Pazartesi işe gittiğimde günlük rutinleri yapıp beklemeye başladım. Latife Abla bana fazlasıyla iyilik yapıyordu. Burası neredeyse tamamen bomboştu ama buna rağmen geçimimi düşünen tek kişi oydu. Kliniğe girdiğimde onu selamladım. Bugün için ayrılan seansları kısaca söyledikten sonra yeniden masama geçip telefonumla oyalanmaya başladım. Aybars’a Fırtına’yla ilgilenmesiyle ilgili mesaj attım. Can sıkıntım ise olduğu yerde kaldı.
Sıkıcı bekleyişimin Kutay’ın gelişiyle biraz olsun dağılacağını sandım. Ama öyle olmadı.
Seansına tam vaktinde gelmişti. Kısa bir selam, birkaç kelime… Sonra içeri girdi, çıktı ve gitti. İlk gün bunu işi yoğun diye düşündüm. Fakat ertesi gün de aynıydı. Yine birkaç kelime, yine mesafe.
Bu tavrı merakımı daha da kaşıyordu. Oysa kapıdan girer girmez bana bir şeyler ısmarlatacağına, alaycı cümleler kuracağına o kadar emindim ki… Düşüncelerimin aksine son derece sakindi. Ne düşünüyordu? Ne yapmaya çalışıyordu? Bu bir taktik miydi? Yoksa gerçekten ilgisini mi kaybetmişti?
Benimle ilgilendiğini bu kadar belli ettikten sonra, şimdi hiçbir şey olmamış gibi davranması tuhaftı. Klasik Türk erkeği havası vardı ama bu kez kartlarını kapalı oynuyordu.
Masamın başında kaşlarımı çattım. İçimdeki bitmek bilmeyen merak duygusuna sinirleniyordum. Saçlarımı avucumun içinden geçirip toparladım.
Saat bire yaklaştıkça midemdeki açlık kendini hatırlatmaya başladı. Zaman sanki bilerek ağırlaşıyordu. Bunalmıştım. Başımı kısa bir an masaya koyup öylece kaldım. Sonra yeniden saate bakmak için doğruldum.
Tam o sırada, bilgisayarın üzerinden bir el uzandı. Kaşlarımın tam ortasına hafifçe dokundu.
İrkilerek başımı kaldırdım.
Karşımda, kaşlarını çatmış bir Kutay vardı. Siyah kirpiklerinin altından beni inceliyordu. O bakışla göz göze geldiğim an kalbim istemsizce hızlandı. Şaşkınlığımı fark etmiş olacak ki, hemen konuştu.
“Ismarlama vaktin geldi.”
Küstah ses tonu kulağıma çarptığında tek kaşımı havaya kaldırdım. Neler oluyor? diye düşündüm. Ama itiraf etmeliyim ki şikâyetçi değildim. Öğle yemeğini tek başıma geçirmeyecek olmak içimi gizlice rahatlatmıştı.
“Size de merhaba, Kutay Bey.”
Yüzüne sahte bir tebessüm yerleştirdi. Kolunu havaya kaldırıp bileğini kavrayan saate baktı, ardından dudaklarını büzdü. “Birazdan molaya çıkıyorsun, değil mi?”
Bakışlarımı bilgisayarın köşesindeki saate çevirdim. Başımı salladım, ardından isteksiz görünmek ister gibi surat astım. Kendimden taviz vermeden karşılık verdim: “Sanırım… Ismarlama vaktim geldi…”
Dakikalar garip bir şekilde hızlandı. Saat bire vurduğunda ayağa kalktım, seansı olmayan Latife Abla’nın yanına uğrayıp yemeğe çıkacağımı söyledim. İzin verirken, Kutay’la bir yere gidecek olmanın içimde yarattığı heyecanı bastırmaya çalışıyordum. Bunu ona belli etmemeliydim.
Klinikten çıktık. Beni bir kafeye getirdi. Öğle yemeği için kendime bir hamburger söyledim, o ise yalnızca soğuk kahve istedi.
