“Bu ne demek oluyor?”
Beni bu şekilde sıkıştırmasına inanamıyordum. Ondan sakladığım şeyler, anlatmaya korktuğum, kelimelere dökmekten çekindiğim karanlık parçalardı. Eğer Kutay hakkında konuşmak istemiyorsa bunu açıkça söyleyebilirdi. Ama bu tavrı… beni gerçekten şaşırtmıştı.
“Söylediğim şeyi duydun Umay. Son zamanlarda farklı davranıyorsun, bunun farkındayım ama bana hiçbir şey anlatmıyorsun.”
Şimdi, anlatmak istemediğim için mi böyle davranıyordu? Olanları ona açabilirdim. Belki beni dinler, belki deli olmadığımı söylerdi. Ama bir gölge gördüğümü, bir kurtla karşılaştığımı anlattığımda alay etmesinden korkuyordum. Başıma gelenlerin ne kadar saçma göründüğünün ben de farkındaydım. Fakat bunları bu kadar kolayca geçiştirmesi, içgüdüsel olarak ondan uzak durmama neden oluyordu. İlk defa, Aybars’a bir şey anlatmaktan çekiniyordum.
“Sana anlatmak istemeyişimle, anlatamamam arasında fark var,” dedim. “Bazı şeylerin zamanı var. Neden beni bu şekilde zorluyorsun, sorabilir miyim?”
Gözlerimin içine baktı. Sanki aramızdaki görünmez mesafeyi ölçer gibiydi.
“Çünkü zaman geçtikçe benden uzaklaştığını hissediyorum.”
İçimde bir şey koptu.
“Aybars, annemin ölümünden sonra günlerimin nasıl geçtiğini bile bilmiyorum,” dedim, sesim titreyerek. “Ve sen şimdi bunun üzerinden alınganlık yapacaksan, hiç konuşmayalım daha iyi!”
Sözlerim havada asılı kaldı. Kendime de kızıyordum. Onu kırmak istemiyordum ama öfkem kontrolümden çıkmıştı. Bir süre sessiz kaldı. Ben de düşüncelerimi bastırmaya çalıştım. Kalbini incitmek istemiyordum.
“Zor zamanlar geçirdiğinin farkındayım,” dedi sonunda.
Tam karşıma dönüp bacağımın üzerinde duran elimi tuttu, kendine doğru çekti. Parmak boğumlarıma yavaşça masaj yaparken beni sakinleştirmeye çalıştığını hissedebiliyordum.
“Ama başına ne gelirse gelsin, her şeyini bana anlatacağını sanıyordum,” dedi. “Çünkü senin için buradayım. Yanında kalmayı ben seçtim. Ve bu kararı aldıysam, her şeyini de kabul ederim.”
Gözlerime ısrarla bakıyordu. Yumuşak yüzü, masum ifadesi sanki “kötü niyetim yok” diye haykırıyordu. Başımı salladım.
“Son zamanlarda dağıldığımın farkındayım,” dedim. “Ama benden bu kadar hızlı toparlanmamı bekleme.”
Elimi biraz daha sıkı tutup beni kendine çekti. Kollarını sakince etrafıma doladı. Saçlarımı okşarken kendi kendime sakinleşmem için emir veriyordum. Karşımda Aybars vardı. Beni bilerek incitmeyeceğini bildiğim kişi. Ve ben de onu üzmek istemiyordum. Kollarımı kaldırıp tişörtünden tutarak ben de ona sarıldım.
Bir süre sonra geri çekildi, derin bir nefes aldı.
“Kutay’a gelirsek…” diye başladı.
Yüzündeki o anlık ifadesizlik içimi rahatsız etti. Oysa Kutay, ondan bahsederken yüzünde böyle bir boşluk olmazdı. Daha çok, eski bir dostu hatırlıyormuş gibiydi.
“Şimdi değil,” dedi. “Zamanı geldiğinde anlatırım.”
Yüzüne baktım. Söylemesi gerekenleri ne zaman söyleyeceğini düşünüyordum. Kutay konusundan uzun zamandır kaçıyordu. Aslında Aybars neyden kaçıyordu? Bu düşünce merakımı daha da büyüttü.
Yanımdan kalkıp kapıya yöneldiğinde seslendim.
