İçeriğe geç

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 15 · 9 dk okuma

Yertinç Temsilcisi

Bölüm 15

Ormanın Aldatması

Yakalanmıştım. Hem de öyle zekice yakalanmıştım ki, olayın heyecanıyla neredeyse her şeyi dökecektim. Eğer gerçekten bir Koruyucu Melek olsaydım, sonum ne olurdu acaba? Ah… tam bir aptaldım. Ona çekinmeden gerçekleri anlatmaya başlamıştım.

“Evet, gördüm… ama benimki ıslık falan çalmıyordu. Akşam yemeği için Aybars’lara gitmiştim. Dönüşte bir ses duydum. Sana demiştim, ormanlık alanda yaşıyorum diye. Ses, evimin ormana bakan tarafından geliyordu. Oraya gittiğimde küçük bir karartı gördüm. Sürekli eve girmeye çalışıyordu ama duvara çarpıp yere düşüyordu. Bunu durmadan tekrarlıyordu. Sonra…”

“Sonra ne oldu?”

“Karartı beni fark etti ve üzerime doğru koşmaya başladı. Ama arkasından bir kurt fırladı… onunla kavga etmeye başladı. Kurdun bir an gözlerime baktığını sandım. Hayır… eminim baktı. Ve o karartıyla birlikte ormanın içinde kayboldular.”

Tüm gördüklerimi, benimle benzer bir şey yaşamış birine anlatınca, deli olmadığımı hissettim. Aybars’a her anlattığımda benimle dalga geçmiş, konuyu geçiştirmişti. Peki ya kazadan sonra gördüklerim de gerçekse? Ya gerçekten o beyaz tenli, uzun kulaklı şey Aybars’la konuşuyorsa… hem de bilmediğim bir dilde? Bu, Aybars’ın da bu işin içinde olduğu anlamına geliyordu.

Bu da uyandığımda neden yalnızca annemi merak ettiğimi açıklıyordu. Çünkü Aybars’a bir şey olmadığını biliyordum. Rüya diye kendimi kandırdığım şey, belki de tamamen gerçekti. Ya da belki, yaşadığım anın heyecanıyla uydurduğum bir saçmalıktı. Ama eğer böyle bir dünya varsa, Aybars’ın da bu dünyanın içinde olmasını istiyordum. Yaşadığım her şeyi onunla paylaşma isteğim giderek artıyordu.

Başımı sallayıp parmaklarımı saçlarımın arasından geçirdim. Birbirine karışmış telleri ne kadar düzeltebildim, orası meçhul. Yeniden Kutay’a baktım. Hâlâ benden bir şeyler bekliyordu. Az önce içimde kurduğum ve sonra bir çırpıda çöpe attığım senaryodan habersizdi.

“Hayır… hayır. Bu bir göz yanılması olmalı. Böyle bir şeyin gerçek olduğunu sanmıyorum. Ama… o kadar gerçekçiydi ki…”

Bakışlarım bir an boşluğa kaydı. Bana cevap vermesine rağmen bir süre göz göze gelemedim. “Bana güven,” dedi. “Yaşadıklarımız bir göz yanılması değil. Bizden gizlenen bazı şeyler var. Ve ben hepsini çözeceğim.”

“Hepsini çözeceğim,” derken ancak gözlerimi ona kaldırabildim.

Umutla gülümsedi, kahvesinden bir yudum daha aldı. Derin bir nefesle arkasına yaslandı. Buraya gelmeden önceki hâline göre daha huzurlu görünüyordu. Belki de her şeyi birine anlatmak ve anlatılanların yargılanmaması onu rahatlatmıştı.

Saatime baktım. İş vaktim gelmişti. Masadan kalkıp hesabı ödemeye yönelirken Kutay önüme geçti. Benden hızlı davranıp kasiyerle birlikte hesabı kapattı. Gerekçesi hazırdı:

“Başka bir sefere, daha pahalı şeyler yediğimizde ısmarlarsın.”