Bir süre masanın üzerinde sessizlik dolaştı. Ortamı bozmak için ne yapabileceğimi düşünüyordum. O, sırtını kahverengi kaplamalı sandalyeye yaslamıştı. Dirseği kenardaydı; uzun parmakları, yüzünde yeni yeni belirginleşen sakallarının üzerinde geziniyordu. Kirpiklerinin altındaki bal rengi gözler koyulaşmıştı.
Bana uzun uzun bakıyordu.
Utanarak yerimde kıpırdandım, boğazımı temizledim. Bir şeyler söylemesi gerektiğini düşündüm. “Evet…” dedim.
“Evet…”
O da benim gibi devamını bekliyordu. Ne kadar zorlasam da aklımda tek bir kelime yoktu. Bu, durumu daha da sinir bozucu hâle getiriyordu. Yenilgiyi kabul edip hissettiğimi söyledim:
“Şu an fazlasıyla tuhaf hissediyorum. Daha birkaç gündür tanıdığım biriyle bir kafede oturuyorum. O yüzden bana bir iyilik yapın da bu sessizliği bozalım. Bir şey söyleyin.”
Konuşurken ellerim istemsizce havada hareket ediyordu. Bu benim küçük ama vazgeçemediğim alışkanlığımdı.
Sırtını dayadığı yerden ayrıldı, bana doğru biraz eğildi. “O zaman…” dedi. “Doğduğundan beri burada mı yaşıyorsun?”
“Hayır. Buraya taşınalı çok olmadı.”
“Yani… Nereden geliyorsun?”
Kaşlarım istemsizce çatıldı. Çocukluğumdan beri süren taşınmalar bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. “Açıkçası tam olarak nereli olduğumu bilmiyorum. Hayatım boyunca sürekli taşındık. O yüzden… net bir şey söyleyemem.”
Başını salladı, düşüncelere daldı. “Nereli olduğunu bilmemek tuhaf,” dedi. Sesi sakindi, neredeyse fısıltı gibiydi.
Bu soruyu yıllardır kendime soruyordum. Dudaklarım aralandı. “Anneme…” dedim. Annemin yokluğunu yeniden fark ettiğimde kalbim sızladı. Onu gerçekten, derinden özlüyordum. “Anneme bunu sorduğumda hep konuyu geçiştirirdi.”
Şimdi düşününce… Sürekli taşınmamız bile başlı başına bir sorundu. Neden sanki birilerinden kaçıyormuşuz gibi hep yer değiştirirdik? Babamı bile bilmiyordum. Hayatım, baştan sona belirsizlikti.
“Anladım…” dedi yavaşça. Ama ikimizin de ikna olmadığını hissediyordum. Daha fazlasını sormamak için kendini zor tuttuğu belliydi.
“Buraya bir yıl önce taşındık.”
Bu detayı neden verdiğimi bilmiyordum. Kelimeler ağzımdan çıkar çıkmaz pişmanlık içime çöktü. Kutay ise bir an durdu, bakışlarını masadan bana kaldırdı.
“Ben uzun zaman önce buraya geldim. On dokuz yaşlarındaydım. Birisi için… ve hâlâ onu bekliyorum.”
On dokuz…
Bu sayı zihnimde yankılandı. On dokuz yaşında birinin, biri uğruna hayatını toplayıp başka bir yere taşınması… Beklediği kişi onun için ne kadar önemli olmalıydı? Şaşkınlığımı belli etmemeye çalıştım.
“Demek öyle…” diyebildim sadece. Devamını getirmek istiyordum. Merak içimde kabarıyordu ama belli etmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
Bir süre sonra sessizliği ben bozdum: “Peki… çok özel değilse… neden psikolojik terapi alıyorsunuz?”
Soruyu sorduğum anda fazla ileri gittiğimi fark ettim. Merakım, beni ele vermişti.
“Özel bir sebebi yok,” dedi sakince. “Çevremdeki insanların benim hakkımda kararlar almasıyla başladı her şey.”
Aybars’ın söyledikleri zihnimin içinden geçip gitti. Dudaklarımı tek bir çizgi haline getirirken başımı salladım. “İlk başta karşı çıktım. Sonra Latife Hanım’ı tanıdım. Onunla iyi anlaştık… ben de devam ettim.”