“Bu arada… ben çalışırken arada sırada ona bakmak zorundasın.”
Neyden bahsettiğimi biliyordu. Koltuğun kenarını kemirmeye çalışan Fırtına’ya engel olmaya çalışırken, bu enerjik köpekle ben yokken nasıl baş edeceğini düşündüm. Eve zarar verip vermeyeceği aklımdan çıkmıyordu.
Fırtına kucağımdayken çekmeceye yöneldim. Uzun süredir dokunmadığım annemin anahtarlarını çıkardım. Soğuk metal avucuma değdiğinde içimdeki hüzün ağırlaştı. Anahtarları ona uzattım.
“Bunlar annemin anahtarları,” dedim. “Birkaç saatte bir gelip bakman yeterli. Tuvaletini yaptığından emin olmam lazım.”
Anahtarları eline aldı, sıkıca kavradı.
“Merak etme,” dedi. “Artık bu küçük arkadaş benim de dostum.”
Yanımda fazla kalmadı. Aramızdaki gerginlik, konuşmamıza izin vermiyordu. Yalnız kaldığımda düşüncelerim birbirine dolandı. Bir süre sonra her şeyin normale döneceğine inanmak istedim. Ama şu an… ne hakkında düşünmem, hangi kararı vermem gerektiğini bile bilmiyordum.
Fırtına’yla yeniden yalnızdık.
Akşam yemeği için bir şeyler hazırladım, yedim. Sonra küçük dostumla daha fazla vakit geçirip bana alışmasını sağladım. Yatmadan önce tuvaletini yaptığından emin oldum. Yatağımın dibine onun için hazırladığım yatağa kıvrılıp uyuduğunu görünce başımı yastığa koydum.
Uyumak istiyordum. Ama düşünceler beni rahat bırakmıyordu.
Dün gece gördüğüm rüya… öylesine korkunçtu ki sahneleri zihnimde belirdikçe gerçekmiş gibi içimi sıkıyordu. Ve rüyada söylenen o sözcükler… hâlâ kulağıma fısıldanıyordu sanki.
“Kurtar beni…”
Bu tam olarak neydi?
Bilinçaltım benimle nasıl bir oyun oynuyordu? Nasıl bir karmaşanın içine düşmüştüm? Anlamsız görüntüler… birbirinden kopuk rüyalar… tuhaf sesler… Sanki kendi hayatım değil de bir korku filminin içindeydim.
Yatakta döndüm. Sıcak havaya rağmen pikeyi başıma kadar çektim. Oda aydınlıktı ama ben korkuyordum. Belirsizlik, karanlıktan bile daha ürkütücüydü. Dışarıdan gelen yaprak hışırtıları, gece olmasına rağmen öten kuşlar… Bu kez beni rahatlatmıyordu.
Pencerem ormana bakıyordu. Dışarıda yalnızca ağaçlar olduğunu bilsem de sanki gölgelerin arasında saklanan, bana zarar vermek için bekleyen şeyler varmış gibi hissediyordum. Karanlık… iyi şeyleri sakladığı kadar kötülüğü de saklayabiliyordu. Ve eğer kötü olan bir şeyler gerçekten varsa, güneş çekildiği anda her gölgeyi kendine yuva yapabilirdi.
Sıcaktan bunaldım. Başımı dışarı çıkardım. Yatağımın ucunda sızlanan Fırtına, çıkardığı küçük iniltilerle huzursuzluğunu belli ediyordu. Sanırım korkum ona da geçmişti.
“Fırtına… gel buraya.”
Sanki bu anı bekliyormuş gibi yatağa sıçradı. Yanımda, bana dokunabileceğim kadar yakına kıvrıldı. Elimi tüylerinin üzerine koyup okşadım. Onun varlığı… içime yayılan o sakinlik… Bu, sanırım güvende hissetmenin en basit hâliydi.
Bu gece, dünkü gibi değildi. Gerçek mi değil mi diye zihnimi parçalayan rüyalar yoktu.
Sabah alarmıyla uyandım. Fırtına çoktan ayaktaydı; odanın içinde dolaşıp duruyordu. Hafta sonu alarmı kapatmayı unutmuştum.
