıl telafi edeceğimi bilmiyorum. Gerçekten… çok teşekkür ederim.”

Bir an düşünür gibi yaptı. Sonra sakince konuştu. Dudaklarında beliren tebessüm sinsi bir tebessümdü. “Bana bir şeyler ısmarlayarak telafi edebilirsin.”

Bu sözle gözlerimi kıstım, onu süzdüm.

“Fırsatçı kelimesi sizinle can bulmuş olabilir.”

Onunla dalga geçerken, her fırsatı gerçekten ne kadar iyi değerlendirdiğini düşünüyordum. Dudağının ucu yukarı kıvrılmış, beni izliyordu.

“Eh… söylediğim gibi, karşıma çıkan fırsatları kaybetmemek için sonuna kadar savaşabilirim.”

Bundan ne anlamam gerektiğini düşündüm. Sabırsızca yerimde kıpırdandım, dudaklarımın içini yine kemirdim. Bir an nefes alıp mantıklı olmak için kendime zaman verdim. Sonra, istemesem de bu teklifi kabul edeceğimi dile getirdim.

“O zaman… dediğiniz gibi olsun…” Sanırım bu, ikimiz için de kötü bir karar değildi.

Yüzümde soğuk bir tebessümle elindekileri aldım ve Fırtına’yı taşıma çantasına yerleştirdim. Kısa bir vedalaşmanın ardından durağa geçtim. Durağın altında biraz olsun güneşten kurtulmuştum. Otobüs, bana uzun gelen bekleyişten sonra geldiğinde rahat bir nefes aldım. Yarım saate yakın süren yavaş yolculuğun ardından mahallemi gördüm. Heyecanla indim. Ormanın serinliğiyle ferahlayan yolda yürürken rahatladım. Kapıdan içeri girer girmez eşyalarımı yerlerine bırakıp derin bir nefes verdim.

Tüm yol boyunca çantanın içinde kalmaktan sıkılan küçük dostumu taşıma çantasından çıkardım, kucağıma aldım. Ama barınaktaki gibi sakin durmak yerine hırçınlaştı; benden kaçıp evin içinde özgürce dolaşmaya başladı.

Kendimi toparlamak için odama çıkıp eşyalarımı yatağın üzerine bıraktım. Sonra Fırtına’nın bir yatağı olmadığını fark ettim. Aklımdan geçenleri hızla sıraladım; internette yaptığım kısa bir araştırmanın ardından bir kazağımı feda edip, izlediğim videolardaki gibi ona küçük bir yatak hazırladım. Saat ilerledikçe mamasını vermeyi unuttuğumu hatırladım. Hemen kabına mamayı, su kabına da suyunu koydum. Yerken keyifle kuyruğunu sallayışını izledim. Oturma odamda bir canlının varlığı beni fazlasıyla rahatlatmıştı.

Telefonumu elime alıp küçük dostumun fotoğrafını çektim, sosyal medyaya yükledim. Yemeğini bitirip koltuğa uzandığında sırtını okşadım; bana iyice alışması için çabalamaya devam ettim. Tam yavaş yavaş uykuya dalarken çalan kapı sesiyle Fırtına irkildi. Başını kaldırıp kapıya doğru birkaç kez havladı. Onu sakinleştirip kucağıma aldım ve kapıyı açtım.

İlk olarak geniş omuzlarla karşılaştım. Sonra bakışlarımı mavi gözlere kaldırdım. Gelen Aybars’tı. Gülümseyip kucağımdaki Fırtına’yı gösterdim.

“Aybars, bak burada ne var?”

Önce şaşkınlıkla bakakaldı, sonra köpeği elimden alıp sevmeye başladı.

“Nereden geldin sen?”

Sevgi dolu sözleri bir süre daha devam ederken ben konuşmaya başladım:

“Fırtına bugünden itibaren benimle yaşamaya başlayacak.”

“Bu kadar hızlı davranacağını düşünmemiştim. Artık seni sağ salim birilerine emanet edebilirim.”

Fırtına sevilmeye daha fazla dayanamadı, kıpırdanıp Aybars’ın kollarından kurtuldu. Evin ortasında özgürce dolaşırken onun için aldığım oyuncakla oynamaya başladı.

“Bana anlatmak istediğin bir şey var mı acaba?”

Soruma anlamamış gibi baktı. Kaşları hafifçe çatılırken mavi gözlerine daha dikkatle baktım. “Ne gibi?” Soruma soruyla karşılık vermişti. Artık Kutay’la ilgili bir şeyler anlatmasını istiyordum. Aralarında ne geçmişti? Gerçekten merak ediyordum. Bu yüzden sakince devam ettim:

“Bence ne demek istediğimi biliyorsun ama anlamamış gibi davranıyorsun.”

Yüzünde gergin bir tebessüm belirdi. Gözleri bir an Fırtına’ya kaydı, sonra yeniden bana döndü. Başını hayır der gibi salladı. “Hayır, gerçekten anlamadım. Neden bahsediyorsun?”

Bu kez açık konuştum. “Kutay. Kutay Uysal’dan bahsediyorum.”

Bana öyle tuhaf baktı ki, soruyu ne kadar ciddiyetle sorduğumu tarttığını hissediyordum. Ama gerçekten ikisinin arasında ne olduğunu bilmek istiyordum.

“Şöyle yapalım o zaman,” dedi. Ardından ne söyleyeceğini merak ettim. “Sen bu sabah yaşadıklarını anlat, ben de sana istediğin cevabı vereyim.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.