Kaşlarım istemsizce çatıldı. “İnsanlar sizin hakkınızda neden karar alsın ki? Yani… fazlasıyla normal birine benziyorsunuz. Bu çok saçma.”
Onun adına sinirlendiğimi hissettim. Böyle yargılayan insanlar… gerçekten saçmalıktı.
Bana biraz daha yaklaştı. Gözlerimin içine bakarken sesi neredeyse bir fısıltıya dönüştü. “Bütün psikopatlar dışarıdan normal görünür. Kimin ne olduğunu asla bilemezsin.”
Cümlenin sonuna küçük bir göz kırpma ekledi.
Kalbim, o göz kırpmayla birlikte tuhaf bir şekilde hızlandı. Ama söylediklerinin sertliği yerine gözlerinde parlayan o alaycı ışığı fark edince ben de onunla dalga geçtim. “Peki o zaman… kesici aletlerinizi nerede saklıyorsunuz?”
İyice bana eğildi. Sanki büyük bir sır fısıldayacakmış gibi sesini kısarak konuştu: “Evde… koltuğun altında.”
Gözlerindeki oyun hiç kaybolmuyordu. Tam o anda garson siparişlerimizi getirdi ve masanın üzerine bıraktı. Aramıza yeniden sessizlik çöktü.
Yemek yemeye başladım ama onun bakışları üzerimden hiç ayrılmıyordu. Kendimi tekrar göz hapsinde hissettim. Utandım. Lokmalarımı daha dikkatli aldım, saçma bir hareket yapmamaya çalıştım. Ama yemeğin tadı o kadar güzeldi ki başımı istemsizce salladım, yerken hafifçe gülümsedim.
“Sanırım yemek yemeyi çok seviyorsun?”
Başımı onaylar gibi salladım. “Ben kadar bir midem var,” dedim.
Güldü. Ama bu seferki gülüşü farklıydı. Daha derin, daha gerçekti. Şekilli dudaklarının altından beyaz dişleri göründü. Onu güldürmüş olmak içimi tuhaf bir şekilde ısıttı. Ben de gülümsedim.
“Benim kesici aletlerimin nerede olduğunu biliyorsun,” dedi. “Ama ben senin hakkında hiçbir şey bilmiyorum.”
Son lokmamı ağzıma attım. Çiğnedim, yuttum. “Nasıl yani? Benim hakkımda bir şeyler mi öğrenmek istiyorsunuz?”
Bakışları yeniden sertleşti. Güneş ışığından kısılmış gözlerinin içinde bile o soğukluk netti. “Bir şey verirsen, karşılığını almak istersin.”
Başımı salladım.
“Peki… mesela ne öğrenmek istiyorsunuz? Benim öyle kesici aletlerim falan yok.”
Masaya doğru uzandı. Elimi işaret ederek “Bunlara sahipken… başka bir alete ihtiyacın olmaz,” diye konuştu.
Sözleri içimi ürpertti. Bir an, birini ellerimle boğduğumu hayal ettim. İstemsizce bakışlarım kendi parmaklarıma kaydı. Seğiren elimden gözümü alamadım. Zoraki bir gülümsemeyle başımı kaldırdım.
“Merak ettiğiniz bu mu yani?”
Sormamasını diledim. Ama o durmadı.
Öne doğru eğildi. Gözlerimin içine bakarak bir anda sordu:
“Göz rengin tam olarak ne? Ela mı… yoksa yeşil mi?”
Kaşlarım yeniden çatıldı. Bu soruyu bana soran erkekler çok nadirdi. Ve soranların çoğu… benimle ilgilenmeye başlayanlardı.
“Hayır…” diye başladım. “Normalde ela. Ama bazen yeşile dönüyor. Biliyorum… tuhaf.”
Bakışları yüzümde bir an durdu. “Bana birini hatırlatıyorlar…”
Ağzından çıkan sözler, sanki saklamak istediği bir şeyi istemeden de olsa itiraf etmişti.
Genelde beni birilerine benzetirlerdi. Buna alışkındım.
“Demek öyle…” dedim.