Aşağı indim, bahçeye çıkardım. Tuvalet alışkanlığı kazanması için biraz ilgilendim. Sonra yeniden yatağa dönüp uyumaya çalıştım. Ama güneş çoktan yükselmişti. Odanın içine dolan ışık, sıcakla birleşince gözlerimi kapatmam imkânsız hâle geldi. Fırtına’nın arada çıkardığı sesler de cabasıydı.
Bir süre telefonumla oyalanıp sonra kahvaltıya indim. Gün, ağır ağır ilerliyordu. Fırtına kucağımda, bir sinema filmi açıp zaman öldürmeye çalıştım. Ama zihnimi kemiren düşünceler bir türlü dağılmıyordu.
Telefonu elime aldım. Arama butonuna yazdım: “Bir kurtla göz göze gelmek.” Karşıma çıkacak saçma sonuçları tahmin edebiliyordum.
Sonra: “Evime bir karartı girmeye çalışıyordu.” Ya da: “Rüyamda biri benimle konuşuyor.”
Ne çıkabilirdi ki?
Ben tam olarak iki aydır ne yaşıyordum?
“Unut artık, Umay,” dedim kendi kendime. “Düşündükçe daha fazla delireceksin.”
Aybars’la dışarı çıkıp bir şeyler yemeyi düşündüm. Ama dünkü konuşmadan sonra onunla nasıl devam edeceğimi bilmiyordum.
Hava almak için dışarı çıktım. Fırtına benimle birlikteydi. Ama normal bir köpeğin aksine… tuhaf bir şekilde sakindi. Arka bahçede ona attığım odun parçasıyla bile ilgilenmedi. Ağacın gölgesine uzanıp uyumaya başladı.
Şaşkınlığım arttı.
Ben de evin gölgesine geçip yere oturdum, başımı duvara yasladım. Bakışlarım evin sol tarafındaki boşluğa takıldı. Dün sabah… beyaz kurtu gördüğüm yer…
Yerde kan sandığım ıslaklık… çoktan kurumuştu.
Başımı şiddetle salladım.
Ben gerçekten deliriyor olmalıydım. Bütün bunların bir açıklaması olmalıydı. Ama nasıl? Kim beni rahatlatabilirdi? Belki kazadan sonra beynimde bir hasar oluşmuştu. Belki de bu yüzden bu görüntüleri görüyordum.
Belki… gerçekten doktora gitmeliydim.
Telefonumu çıkardım. Hastane randevularına baktım. En sonunda nöroloji bölümünden, iki hafta sonraya bir randevu aldım. Bu, en azından mantıklı bir adımdı.
Gözlerimi kapattım. Şimdilik düşünmeyi bırakmalıydım. İki hafta sonra… belki her şeyin cevabı olacaktı.
Bu kez zihnimin içini Kutay doldurdu. Neden böyle davrandığını hâlâ bilmiyordum. Hayatım boyunca birçok farklı insanla tanışmıştım ama Kutay… aralarındaki en tuhafıydı.
Gözlerimi açıp gökyüzüne baktım. Yaprakların rüzgârla salınışını izledim. Mavi gökyüzü, beklenmedik bir şekilde parlak ve canlıydı. Bir şarkı açtım. Bir süre… sadece gökyüzünü izleyerek zaman geçirdim.
Beynim bazen bir anda çalışmaya başlar, her şeyi aynı anda düşünmeye başlardım. En kötüsü de geçmişte takılı kalmakta usta olmamdı. Sürekli eksikliğini hissettiğim şeylerin etrafında dönüp dururdum.
Ama bunu fark ettiğimden beri kendime bir yöntem geliştirmiştim. Problemlerin etrafında dolanmak yerine, doğrudan içine yürümek.
Aybars’la aramızda geçen tatsız konuşmayı düzeltmem gerekiyordu.
Oturduğum yerden kalktığımda Fırtına beni fark etti, başını kaldırıp yüzüme baktı.
“Hadi Fırtına, gidiyoruz.” Sesimi duyunca yerinden kalktı. Kucağıma almak istedim ama istemedi. Eve doğru dönüp adım attığım anda başım sert bir gövdeye çarptı.
İrkildim, dudaklarımdan küçük bir çığlık kaçtı.