Bana göz kırptı. Kalbim bir kez daha tekledi. Birlikte kafeden çıkıp kliniğe yürüdük. Seansı bittikten sonra klinikten ayrılırken son bir cümle bıraktı arkamda:

“Sana söyledim. Bunların hepsi gerçek. Ben de bunun içindeyim… ve yalnız değilim.”

Bahsettiği bir gerçek gerçekten var mıydı? Ve bu gerçek bizden saklanıyor muydu? Eğer öyleyse… neden doğduğumuz andan itibaren bununla büyümüyor, neden büyüklerimiz her şeyi bizim için daha zor hâle getiriyordu? Klinik boyunca zihnimde yalnızca bunlar vardı: Koruyucu Melekler… Birinci ve İkinci Âlem… o yaratıklar… Peki ya başka neler vardı? Tüm o efsaneler gerçekten… gerçek miydi?

Saat beşi bulduğunda günlük temizliği yapıp çıktım. Eve döndüğümde beni bekleyen Aybars ve Fırtına’nın gayet iyi anlaştıklarını görünce rahatladım. Aybars’a teşekkür ettim. Fırtına’ya baktığı için içten bir minnettarlık hissettim. Köpeğimi kucağıma alıp onun bana alışması için birlikte oyunlar oynadık.

Akşam yemeğimi yedikten sonra televizyon karşısına geçip kanallar arasında dolaşırken aklımda tek bir şey vardı: Kutay’ın söyledikleri. Ya hepsi gerçekse? İçimi kemiren bu düşünceyle, ertesi günün tatil olduğunu bilmenin verdiği cesaretle, kısa bir orman yürüyüşü yapmaya karar verdim. Sabah erkenden ormana gidecek, zihnimdeki boşlukları dolduracaktım. Cevaplar… her neyse… oradaydı.

Gece iyice çökerken yorgun bedenimi yatağa bırakmak istedim. Fırtına’yı dışarı çıkarıp tuvaletini yapmasını bekledim. Küçük olmasına rağmen, karanlıkta ve ormandan gelen alışıldık sesler arasında korkmadan, kendinden emin bir şekilde yanımda duruyordu. Bu cesareti yüzünden ben de onu kaybetmemek için daha dikkatliydim. Sonunda içeri döndük ve uyumaya hazırlandım.

Onu defalarca yatağına yerleştirmeye çalışsam da sonunda yanıma gelip uyumak isteyen dostumu kıramadım. Parmaklarımı sırtında ve bacaklarında gezdirerek onu okşadım. Bir süre sonra ben de onunla birlikte uykuya daldım.

Güzel uykum, ıslak bir yalamayla bozuldu. Güne bu şekilde başlamak keyfimi kaçırmıştı. Fırtına’yı yere indirdiğimde heyecanla kuyruğunu sallayıp havlamaya başladı. Gözlerimi ovuşturarak telefonumu aldım, bildirimlere baktım. Tahmin ettiğim gibi pek bir şey yoktu. Biraz daha yatakta oyalanmak istiyordum ama Fırtına’nın kapıyı tırmalaması her şeyi anlatıyordu.

Kapıyı açar açmaz merdivenlere doğru koştu. Aşağı inmeye çalıştı ama gücü yetmedi. Onu dikkatle kucağıma alıp merdivenleri indim, dışarı çıkardım. Yere bırakır bırakmaz bir kenara gidip ihtiyacını giderdi ve kendinden emin bir şekilde eve döndü. Fırtına’nın bu hâline gülerken karnım açlıktan sızlamaya başlamıştı.

Önce Fırtına’nın mama kabına mamasını koydum. Sonra kendim için bir şeyler hazırlarken, yemeğini yiyen küçük dostumla konuşmaya başladım.

“Sence oraya gitmeli miyim? Fazlasıyla kararsızım.”