Ama zihnim çoktan başka bir yere kaymıştı. On dokuz yaşından beri beklediği kişi olabilir miydi? Bu düşünce içime aniden bir sızı bıraktı. Kıskanmıştım. Sonra kendime kızdım. Belki o kişi annesiydi. Belki bir akrabasıydı. Ya da sadece geçmişten biri…
Gözlerimi devirip kendimi toparlamak için bakışlarımı kafenin içinde gezdirdim. Az ilerideki bir grup kız masamıza bakıp duruyordu. Yüzlerinde hoş bir ifade yoktu. Aklıma gelen ilk düşünce ise canımı sıktı:
Kutay’ın daha önce konuştuğu kızlardan biri olabilir miydi?
“Şuradaki kızları tanıyor musun?” diye sordum.
Ağır ağır başını işaret ettiğim yöne çevirdi. Yüzü sertleşti. Bana döndüğünde ifadesi artık sıcak değildi. “Geçmişimde birkaç yaralı kız kalmış olabilir,” dedi.
Bu sözler, içimde ona karşı mesafeli bir duvar örmeye başladı. Bir gün ben de hâlâ bakan o kızlardan biri olabilir miydim? Saçma düşünceler zihnimi doldurdu. Bir erkeğin geçmişinde insanlar olması gayet normaldi. Ama içimde yükselen bu öfke nereden geliyordu?
Kendimi toparlamaya çalışırken tabakta kalan patates kızartmalarını ağzıma attım. Tabağı hafifçe ona doğru uzattım. Parmaklarını uzatıp bir tane aldı, ağzına atıp çiğnemeye başladı.
“Peki… senin hiç yaraladığın biri oldu mu?” diye sordu.
Geçmişimdeki hayal kırıklıkları gözlerimin önünden geçerken, aşk konusunda ne kadar şanssız olduğumu hatırladım. Dudaklarımı büktüm. “Aşk konusunda şanslı olduğum söylenemez.”
Yanlış anlamasın diye hemen devam ettim: “Yani… henüz bir ilişkim olmadı. Bu yüzden şanssızım.” Bir anda yüzündeki şaşkınlık büyüdü.
“Dur bir dakika… Hiç ilişkin olmadı mı?” Bu tepkiyi neden bu kadar büyüttüğünü anlamadım. “Yani… senin aksine ‘sap’ birisi olabilirim,” dedim.
Hemen itiraz eder gibi başını iki yana salladı.
“Hayır. Birilerinin benimle takılmak istemesi, benim onları kabul ettiğim anlamına gelmiyor.” İşte bu gerçekten şaşırtıcıydı. “Dur bir dakika…” Elimi kaldırdım. “Yani birilerini reddettiğini mi söylüyorsun?”
Dilini şaklattı, geriye yaslandı.
“Evet. Ben sadık biriyim.”
Şaşkınlığım dinmek bilmedi. “Sadığım” derken, beklediği kişinin sevdiği biri olduğunu anlamıştım. Bu da içimde istemsiz bir kıskançlık yarattı. Böyle bir erkek hâlâ birini bekliyordu…
Kaşlarımı çattım. “Bana… buraya taşındığın kişi yüzünden kimseyle görüşmediğini söyleme lütfen.” Dudakları genişledi, dişlerini gösterdi. Özgüveni yeniden yükselirken kafam iyice karışmıştı. Bir kız için buraya taşınıyor, ona sadık olduğunu söylüyor… ama benimle de flört ediyor muydu?
Ya da belki flört etmiyordu. Belki yalnızca arkadaş olmak istiyordu. Kendimi yüceltmenin anlamı yoktu. Tam bu karmaşanın içinde, birden bambaşka bir konuya geçti.
“Kaç gündür o kadar saçma günler geçiriyorum ki…” Son zamanlardaki tuhaf hâlini açıklıyormuş gibiydi. “Daha doğrusu… tanıdıklarım beni rahat bırakmıyor. Bana deli muamelesi yaptıkları için iyice bunaldım.”
Dudaklarımın içini kemirirken onu dikkatle izledim. Çevresindekilerin ona karşı tutumu içimde yeniden bir öfke uyandırdı. Ona kızmak istedim ama yapamadım. Bu noktada onu sorgulamak için çok erkendi.
“Sana neden öyle davranıyorlar ki?” diyebildim sadece.