Dengemi toparlayıp baktığımda…
Yabancı biri değil.
Aybars.
“Beni korkuttun.”
“Amacım seni korkutmak değildi.”
Eve girmek yerine karşımda dururken ne yapmam gerektiğini bir an bilemedim. Yüzüne baktım. Çenesindeki bene takıldı gözüm. Sonra bakışlarımı mavi gözlerine kaldırdım. Saçları alnına düşmüş, dalgalı saçları terli tenine yapışmıştı.
Zihnimde bağıran kelimeleri susturdum.
“Nasılsın?”
“İyidir… senden?”
Bahçeye yöneldik. Konuyu bilerek yüzeyde tuttuk. Basit şeylerden konuştuk. Ellerini şortunun ceplerine sokmuştu. Bu kez salıncağa ben oturdum. Fırtına birkaç kez havladı, sanki yerini aldığım için bana kızmıştı. Sonra eski yerine kıvrılıp yeniden uyudu.
“Fırtına gerçekten çok zeki bir köpek.”
Başımı salladım. “Kesinlikle. Uykusunu böldüm diye bana trip attı.”
Gülümserken aramızdaki tuhaf gerginlik hâlâ oradaydı. Aybars her zaman böyle anlarda susar, ilk adımı benim atmamı beklerdi. Yine öyleydi.
“Aç mısın? Gidip bir şeyler yiyelim mi?”
Bu ilk adımla birlikte ona eşlik edip teklifini kabul ettim. Hazırlanıp şehir merkezine indik. Evden çıkmadan önce Fırtına’nın suyunu, yemeğini doldurmuştum. Uzun kalamazdık. Paket yaptırıp sahilde oturduk. Deniz önümdeydi ama ikimiz de suskunduk.
Bu sessizlik dayanılmazdı.
“Dün… o şekilde davrandığım için özür dilerim.”
Gözleri, mavi deniz kadar derindi. Güneş yüzünden biraz kısmıştı. “Asıl benim özür dilemem gerek.”
Başımı salladım, paketten düşen tavuk parçasını alıp ağzıma attım. “Son zamanlarda ne yaşadığımı ben de bilmiyorum. O yüzden… bana daha fazla soru sorma.”
“Seni zorlamayacağım. Ama iyi olduğunu bilmeye ihtiyacım var.”
“Olmak zorundayım… yoksa kafayı sıyırabilirim.”
Gergince gülümsedim.
Aklımın bir köşesinde ise tek bir soru vardı: Kutay hakkında bir şey söyleyecek miydi?
Onunla ilgili her şey merakımı daha da körüklüyordu. Tuhaf biriydi, evet… ama kötü biri gibi de durmuyordu. Yapmam gereken şey mesafeyi iyi ayarlamaktı.
Aybars boğazını temizledi. Güneşten kısılmış gözleri, alnındaki ince çizgileri daha belirgin kılmıştı.
“Kutay… Onunla yakınlığımız yoktu. Ama yaptıklarını neredeyse herkes bilirdi. Adını duymamış biri çok nadirdir.”
Şaşırdım.
“Ünlü müydü? Yoksa herkesin tanıması başka türlü açıklanamaz.”
“Öyle de denebilir.”
Başını yavaşça salladı. Ağzındaki lokmayı bitirdikten sonra devam etti: “Son birkaç yıldır sessizleşse bile… huylu huyundan vazgeçmez.”
“Yani…” Son lokmayı çiğnerken zorlandım. “Psikolojik destek alıyorsa bir değişiklik vardır bence.”
Güldü. “Özünde olan bir şeyi ne kadar değiştirebilirsin ki?”
Ama bunu söylerken sanki yalnızca Kutay’dan bahsetmiyordu.
Tuzlu rüzgâr burnuma doldu. Yanımızdan geçen insanlara göz ucuyla baktım. Dudaklarımın kenarı kıvrıldı. Kahkahamı tutmakta zorlandım.
“Yani demek istiyorsun ki… şerefsiz insan her şeyi yapabilir.”
Bu kez o kahkahayı patlattı. İnsanlar bize dönüp baktı ama umurumuzda değildi. Çünkü bir kez gülmeye başladığımızda… ikimiz de duramazdık.