Kendi kendime konuşur gibi konuşuyordum artık. Karşılığında yalnızca sessizlik vardı. Yine de devam ettim; ondan bir cevap beklemiyordum ama onunla konuşmak bana iyi geliyordu.

“Kutay’ın anlattıkları doğru mu sence? Hayır… imkânsız değil mi Fırtına?”

Bu kez adını duyar duymaz havladı, kuyruğunu heyecanla salladı. Tostumun son lokmasını yedikten sonra bir tane daha yapmak için ayağa kalktım. “Aferin benim kızıma, hemen alıştı bana.”

Ayaklarıma sürtünerek dolaşmaya başladı, havlamayı sürdürüyordu. Eğilip onu okşadım. Bunu istediğini biliyordum. “Ormanı boş ver… bugün seninle biraz gezintiye çıkalım.”

Sözlerimi anlamış gibi doğruldu, patilerini bacaklarıma koydu. Kulaklarının arkasını sevdim. İkinci tostumu yedikten sonra mutfağı toparladım. Evin rutin işlerini bitirip tasmasını taktım, dışarı çıkmak için hazırlandım.

Dışarı adım attığımızda Fırtına heyecanla koşmaya çalışıyordu. İlk başta onu zar zor kontrol edebildim ama kısa süre sonra benim tempoma uyum sağladı. Parka götürüp biraz oynattım, sonra eve döndük. Saat üçe yaklaşıyordu ve küçük dostum beni epey yormuştu.

Eve girer girmez zihnim yine düşüncelerle doldu. İçimdeki dürtü, ormana gitmem için beni zorluyordu. Sonunda cesaretime yenildim. Fırtına’yı kısa bir süreliğine Aybars’a bırakmaya karar verdim. Ne kadar “işim var” desem de durmadan ne işi olduğunu sordu. En sonunda bağırdım:

“Yeter Aybars! İşim var diyorum. İki saat bak Fırtına’ya, hemen geleceğim!”

“Tamam, kızma… anladım. Bakarım.”

Son kez Fırtına’yı öptüm. Geri döndüm. Sadece kısa bir yürüyüştü, başka bir şey değil. Daha rahat kıyafetler giyip evin etrafında dolaştım. Ormanın girişine geldiğimde patikayı izledim. Patika, ormanın içinde bir yerlerde kayboluyordu. Yumruğumu sıktım, boğumlarım acıyana kadar. Bunu yapabilirdim.

İlk adımı attım. Sonra bir tane daha. Ardından düşünmeden yürümeye başladım. Güneş ışığı ağaç dallarının arasından zorla süzülüp toprağa değiyordu. Rüzgâr sık sık esiyor, içimi ürpertiyordu. Patika giderek silikleşirken nereye gittiğimi sorgulamaya başladım. Kaybolabilirdim. Belki de buraya gelmek büyük bir hataydı. Ama eğer yine o efsanelerde anlatılan yarıklardan birini görürsem… bu kez inanacaktım. Ve peşini bırakmayacaktım.

Yolumu kaybetmemek için yanımda getirdiğim kumaşı bir ağacın dalına bağladım, yürümeye devam ettim. Orman kırık dallarla, sarmaşıklarla ve dikenlerle doluydu. Zorla bir bayırı tırmandım. Geri dönüp baktığımda geldiğim yolu zor seçiyordum. Evim görünmüyordu. Yalnızca mahalledeki birkaç yapının siluetleri seçilebiliyordu. Hâlâ geri dönme şansım vardı… ama geri dönmek istemiyordum.

Bir kumaş parçası daha bağladım ve yoluma devam ettim. Güneş batmaya yüz tutarken yaptığım şeyin aptallık olduğunu biliyordum. Yorulan bacaklarımı dinlendirmek için bir yere oturdum. Kuş sesleri ve rüzgârın uğultusu içimi yatıştırıyordu. Bir süre gözlerimi kapattım, doğayı dinledim.