“Gördüğüm şeylerin gerçekliği hakkında şüpheleri varmış. Tamamen saçmalık!”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Boğazımı temizledim. “Neden gördüğün şeylerin gerçekliğinden şüphe etsinler ki? Gördüysen gerçektir.”
İçimden gülmek geldi. Eğer benim gördüklerimi bilseydi… asıl deli olduğumu düşünürdü.
“Son zamanlarda sürekli bir kurt görüyorum,” dedi. “Siyah, büyük bir kurt. Sanki hep beni takip ediyormuş gibi…”
Elimdeki su genzime kaçtı, öksürmemi engelleyemedim. “Kurt mu?” dedim şaşkınlıkla.
“Evet. Ormanda dolaşmayı çok severim. Bir gün eve dönerken bir şeylerin beni takip ettiğini hissettim. Düşmanım çoktur, beni ortadan kaldırmak isteyenler de… ama hiçbir zaman kendimi bu kadar tehlikede hissetmemiştim. Ormandan çıkmaya çalışırken bir ıslık duydum. Sesin geldiği yere baktığımda… yeşil tenli, uzun siyah saçlı bir kız gördüğüme yemin edebilirim.”
Kalbim sıkıştı.
“Çaldığı ıslık beni garip bir şekilde etkiledi. Ormandan çıkmak yerine onu takip etmeye başladım. Sonra… bir siyah kurt ortaya çıktı. Kız, kurdu görünce hemen uzaklaştı. Ben de… nasıl kaçtığımı hatırlamıyorum bile.”
Sözleriyle birlikte aklıma o gölge geldi.
Belki de yalnız değilim…
Belki de gerçekten aklımı yitirmiyorum.
“Sürekli rüyalar da görüyorum,” dedi. “Sanki biri bana bir şey anlatmaya çalışıyor. İnandığımız onca efsanenin gerçek olduğunu kabullenmemi istiyor.”
“Efsane derken? Hangi efsaneler?”
“Türk efsaneleri. Büyükannelerimizin, annelerimizin anlattığı hikâyeler… Hepsinin gerçek olduğunu söylüyorlar.”
Bu kelimelerle içimde bir şey durdu. Türk efsaneleri… Mitoloji… Üniversitede tarih okumuş, tezimi Türk Mitolojisi üzerine yazmıştım.
“Türk Mitolojisi mi?” dedim heyecanla. “Kayra Han’ın dünyayı yaratması, Erlik’in yeraltı âlemi… Yaratılış Efsanesi’nden mi bahsediyorsun?”
Öne eğildi. Sesini fısıltıya indirdi. Sanki söylediklerinin başkaları tarafından duyulmasını istemiyordu. “Evet. Ama Yaratılış Efsanesi sadece Birinci ve İkinci Âlemi anlatmıyor. Çok gizli, saklanmış bir oluşumdan daha bahsediyor.”
Kalbim hızlandı. Ben de öne eğildim. “Devam et,” diye fısıldadım.
“Koruyucu Melekler.”
Zihnimde Yaratılış Efsanesi canlandı. Kayra Han’ın, insanları korumaları için melekleri dünyaya bıraktığı anlatılırdı. Ama ben onları hep görünmeyen, beyaz ışıktan varlıklar sanırdım.
“Bildiğimiz… görünmeyen koruyucu meleklerden mi bahsediyorsun?”
“Hayır,” dedi. “Onlar bizim içimizdeler. İnsan şeklindeler. Belki de ‘melek’ denirken, doğaüstü güçlere sahip insanlar kastediliyordur. Hem Birinci hem İkinci Âlemi dengeleyen varlıklar…”
Çok ciddiydi. Ve ben, bunların gerçek olması için dua edecek kadar mantıklı biri değildim. Eğer iyiler varsa… kötüler de olmalıydı.
“Bunun sonu nereye varacak?” dedim. “Ben normal bir insanım. Sen de öylesin.”
Gözlerimin içine tereddütle baktı. Sonra yavaşça konuştu: “Hiçbir zaman senin de benim gibi şeyler yaşadığını söylemedim. Yoksa… sen de mi gördün onlardan?”