Sonra kulağımı tırmalayan bir ses…

Gözlerimi korkuyla açtım. Bir yılan mıydı? Bir kertenkele? Ya da başka bir şey… Artık geri dönmeliydim. Ayağa kalktım, hışırtının kaynağını aradım. Ağaçların arasında biri dolaşıyormuş gibi sürekli bir koşu sesi vardı. Kalbimden yükselen adrenalin, korkuyla birlikte tüm bedenime yayılıyordu. Daha fazla beklemeden geri dönmeye başladım.

Tam o sırada… kulağıma bir melodi gibi yumuşak bir ses doldu. Olduğum yerde donup kaldım. Ses o kadar güzeldi ki onu bulup dinlemek istedim. Sonra aklıma Kutay’ın anlattıkları geldi. Demek ki o da buna benzer bir ses duymuştu… sadece “ıslık” demişti.

Sesin geldiği yöne doğru döndüm. Ve bir anda, ağaçların arasından uzun boylu, bana tanıdık gelen kıyafetler giyen bir kadını gördüm. O an, bunun gerçek olmadığına inandırdım kendimi.

Bu doğru olamazdı.

Annem ölmüştü.

Bir adım attım.

“Anne…” diye fısıldadım.

Elini kaldırıp beni yanına çağırdı. Hiç düşünmeden ona doğru yürüdüm. Gözlerime dolan yaşlar görüşümü bulanıklaştırıyordu. Dikenler tenimi yarıyor, ayaklarım acıyla sızlıyordu ama durmadım. Ona ulaşmalıydım. Elimi uzattığımda, neredeyse dokunacak kadar yakındım. Ama bana doğru gelmek yerine yavaşça arkasını döndü ve uzaklaşmaya başladı.

“Anne, dur… bekle!”

Beni duymuyordu. Bir dala takılıp yere düştüm. Avuç içlerim dikenlerle kanamaya başladı. Uzun zaman sonra onu bulmuşken bir daha kaybedemezdim. “Anne!”

Sesim ormanda yankılandı. Kuşlar korkuyla havalandı. Annem bir kez daha bana baktı ve peşinden gelmemi işaret etti. Tam o anda… bir hırıltı duyuldu.

O, korkuyla etrafına baktı. Bakışları bir noktada sabitlendi. Ben de baktım. Ağaçların arasından, dişlerini öfkeyle gösteren beyaz bir kurt çıktı. Tek düşündüğüm şey anneme zarar verecek olmasıydı.

Annem bana korkuyla baktı. Dikenleri, acıyı umursamadan ona doğru yürümeye devam ettim. Kurt birkaç adımda yanına ulaştı. Annem ağzını açtı… bana bir şeyler söylemeye başladı.

Ama o… annemin sesi değildi.

Duyduğum şey tiz, yabancı bir çığlıktı.

O an her şeyi anladım.

O… annem değildi.

Kurt hırıltısını artırdı. Annem görünümlü şey kaçmaya çalıştığında kurt üzerine atıldı, dişlerini boğazına geçirdi. Tiz bir çığlık ormanı doldurdu. Ben de çığlık attım.

Geriye doğru sendeledim, takılıp yere düştüm. Artık yerde yatan annem değil, yavaş yavaş gerçek biçimini alan bir yaratıktı. Koyu yeşil teninin üzerinde tuhaf şekiller vardı. Saçlarının yerinde uzun boynuzlar yükseliyordu. Gözleri simsiyah olmuştu. Kurt, yaratığın üzerinden kalkarken boynundaki kemiklerin kırıldığını, etin parçalandığını görebiliyordum. Başı birkaç parça dokuya tutunuyordu yalnızca.

Midem altüst oldu.

Kurt bana döndü. Çenesinden damlayan siyah kan kuru yaprakların üzerine düştü.

Ve o an… onu daha önce gördüğümü hatırladım.

O sabah yaralı olan kurt oydu.

Kurt ağzındaki et parçasını yere tükürdü, bana doğru yaklaştı. Büyük cüssesiyle tek bir sıçrayışta yanıma ulaşabilirdi. Beni de o yaratık gibi parçalayabilirdi. Geri çekildim. Kollarıma ve avuç içlerime batan dikenleri umursamıyordum artık. Midem kasılıyor, az önce gördüğüm sahne zihnimde yeniden canlanıyordu. Birkaç kez öğürmemi bastırmaya çalıştım.

Sonunda kendime güç verdim. Ayağa fırladım ve koşmaya başladım.

Aklımda tek bir şey vardı:

Bu ormandan bir an önce çıkmak.

Koşuşumu, acılarıma rağmen kesmedim. Sürekli takılıyor, durmadan arkama bakıyordum. Kurt peşimden gelmese bile, beynimde yanıp sönen kırmızı ışıklar ve çınlayan sirenler bunu yapmamı emrediyordu. Buraya gelmemeliydim… ama gelmiştim. Bu aptallığı yapmıştım.

Bayır aşağı hızla inerken dengemi koruyabilmek için ağaçlara sarılıyor, onlardan güç alıp koşmaya devam ediyordum. Her adımda az önce tırmandığım o dik bayır yeniden görüş alanıma giriyordu. Ama zihnimde ve kalbimde zirveye tırmanan korku, durmama izin vermiyordu. Bir sonraki ağacı hedef alıyor, ona tutunarak ayakta kalmaya çalışıyordum. Attığım her adımda sarmaşıklar ve otlar ayaklarıma dolanıyor, beni yavaşlatıyordu. Düşmeme ramak kala dengesini bir şekilde bulan bedenim, beni ileriye sürüklüyordu.

Avuç içlerim bir ağaca değdiğinde bile nefes almaya kendime izin vermedim. Zorla attığım bir adımda ayağım bir sarmaşık dikenine takıldı ve bedenim boşluğa düştü. Yere çarpışımla birlikte, ne zaman biteceğini bilmediğim bir girdaba sürüklendim. Az önce gördüğüm o dik yamaçtan aşağı yuvarlanmaya başladığımda artık hissettiğim tek şey acıydı.

Tenimi yırtan dikenler, bedenime saplanan dallar bitmek bilmiyordu. Gözlerimin önünde dönen tek şey ormandı; yüzüme çarpan yapraklar, kararan görüntüler… Düşüşüm o kadar hızlıydı ki ne tutunabiliyor ne de kendimi durdurabiliyordum. Bir diken boynumu kesip geçti, bir başkası karnıma saplandı. Kollarımı, bacaklarımı hissetmiyordum bile. Sonsuz gibi gelen bu yuvarlanış, sonunda bir ağaca çarpmamla son buldu.

Nefes almaya çalıştıkça acı boğazımı sıkıyordu. Ağzımı sonuna kadar açıp içime biraz olsun hava çekmek için çırpındım. Ama… alamıyordum. Göğsüm yanıyor, ciğerlerim alev almış gibi sızlıyordu. Tutamadığım bir öksürükle ağzımdan kanın fışkırdığını gördüm. Gözlerime dolan yaşlarla, acı dolu öksürüklerimin arasından nefes alabilmek için çabaladım.

Hareketsiz kalan bedenim acıyla kıvranıyordu. Kollarımda ve bacaklarımda hissettiğim tek şey, kırılmış olmanın verdiği yakıcı sızıydı. Ağrı, beynime kamçı gibi iniyor, varlığını her saniye daha da şiddetle hissettiriyordu.

Titreyen nefesimi zorla dışarı verirken ciğerlerim yanıyordu. Gözyaşlarımın izin verdiği kadarıyla dalların arasında kayıp duran gökyüzüne baktım. Ve birinin beni bulması için dua ettim. Burada, yaptığım bu aptallık yüzünden ölemezdim. Ölmek istemiyordum. Birileri… birileri beni bulmalıydı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.